Giriş
Plasebonun ne olduğu ve plasebo etkisinin nasıl ortaya
çıktığıyla ilgili tartışmanın, tıp tarihindeki uzantıları
çok eskilere kadar gider. Plaseboya ve plasebo etkisine
nasıl bakıldığı hastalık anlayışına göre değişir.
Bugüne kadar tıp tarihinde kabaca iki tip hastalık
anlayışı olmuştur: Hastalığı varlıkbilimsel (ontolojical)
bir antite, kendine özgü, bağımsız bir varlık alanı
olarak gören dolayısıyla buna göre ele alınmasını savunan
"Hipokratik" ya da "varlıkbilimsel tıp"
anlayışı ve hastalıktan ziyade hasta bireyin biyografisini
vurgulayan "fizyolojik tıp" anlayışı.
Hipokratik tıp, insandaki hastalığa, fizyolojik tıp
ise hastalık içindeki insana odaklanmıştır. Ancak tüm
tıp tarihi boyunca bu iki hastalık anlayışı arasında
bir yarışma, bir gerilim olmuş modern zamanlarla birlikte
Hipokratik tıp anlayışı belirgin biçimde egemenlik sağlamıştır.
Hipokratik tıp, hastalığı özel bir antite olarak görünce,
tedavide de o hastalığa özgü, özgül (specifical) etkeni
araştırmaya yönelmiş, gerçek tedaviden özgül olmayan
etkenleri (toplumsal ve çevresel etkenlerden kişiye
özgü etkenlere ve ilacın boyutlarına, kokusuna kadar
birçok etkeni kapsar) tamamen dışlayan, yalnızca özgül
nedene yönelik tedavi anlaşılmıştır.
Klinik farmakolojideki yıllarca süren özgül ve özgül
olmayan etki tartışması, aslında doğrudan doğruya plaseboyla
ilgilidir. Çünkü Hipokratik tıp anlayışına göre plasebo,
özgül olmayan etkenlerle bir ve aynı görülmüştür. Elbette
böyle bakılınca özgül olmayan etkenler yani plasebo
etkisi aşağılanacak; değersiz, boş şeyler olarak ele
alınacak, günün birinde özgül olmayan etkenlerin yerini
tümüyle özgül etkenlerle açıklanabilir bir tedaviye
bırakacağı umut edilecektir.
1950’lerde hem yeni psikotrop ilaçların keşfi hem de
psikofarmakolojinin ve davranışsal farmakolojinin ortaya
çıkması, özgül-özgül olmayan ayrımının çok yeni bir
bakışla değerlendirilmesine neden olmuştur. Özellikle
psikofarmakoloji alanında yapılan çalışmalar, "özgüllük"
(specificity) kavramına yüklenilen anlamı ve beklentileri
boşa çıkarmış; araştırmacıları eskiden özgül olmayan
denilerek es geçilen ruhsal-toplumsal etkenlerin de
tedavide kendilerine özgü bir etkileri bulunduğunu düşünmeye
yöneltmiştir. Önce özgül olmayan etkenlerin tedavi edici
değeri önemsenmeye başlamış, sonra plasebo etkisiyle
özgül olmayan etkenler arasında ayrım yapılmaya başlanmıştır.
Plasebo etkisi, ruhsal-toplumsal etkenleri içerebilir
ama onlarla bir ve aynı değildir. Bugün artık plasebo
etkisinin de güçlü bir tedavi edici yanı olduğu genelde
kabul görmektedir. Özellikle 1955’ten sonra plasebo
etkisi klinik farmakolojinin yeni bir alanı haline getirmiştir.
(Shepherd 1993).
Biz bu yazıda, öncelikle plaseboya veya plasebo etkisine
yüklenilen belli başlı tanımların ve niteliklerin neler
oldukları üzerinde duracak, daha sonra tıpta ve psikiyatride
plasebo etkisinin bazı özelliklerini sergileyerek konunun
açıklığa kavuşması için çalışacak, son olarak da plasebo
etkinin varlığından hareket ederek bazı çıkarımlar yapmaya
girişeceğiz.
Plasebo Ne Demektir?
Latince bir kelime olan ‘plasebo’, "hoşnut olacağım"
anlamına gelir; ilaç ya da deva niyetine alınan bir
şeyin öznel olarak olumlu etkisini ima eder. Onun tam
tersi olan kavram ‘nocebo’dur, "zarar göreceğim"
anlamına gelir ve olumsuz bir öznel yaşantıya göndermede
bulunur (Gotzsche 1994).
Brody (1980) plasebo etkisinin dört temel tanımı olduğunu
ileri sürmüştür. Bunlardan "bir tedavinin özgül
(specific) etkilerinin yanı sıra ortaya çıkan özgül-olmayan
(non-specific) etkisi" şeklindeki tanım üzerinde
‘Giriş’ bölümünde durmuş, bu tanımın son yıllarda güç
yitimine uğradığından söz etmiştik. Diğer tanımlar da
şu şekildedir ve her bir tanım yakın anlamlara sahiptir:
a) Tıpsal biyoloji açısından (biomedical) etkisiz bir
ilacın ürettiği tedavi edici etki, b) bir ilaca yüklenilen
ama onun farmakolojik özellikleriyle açıklanamayan tedavi
edici etki veya yan etki, c) tüm tedavilerde ortak olan
etki... Brody, sonraki bir başka yazısında (1982) plaseboyu
"hekim açısından tedavi edilen durum için özel
bir etkinlik göstermeyeceğine inanılan ve simgesel etkisi
için yararlanılan bir tıbbi tedavi biçimi ya da tıbbi
tedaviyi hızlandırmayı amaçlayan bir girişim" diye
tanımlayarak, ‘Sonuç’ bölümünde ayrıntılı biçimde üzerinde
duracağımız "simgesel etki" kavramını ortaya
atmaktadır.
Bir toplumbilimci olan Forrester (1999), plasebo etkisinin
özellikleri, üç nedenle dikkat çekici olduğu düşüncesindedir:
Bunlardan ilki, plasebonun "deneye dayalı bilimsel
tıbbın savlarının test edilmesine yarayan bir ilaç"
şeklinde sağlık bilimlerinde yaygın bir kullanışı olmasına
rağmen, plasebo etkisinin asla bu tanımla sınırlı olmadığıdır.
Gerçekten de Forrester bu eleştirisinde haklıdır. Hatta
öyle ki plasebo etkisini tanımlama gereği bile duymadan
bazı hayvan deneylerinde bile plasebo kontrol grupları
kullanıldığı (Dachir ve ark. 1993; Sachdev ve ark. 1993)
görülmektedir. Forrester, plasebo etkisinin etkin olmadığı
düşünülen bir ilaç etkisiyle sınırlandırılamayacağı
düşüncesindedir. Ona göre plasebo etkisinin, kliniğin
ya da hekimin muayenehanesinin havasını, hekimin karşılaştığı
sorunlar karşısında akıl yürütme tarzını, hastayı yatıştırma
çabalarını ve özellikle hekimle hastanın karşılaşmalarının
uzun bir geçmişi varsa hekimin yarattığı güven ve anlayışı
da içeriyor olması gerekir. Forrester için plasebonun
güç ilişkileriyle de bağlantısı vardır. Ona göre plasebonun
toplumsal bakımdan önemi, onun hekimin hastanın daha
iyi hissetmesini sağlama gücünü, hekimlik mesleğinin
rolünün gücünü göstermesinden gelmektedir. Forrester,
plasebo etkisi üzerine birçok çalışma yapmış olan Spiro’nun
şu sözlerine (1986) dayanarak yalnızca hekim-hasta ilişkisinin
değil, son zamanlarda yüksek teknolojinin büyüsünün
de plasebo etki içine katılması gerektiğini söylemektedir:
"Günümüz ortamında, plasebo etkisi, hastanın hekimle,
kurumlarıyla ve tedavi projesini yürüten tıp mesleğiyle
ilişkisi içinde olan her şeydir. Böylelikle karmaşık
teknolojik tıbbın varlığı plasebo etkisinin kendisini
göstermesi için daha az değil daha çok fırsat doğurur,
çünkü ne kadar ileri teknoloji kullanılırsa o kadar
iyi olacağı düşünülen tanı sürecinin kendisi, şimdi
bir zamanlar şekerli ilaçların yaptığını yapmaktadır."
Forrester, plasebo etkisinin ikinci dikkat çekici özelliğini
"bilimsel tıbbın utancı" olarak nitelendirmektedir.
Plasebo etkisinin olabilmesi için hastanın kendisine
yapılanlardan habersiz olması gerekir ve hatta plasebo
etkisinin en güvenilir biçiminde, hastayla birlikte
hekimin ya da diğer meslek erbabının da bir bütün olarak
yapılandan habersiz olması zorunludur. Forrester (1999),
plasebonun bu özelliğinin "hile", "aldatma"
ve "yalan"la bağlantılı olduğunu söyleyerek
kıyameti koparır ve plasebonun üçüncü dikkat çeken özelliğine
de buradan geçer: "Plasebo etkisi, özellikle aldatmayı
zorunlu görmesi yüzünden, tıbbi tedavi etiğine ilişkin
son dönemde ilgilerin üzerine toplandığı bir odaktır."
Oysa etik olarak şu sorunun tartışılmasına gereksinim
vardır: "Hastanın aldatılmasını zorunlu kılan her
hangi bir tıbbi tedavi biçimi haklı olabilir mi?"
Bir toplumbilimci olarak Forrester’ın plasebo tartışmasında
söz konusu ettiği aldatma ve etik ilişkisini bir kenara
koysak bile aslında plasebonun tanımı ve içeriği alanında
ne denli karmaşık sorunlar olduğu görülmektedir.
Tıpta Plasebo
Bugün tüm tıp dallarında, tanım güçlüklerine ve gizemli
içeriğine rağmen plasebo etkisinin varlığı genel olarak
kabul edilmektedir; tartışılan yalnızca onun hangi hastalıkta
ve hangi ilaçta ne düzeyde bir etkinlik oranına sahip
olduğudur. Plasebo etkisinin cerrahi rahatsızlıklarda
bile ortaya çıktığı saptanmıştır. 1959 yılında internal
mammaryal arter bağlanmasının koroner hastalığı tedavi
ettiğini inanılıyordu ama araştırmalar, yalnızca deri
kesisiyle %56, sonradan hatalı olduğu ortaya çıkan bu
yöntemle ise %63 oranında anginanın tedavi edilebildiğini
göstermiştir (aktaran Spiro 1986). Koroner bypasslarda
da plasebo etkisinin büyük rolü olduğu söylenmektedir
çünkü ameliyatta dikilen damarlar tutmamış olsa bile
bazı vakalarda iyileşme görülmektedir (Vlades 1979).
Genel olarak etkili ilaçların plasebodan ancak 1.3
kere daha fazla etkili olduklarını ya da tedavi etkinliklerinde
plasebo etkisinin çok yüksek bir oran oluşturduklarını
söylemek olanaklıdır. Plasebo etkisi ile ilgili konuşma
güçlüğünün temelini onun değişkenliği oluşturmaktadır.
Astım, zona, ülser tedavisinde plasebo etkisinin %66
gibi yüksek düzeylerde olduğu gösterilmiştir (Roberts
ve ark. 1993) ama bu etki diğer hastalıklarda bu düzeylere
varmayabilir. Yalnızca plasebo değil bu etkinin değişkenliği
de gizemlidir.
Plasebo etkisi, hastalıktan hastalığa değişmekle kalmaz,
ülkeden ülkeye hatta bölgeden bölgeye değişiklik gösterebilir
(Forrester 1999). Hekimin plaseboya inanması bile plasebo
etkisinde rol oynamakta ve onu artırmaktadır (Spiro
1986).
Plasebolar için ilginç olan bir durum da yol açtıkları
yan etkilerdir. Plasebo kontrollü birçok çalışmada yan
etkiler plasebolarda daha yüksek bulunmaktadır. 109
çift-kör çalışmanın meta-analizi sonucunda plaseboların
yan etki oranının ortalama %19 sıklıkta olduğu bulunmuştur.
Bunlar arasında en sık görülenler, uykusuzluk, baş ağrısı,
sinirlilik ve bulantıdır.
Plaseboların tıpkı ilaçlar gibi "tepe", "birikme"
ve "sarkma" (carry over) etkisi olduğu; büyük
kapsüllerin ve enjeksiyonların daha güçlü etki yaptıkları,
sarı kapsüllerin uyarıcı ve antidepresan, beyaz kapsüllerin
analjezik olarak daha etkili oldukları gösterilmiştir
(News 1994).
Plaseboların nasıl işlediklerini ve nörofizyolojisini
göstermek için en kullanışlı model ağrı modelidir. Nörofizyolojik
olarak bedensel (somatic) ağrıyla endorfinler arasında
bir ilişki olduğu ortaya konmuşsa da , bugüne kadar
endorfinlerin HPA (hipotalamo-pituiter-adernal) eksenle,
GABA ve opioid reseptörleriyle var olduğu söylenen ilişkileri
yeterli biçimde açıklanamamıştır. Bugünkü bilgilerimiz
plasebo etkinin çok-boyutlu ve kendi kendini düzenleyici
bir yanı olduğunu göstermekte, buna dayanarak ve evrimsel
olarak plasebonun çevresel tehditlerin HPA ekseninde
yol açtığı aşırı uyarılmaları kompanze etmek için devreye
girdiği ileri sürülmektedir (Vernon 1994). Plasebolar,
deneysel ağrıdansa klinik ağrıda, hafif ağrıya göre
şiddetli ağrıda daha etkili bulunmuş; "cinsiyet",
"telkine yatkınlık" ve "zeka"nın
plaseboyla ilişkisi gösterilememiş; plasebolara düzenli
yanıt veren "plasebo reaktörleri" olduğu ortaya
konamamıştır. O yüzden hangi hastaların plasebolardan
yararlanacaklarını söylemek olanaksızdır (Vernon, 1994).
Psikiyatride Plasebo
Diğer tüm hastalıklardan ayrı olarak psikiyatrik rahatsızlıkların
plaseboyla yakın bağlantı içerdikleri düşünülmektedir
(Lapierre 1995). Zaten araştırma sonuçları da bu fikri
destekler niteliktedir: Plasebo yanıtlar, akut şizofrenide
genellikle etkili, hatta bazen klorpromazin ve remoksipride
üstün bulunmuştur (Chouinard 1990). Uzun süreli şizofrenide
ise plaseboya yanıt oranları %30-45 arasındadır (Ruskin
ve Nyman 1991). Bipolar hastalıkta yinelemelerin önlenmesinde
plasebo %30 oranında etkili olmuştur (Klein ve ark.
1992). Genelleşmiş anksiyete bozukluğunda bu oran %
65’e kadar çıkmakta (Bech 1989) ama panik bozukluğunda
nedense %22’de kalmaktadır (Black ve ark. 1993). Bugüne
kadar yapılan araştırmalar diğer ruhsal rahatsızlıkların
aksine obsesif kompulsif bozuklukta plaseboya karşı
bir direnç olduğu, yanıt oranlarının %3 ve %13 arasında
değiştiğini göstermektedir ( Greist ve ark. 1990).
Neden psikiyatride plasebonun özel bir önem kazandığı
ise, gerçekten de ilginç bir konudur. Kimilerine göre
bunun nedeni psikiyatrik rahatsızlıkların doğasında
gizlidir. Psikiyatride farmakolojik olmayan plaseboların
yani "telkin", "ikna", "iyilik
beklentisi", "güven", "inanç"
gibi durumların nedense daha merkezsel bir rol oynadığına
inanılır. Böyle bir görüş gelişmesinde elbette psikiyatrik
rahatsızlıkların etiyolojilerini açıklamak için ortaya
atılan psikoloji kuramlarının ve psikiyatrik tedaviler
içinde psikoterapilerin henüz yeri ve konumun ne olduğunun
bir türlü belirlenememesinin büyük payı vardır.
Daha sonra ayrıntılı biçimde ele alacağımız gibi, farmakolojik
olmayan plasebolarla bunların bir psikoterapi formu
olması arasındaki farkı ayırt etmek neredeyse olanaksızdır.
Bu nedenle psikiyatride plasebo etkisinin araştırılmasında
farmakolojik olarak etkin olmadığı düşünülen bir madde
verilmesi kadar, kolayca doğru bir biçimde yinelenebilecek
olan etkisiz (inert) psikoterapi plasebolarına da gerek
duyulmaktadır (Laporte ve Figuras 1994).
Psikiyatrik ilaçların psikolojik (duygu, düşünce ve
davranış) etkilerinin ne olduklarının tam olarak bilinmemesi
ve bilinenlerin de yöntemsel olarak hatalı bilgiler
taşıdıklarına ilişkin yapılan eleştiriler de (Jacops
ve Cohen 1999) psikiyatride neden plasebonun daha da
önem kazandığının gerekçelerinden birisidir. Ayrıca
özellikle birinci basamaktaki alan araştırmalarında,
psikiyatrik ilaçların etkisini araştırırken, plasebonun
katkısının hekimin ilgi ve merakınca belirlendiği de
akıldan çıkarılmamalıdır. Çünkü bu alanda yeterince
bilgi sahibi olmama, yanlış tanı, yetersiz ve uygunsuz
tedavi çok fazla görülmektedir (Laporte ve Figuras 1994).
Psikiyatride Plasebo sorununu tartışabilmek için bugün
elimizdeki en iyi örnek depresyondur. Depresyon tedavisinde
plasebonun yeri daha çok çalışılmış, iyi araştırılmış
ve psikiyatrinin birçok rahatsızlığı için yapılabilecek
bir tartışma, yalnızca depresyon bağlamında sürdürülmüştür.
Depresyonda plaseboya yanıt verenler arasında ilk atağını
geçirenlerin ve kadınların yanıt vermeyenlere göre daha
fazla olduğu ve bu kişilerin HAM-D depresyon total skorlarında,
psikomotor retardasyon ve somatik anksiyete puanlarında
düşüklük gösterdikleri bulunmuştur (Bialik ve ark. 1995)
Ama bu sonuçlara oldukça ters sonuçlar bildiren bir
araştırma daha vardır (Wilcox ve ark. 1992); bu araştırmaya
göre erkekler, evliler ve 65 yaşından büyük olanlar
plaseboya biraz daha fazla yanıt vermişlerdir; bu araştırmada
da plaseboya yanıtın en iyi göstergesi, HAM-D skorlarının
düşüklüğü olarak görülmüştür. Depresyonda plaseboya
yanıt verenlerin özelliklerini saptamaya yönelik olarak
yapılan bu çalışmalar, plasebonun ne denli değişken,
karışık, görgül (empirical) araştırmayla tutarlı bilgiler
alınması zor bir konu olduğunun adeta açık kanıtı gibidir.
Uzun süre depresyon tedavisinde plasebonun rolüyle
ilgili çalışmalar yapan Brown (1994) plasebo etkisinin
yüksek sonuçlarını görünce, kronikleşmiş ve/veya biyolojik
görünümlere sahip olanlar dışındaki depresyonların tedavisinde
ilk 6 hafta plasebo verilmesini ciddi olarak önerince
ortalık birbirine girmiştir. Makalenin yayınlandığı
sayıda Brown’a çeşitli açılardan eleştiriler yönelten
birçok başka yazıya da yer verilmiştir. Brown bu eleştirilere
yanıt verirken "masaj", "homeopati",
"manevi iyileştirme", "mega-vitamin"
gibi sözde alternatif tedavilere bu kadar ilgi varken
ses çıkarmayanların kendisinin önerdiği bilimsel plasebo
tedavisi karşısında gösterdikleri infiali anlayamadığını
belirtmektedir.
Aynı tartışmayı yani depresyon tedavisinde plasebo
kullanımı tartışmasını, daha yakın zamanlarda bu kez
Enserink (1999) ve Vernon (1994) açmıştır. Enserink,
"zaman bağımlı duyarlılaştırma" (time dependent
sensitisation-TDS) kavramını plasebo etkisinin değerlendirilmesine
taşıyarak önemli bir katkı yapmıştır. Enserink’e göre
plasebo etkisini sınamak için hiç ilaç almayan yalnızca
doğal öykü etkisine sahip kimselerden üçüncü bir kontrol
grubu gerekmektedir. Çünkü organizmanın (gerek insan
gerek hayvan) dışarıdan, yabancı ve stres yapıcı olarak
gördüğü her maddeye karşı oluşturduğu özgül olmayan
ilkel tepkileri ifade eden "zaman bağımlı duyarlılaştırma"
yüzünden plasebolar da tıpkı ilaçlar gibi tepkimelere
yol açmaktadır. Bu yüzden özellikle antidepresan tedavide
ortaya çıkan tedaviye geç yanıtları da yeniden ele almak
gerekmektedir.
Vernon (1994) ise, plaseboların yalnızca depresyonda
değil, en etkili oldukları kanıtlanan ağrı durumları,
otonomik duyum bozuklukları ve nöro-humeral denetim
altındaki bozukluklarda verilen tedavinin hem yeterince
etkinlik sağlayamamış hem de hem de pahalı olması halinde
kullanabileceğini belirtmiş, plasebo etkisinin ruh-beden
problemiyle bağına dikkat çekerek, modern kemoterapinin
egemenliği nedeniyle plasebonun klinik olarak yeterince
geliştirilemediği üzerinde durmuştur.
Görüldüğü gibi tartışmalar, her zaman yeniden alevlenmeye
çok uygundur.
Sonuç
Plasebo ve plasebo etkisi konusundaki bu söylenenlerden
biz önemli olduğunu düşündüğümüz iki sonuç çıkarıyoruz.
Birinci sonuç, plasebo etkisinin sayesinde, tıpta ve
psikiyatride simgesel etkinin tedavideki rolünü bir
başka perspektiften ele alma fırsatımızın doğmuş olmasıdır.
Jerome Frank (1983a), tüm tedavilerin hastalık durumunun
altında yatan özgül süreçleri düzeltmek ve hastalıkların
özgül olmayan moral bozucu etkilerine karşı etki göstermek
gibi iki yanı olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre hem
plasebo hem de psikoterapi, a) yardım eden kişiyle bir
güven ilişkisine bağlı emosyonel boşalım b) bir sağlık
kuruluşu, c) akılcı, kavramsal bir şema veya mit, d)
törensel (ritualistic) etkenlerini bir araya getirerek
ikinci işlev üzerinden tedaviye katkıda bulunmaktadırlar.
Bu nedenle Frank, hastanın iyileşme umutlarını besleyen
plasebonun, sembolik iletişim yoluyla moral bozucu etkilerle
savaşa katıldığını ve bir psikoterapi türü olarak görülmesi
gerektiğini söylemektedir (Frank 1983b).
Frank (1986), plasebo ve psikoterapide iyileşmenin
"anlam dönüşümü" sayesinde olduğunu; anlam
dönüşümünün de Adolf Meyer’in insan bilincinin temel
işlevi olarak gördüğü ‘simgeleştirme’ (symbolisation)
sayesinde yapılabildiği üzerinde durmaktadır. (Frank,
"sembolleştirme"nin önemiyle ilgili olarak
her ne kadar Adolf Meyer’e gönderme yapıyorsa da felsefe
tarihinde, sembolün önemini en başta gelen düşünürü
Ernest Cassirer’dir. Meyer büyük olasılıkla çağdaşı
olan Cassirer’den etkilenmiş olmalıdır.)
Elbette Frank, simgeleştirme kavramını oldukça geniş
bir anlamda kullanmakta, öyle ki plasebo etkisi için
bugüne kadar içermesi gerektiği söylenen tüm anlamları
‘simgeleştirme’nin anlam ağı içine katmaktadır. İlacın
veya tıpsal işlemin özgül etkisi dışında kalan ve iyileşmeye
katkıda bulunan tüm etkenler, etkilerini simgeleştirme
aracılığıyla yapmaktadırlar. Plasebo üstüne çalışan
birçok kimse de plasebo etki için öznel olarak (subjectively),
hoşnutluk veren (pleasureable), anlamlı bir uyaranın
önkoşul olduğu ve büyük olasılıkla bu öznel anlamlı
uyaran sayesinde kişinin bedenindeki nesnel haz sisteminin
harekete geçtiği kanısına varmışlardır (Lehrman 1993).
Yani plasebo, bedenimizdeki haz sistemini harekete geçirecek
şekilde yorumlanmış olan tüm anlamlı uyaranları, ilacın
şeklinden hekimin ilgisine, tedavi sağlayan kurumun
gücünden hastanın umuduna kadar iyileşme lehine yorumlanan
tüm etkenleri kapsamaktadır. Plasebo etkisi, bedende
hoşnutluk durumuna yol açmakta dolayısıyla son çözümlemede,
tıpkı bir ilacın etkisi gibi, bedendeki maddesel düzenekler
aracılığıyla kendisini göstermektedir.
Bu, tam da bizim çeşitli yerlerde (Göka 1997; 1999)
tıbbın ve psikiyatrinin bilimsel konumu ele alırken
insanın yorum yapan yanlarını hesaba katmamız gerektiğiyle
birebir örtüşen bir bakıştır. Bizim de kanımız odur
ki, insanın simgesel etkinliği ve anlam üreticisi konumu
yorumsamacı (hermeneutic) bir tarzda sorgulanmadan plasebo
etkisi tüketici biçimde ifade edilemez. İnsan, bir dil,
bir anlam ağı içine doğan ve sürekli onun içinde kalan
bir varlıktır. Bilincinin açık olduğu her anda insan
bir anlam dünyasının içindedir ve sürekli olarak yorum
yapmakta, anlam üretmektedir. İnsanın bu yorumlama ve
anlam üretme etkinliği felsefede ve beşeri bilimlerde
‘yorumsamacı yaklaşım’ (hermeneutics) başlığı altında
ele alınmakta ve bu alanda oldukça verimli tartışmalar
yapılmaktadır.
İnsan hastalığına da bu hastalığı iyileştirmek için
yapılan girişimlere de bir anlam yüklemektedir. Her
insan, insan olması nedeniyle kaçınılmaz biçimde bu
yorumsal üretimi yapmaktadır. Plasebo etkisinde belirleyici
olan, gerek alınan ilacın ya da uygulanan tekniğin gerek
hekim hasta ilişkisinin ya da tedavi sürecine katılan
diğer herhangi bir şeyin "iyi geleceği" (ki
bu hastanın öznel dünyasında hoşnutluk sağlayacağına
eşdeğerdir) düşüncesinin anlam ağına güçlü bir etken
olarak katılmasıdır. Anlam ağı, yani yapılan tedavi
girişiminin "iyi geleceği" inancı hekimi,
tedavi ekibini ve hasta yakınlarını da içerdiği ölçüde
plasebo etkisini arttıracaktır.
Pozitif plasebo etkisini ortaya çıkaran anlam modeli
büyük olasılıkla şu şekilde çalışmaktadır: a) Hastanın
önceden var olan inanç sistemi ve dünya görüşü içindeki
hastalığın anlamı pozitif bir tutuma göre değişir, b)
hasta bakım veren bir ekip tarafından desteklenir, c)
hastanın hastalığını denetim altında tutma ve ustalaşma
duygusu yeniden yapılandırılır veya arttırılır (Brody
ve Waters 1980). Plasebonun simgeleştirme ve anlamla
bağı kurulduktan sonra, artık onun anlama genel rengini
veren kültürle ilişkilendirilmesi hiç de zor değildir
(Hahn and Kleinman 1983).
Plasebo etkisinin varlığıyla birlikte ortaya ikinci
sonuç, "tedavi" (treatment), "iyileştirme"
(cure) gibi bugün anlamı yeterince net olmadan kullandığımız
kavramların yanı sıra tıpsal işlemleri değerlendirmek
için bir de "hoşnutluk" gibi bir kavramın
gerekip gerekmediğidir. Kelimenin etimolojik anlamının
ve sözlüklerin sürekli değindiği "hoşnutluk"
anlamına çağdaş tıpta yeterince yer verilmemesi, plasebo
etkisini anlamak açısından gerçekten şanssızlıktır.
Bugün tüm çağdaş hekimler, bırakın binlerce yıldır
süregelen geleneksel tedavileri, daha birkaç on yıl
önceki tedavilerin bile hastalara faydadan çok zarar
verdiği inancını taşımıyorlar mı? Günümüzde hangi ruh
hekimi, zamanının Nobel ödülü kazanmış "malarya
ateş tedavisi"ni ve "insülin koma tedavisini"
hastalarına uygulamaya cüret edebilir? Akla gelen bir
diğer soru ise: "Binlerce yıldır insanlara pek
faydalı tedaviler uygulanmadığı halde, onları iyileştiren
neydi ?" olacaktır. Bu soruya verilen yanıtta mutlaka
"hoşnutluk" anlamında plasebo etkisi de kendisine
bir yer bulacaktır.
Eğer hoşnutluğun kavramsal sınırları ve tanımı bilimsel
bir şekilde belirlenebilirse, plasebo etkisi konuşulurken
hep gündeme gelmiş (Lehrman 1993) ama bilimsellikten
henüz uzak kavramlar olan "umut" ve beklenti"
gibi etkenlerin de değerlendirilebileceği bir çatı kurulabilecektir.
Niye iyileşme beklentisi ve umudu fazla olanların olmayanlara
göre tedaviden daha çok yararlandıkları açıklanabilecektir.
Kaynakça
Bech P 1989 Methods of evaluation of psychoactive drugs.
Recenti Progressi in Medicina 80(12):706-711.)
Bialik RJ, Ravindran AV, Bakish DE ark. 1995 A comparison
of placebo responders and nonresponders in subgroup
of depressive disorder. J Psychiatry Neurosci 20:4:265-270.
Black DW, Wesner R, Bowers W, Gabel J 1993 A comparison
of fluvoxamine, cognitive therapy and placebo in the
treatment of panic disorder. Arch Gen Psychiatry 50(1)9:44-50.
Brody H 1980 Placebos and the philosophy of Medicine:
Clinical, Conceptual and Ethical Issues. Chicago: University
of Chicago Press.SAYFA ?
Brody H 1982 The lie that heals: The ethics of giving
placebos. Annals of Internal Medicine 97:112-118.
Brody H, Waters DB 1980 Diagnosis is treatment. Journal
of Family Practice 10: 445-449.)
Brown WA 1994 Placebo as a treatment of depression.
Neuropsychopharmacology 10:4:265-269.
Chouinard G 1990 A placebo-controlled clinical trial
of remoxipride and chlorpromazine in newly admitted
schizophrenic patients with acute exacerbation. Acta
Psychiatr Scand 82 (Suppl 358):11-119.
Dachir S , Kadar T, Robinson B, Levy A 1993 Cognitive
deficits induced in young rats by long-term corticosterone
administration. Behavioral and Neural Biology 60:103-109.
Enserink M 1999 Can the placebo be the cure. News Focus,
9 Apr, p.238.( index medicus ta nasıl sınıflayacağız?)
Forrester J 1997 Hakikat Oyunları. Çeviren Yılmaz A.
Ayrıntı Yayınları: İstanbul 1999 Sayfa 83-91
Frank J 1983a The Placebo is psychotherapy. Behavioural
and Brain Sciences, 6: 291-292.
Frank J 1983b The Placebo is psychotherapy. Behavioural
and Brain Sciences, 6: 291-292.
Frank J 1986 Psychotherapy- the transformation of meanings.
Journal of the Royal Society of Medicine 74:241-246.
Gotzsche PC 1994 Is there logic in the placebo. Lancet,
vol 344. October 1: 925-926.
Göka E 1997 Varoluşun Psikiyatrisi. Vadi Yayınları
:Ankara.
Göka E 1999 Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri. Ütopya Yayınları
:Ankara.
Greist JH, Jefferson JW, Rosenfeld R, ve ark. 1990
Clomipiramine and obsessive compulsive disorder: a placebo
controlled double- blinde study of 32 patients. J Clinical
Psychiatry 51(7):292-297.
Hahn A, Kleinman A 1983 Belief as pathogen, belief
as medicine: "voodooo death" and the "placebo
phenomenon" in anthropological perspective. Medical
Anthropology Quarterly 14: 3-19.
Jacobs D, Cohen D 1999. What is really known about
psychological alterations produced by psychiatric drugs.
İnternational Journal of Risk & Safety in Medicine
12: 37-47.
Klein E, Lavie P, Meiraz R ve ark. 1992 Increased motor
activity and recurrent manic episodes: predictors of
rapid relapse in remitted bipolar disorder patients
after lithium discontinuation. Biol Psychiatry 31(3):279-284.
Lapierre YD 1995 Placebo: A potent but misunderstood
psychotrope. J Psychiatry Neurosci 20:3: 173-174.
Laporte JR, Figuras A. 1994 Placebo effects in psychiatry.
Lancet vol 344, Oct. 29, 1206- 1208)
Lehrman NS 1993 Pleasure heals. Arch Intern Med 153:26:929-935.
News 1994. Role of placebo effects in underestimated,
literature surveys shows., Am J Hosp Pharm 51:16:1995-1996.
Ruskin PE, Nyman G 1991 Discontinuation of neuroleptic
medication in older, outpatient schizophrenics. J Nerv
Ment Dis 1979(4):212-214.
Sachdev P, Loneragan C, Westbrook F 1993 Neuroleptic-ınduced
defecation in rats as a model for neuroleptic dysphoria.
Psychiatry Research 47:37-45.
Shepherd M 1993 The Placebo: from specificity to the
non-specific and back. Psychological Medicine 23: 569-578
Spiro H 1986 Doctors, Patients and Placebos. New Haven:
Yale University Press, s.23, s.27, s.30.
Vernon MS Oh 1994 Placebo effect: can we use it better.
Vlades M 1979 Sham operations, revisited: a comparasion
of complete vs. unsuccesful coronary arter bypass. American
Journal of Cardiology 43:382.
Wilcox CS, Cohn JB, Linden RD ve ark. 1992 Predictors
of placebo response: A retrospective analysis. Psychopharmacol
Bull 28/2:157-162.
(36. Ulusal Psikiyatri Kongresi, 3-7 Ekim 2000/
Belek/ Antalya, sunulmuştur.)