Bir "Hekimlik Psikolojisi" Var mıdır?
Aynı semtte oturan insanlar bile, biz hekimlerden daha
çok kültürel ortak öğelere sahip olabilirler. Kırlardaki
çiçekler gibi türlü çeşidiz; beyaz önlüklerimiz de olmasa
bizi bir araya getirebilecek bir niteliğimiz kalmayacak.
Bana göre, son yirmi yılda ortaya çıkan bu mesleklerin
artık kültürel bir belirleyici olmaktan çıkması, küreselleşmenin
bir sonucu. Ama şimdi “nedenler tartışmasını” bir kenara
bırakalım. Hekimler olarak bir meslek uygulayıcısı olmak
dışında, kültürel ortak noktalarımız yok. Bunu artık
biliyoruz.
Daha ilginç bir noktaya çevireceğiz şimdi bakışlarımızı:
“Acaba biz hekimlerin ortak psikolojik yanlarımız var
mı?”
Bu soru zihnime ilk kez, hekimlerin ruh sağlığı üzerine
bir araştırma projesi yaparken takılmıştı, yıllar önce.
İlgili literatür, hekimlerin ruh sağlığı ve hatta fiziksel
sağlık açısından pek de parlak durumda olmadıklarını
söylüyordu. Bazı parlak araştırmacılar, bu iç karartıcı
olgunun sonuçlarını tartışırken, bunu hemen hekimlik
mesleğinin yol açtığı bir durum gibi yorumlamamak gerektiğini
vurguluyorlardı. Onlara göre hekimlerin ruh sağlıklarındaki
olumsuzluk, pekala çok daha öncelere kadar götürülebilir;
bir başka deyişle ruhsal bakımdan zaten zorluklar yaşayan
gençler, bu zorlukları nedeniyle hekimlik mesleğine
yönelmiş olabilirlerdi.
Bu tezi okuyunca, zihnimde bir ışık yandı hemen. Gerçekten
kolayca yabana atılmamalıydı bu düşünce. Tanıdık hekim
kimliklerinin siluetleri arasında şöyle bir hafıza gezisine
çıkınca, olumsuz ruh sağlığı işaretleri denilebilir
mi bilmiyorum ama onlarda ortak bir psikolojik profil
görülebilirdi. Ben gördüğümü sanıyordum ya da. Hatta
tıp fakültesinin ilk yıllarındaki hatıralarımda bile
canlıydı bu izlenim. Hekimlik mesleğini seçenlerde lisedeki
arkadaşlarıma göre bir başkalık vardı bence. Daha çalışkan,
belki de daha zeki olmanın dışındaydı bu sözünü ettiğim
başkalık.
Hekimlik mesleğini seçenlerdeki başkalığı, düşünme
yoluyla da bulabiliriz aslında. “Nasıl oluyor da bazı
insanlar, üstelik çok rahatlıkla başka mesleklere yönelebilecekleri
halde, acı çeken insanlara yardım etmenin temel motivasyonu
oluşturduğu bir mesleğe yönelebiliyorlar?” Bu soruya
vereceğimiz cevaplar, bizi hekimliğin ortak psikolojik
zeminine doğru götürecektir.
Şimdi biraz da kendimiz üzerine düşünelim bakalım:
“Sahi niye seçtik biz hekimlik mesleğini?” “Bizim zamanımızda
tüm zeki, çalışkan gençler, hekim olmak isterlerdi”,
“Hekimler, maddi bakımdan daha iyi durumdaydı o zaman”
gibi cevaplar çok açıklayıcı gelmiyor bana. Hekimlik
psikolojisinin başka bir açıklaması olmalı.
Doğarken Ettik Biz Hipokrat Yeminimizi
Başkalarına yardım etme konusunda bu kadar ittifak
etmiş, gecemizi gündüzümüzü başkalarına yardım etme
motivasyonuna göre heder etmeye koyulmuşsak, hekimliğin
bir psikolojisi olmalı. Öyle değil mi; diğer insanların
(o da çok az bir kısmının) işlerinden ve uğraşlarından
arta kalan zamanlarında gönüllülük esasına göre yaptıkları
hayır ve yardım faaliyetlerini biz görev olarak benimsemedik
mi? Üstelik öyle bir görev ki, yaptığımız iş, resmi
dille ifade edecek olursak “yirmi dört saatlik iş” kapsamında
yer alıyor. Günün her saatinde dünyanın her yerinde
bizim yaptığımız işi yapan bir meslektaşımız var, dahası
bize de ihtiyaç olduğunda biz de başkalarına yardım
için hazır ve nazır beklemeliyiz.
Bu koşullara uyan başka bir meslek daha biliyor musunuz
siz? Haa, var elbette “yardımcı sağlık personeli”, “güvenlik
görevlileri”, “itfaiyeciler” vs... Ama hekimliğin onlardan
çok farklı yanları var. Birinci fark, diğer yirmi dört
saatlik mesleklerde hiç kimse iş saati uygulamasının
dışına çıkmıyor. Örneğin bir itfaiyeciyi komşusu gece
yarısı yatağından kaldırıp “komşu bizim mutfakta dumanlar
çıkıyor, şuna bir bakıversen” demiyor. Daha önemli fark
ise, kimse ergenlik yaşlarında kendi bireysel kimliğini
oluşumunda temel olacak meslek seçimi yaparken, “ben
itfaiyeci olayım” ya da “ben mahalleye bekçi olacağım”
gibi ifadeler kullanmıyor. Bazı istisnaları olsa da
hekimlik dışındaki yirmi dört saatlik mesleklere insanlar
genellikle başka iş bulamadıkları için yöneliyorlar.
Yirmi dört saatlik mesleklerden yalnızca hekimlik için,
talipliler daha çocukluktan itibaren belirlenmeye başlıyor.
“Teyzesi benim oğlum çok akıllı, çok iyiliksever, doktor
olacak büyüyünce” ya da “Kızım çocukları çok sever,
bu sevgi potansiyeliyle ne iyi çocuk doktoru olur hem
hini hacette bize de faydası olur yavrumun”... Böyle
sözler hangimizin kulaklarına fısıldanmadı çocukluğumuzun
ilk yıllarından beri.
Evet, hekimliğin kültürel bir göstereni yok ama kesinlikle
psikolojik bir ortak noktası var ve bu ortak noktayı,
çocukluğumuzdan beri durmaksızın zihnimize nakşedilmiş
“kendimizi başkalarına adamamız halinde, bizden beklenenin
en iyisini yapmış olacağımız”a dair sözler, tutumlar,
imalar oluşturuyor. Toplumun böyle özverili, kendini
hiçe sayan, yalnızca başkalarına adanmış kahramanlara
ihtiyacı var. O nedenle adanmışlık psikolojisine batırılmaya
çalışılıyor aileler tarafından bazı çocuklar; özenlikle
akıllı ve iyi yürekli olanları. İşte biz o çocuklarız
dünyanın her yerinde: adanmışlık psikolojisine batmış,
akıllı, iyi yürekli. Zaten bu yetiştirilme biçiminin
aleyhinde davranan aramızdan birkaç kişi çıktığında
da bütün toplum, bütün medya o yüzden üstümüze çullanıyor.
Kendi yeminimizi (Hipokrat) üstümüze silah gibi tutuyorlar
bu yüzden. “Sakın ha yemininiz unutmayın. Siz ölene
kadar kendinizi bize adamak zorundasınız, yemininizi
bozarsanız biz mahvoluruz ama mahvolmadan önce sizin
canınıza okuruz” diyorlar.
Kesinlikle eminim hekimlerin çoğu Hipokrat Yeminini
daha doğarken etmişler. O yüzden daha erken ölüyorlar,
o yüzden daha çok ruhsal rahatsızlığa yakalanıyorlar,
o yüzden daha çok alkol alıyorlar, o yüzden daha çok
canlarına kıyıyorlar.
Hekimler Arasındaki Farkı Fark Ediyor musunuz?
Sağlık sosyologlarından doyurucu bir araştırma çıkmayınca,
bu konularda söz edebilmek için bizim kaba gözlemlerimiz
ve onlardan türettiğimiz sözde nesnel değerlendirmeler
kıymete biniyor.
Bilmiyorum katılır mısınız, iki tip hekim tutum ve
davranış örüntüsü gözlüyorum ben. Bir grup meslektaşımız
var ki, onlar için hekimlik adeta hayatlarını baştanbaşa
kaplamış gibi. Hastanede, evde, sokakta, her yerde hekimlik
kimliklerini en öne çıkarıyorlar. "hekim-hasta"
ilişkisi dışında başka bir insan ilişkisi onların ajandasında
yok; eşine de çocuğuna da hekim gibi davranıyorlar genellikle.
Kimliklerine "eş", "ebeveyn" gibi
tanımlar pek yer bulup giremiyor. Hayatlarına asla başka
uğraş, hobi sokmuyorlar; tıbbi olanlar dışında kitap
okumuyorlar; sporla ancak bir takımı tutacak kadar ilgileniyorlar;
eğlence kültürleri olmadığı gibi eğlenceye de karşılar.
Ama tartışmasız biçimde işlerinde çok iyiler, hayatlarında
en çok sınav zamanlarını seviyorlar ve en çok başarılı
sınav sonralarında mutlu oluyorlar. Diğerleri, başka
meslekten kimseler ve hekim arkadaşları onlara baktıklarında
biraz kabından taşmış kendine güven algılıyorlar, bazen
onları "havalı" bulup uzak durdukları da oluyor.
Belki biraz karikatürize ettiğim bu hekim tipinin sosyal
ve ekonomik kökeni, Anadolu'nun birçok şehrinin de içinde
yer aldığını düşündüğüm "kırsal" kesime dayalı.
Bu arkadaşlarımızın hekimlik mesleğine ve kimliğine
böylesine yapışmalarının temelinde de bu sosyoekonomik
pozisyonları var. Ailenin en akıllısı ve en çalışkanı
bu arkadaşlarımız genellikle ve doğal olarak aile de
"kurtarıcılık" misyonunu onlara yüklemiş.
Çoğu zaman ailelerinin dolduruşuyla ilk ve ortaöğrenimlerini
büyük bir başarıyla tamamlayan meslektaşlarımız, daha
kendilerine ne isteyip istemediklerini soramadan tıp
fakültesinin önünde bulmuşlar kendilerini.
Sonra zorlu tıp eğitimi ve gecesini gündüzüne katmalar,
ailenin yüzünü kara çıkarmamak için fakülte yılları
boyunca dersten başka bir şey düşünmemeler... Fakülte
yıllarının sonlarına doğru dikkatini uzmanlık eğitimine
vermeler, zaten çalışmak dışında bir şey bilmedikleri
için çok çabuk kazanılan hoca takdirleri... Uzmanlık
eğitimi boyunca da hep devam eden başarılar ve "başarılarınızın
devamını dilerim"ler... Araya bir yere sıkıştırıverilen
ve genellikle başka meslekten birileriyle tanışma fırsatı
olmadığından bir meslektaşla yapılan "evlilik"ler...
Yalnızca hastalarla dolu, feda edilmiş, daha öğrenilemeden
yitirilmiş bir hayat... İşinde usta ama hayatta aceminin
acemisi bir garip insan....
Bütün bunlar olup biterken en çok göğüsleri kabaran
ve gururla dolanlar, bu arkadaşlarımız değil, onların
başta ebeveyni olmak üzere yakınlarıdır genellikle.
Onlar bir taşla iki kuş vurmuşlardır üstelik. Hem çocukları
başarılı olmuş kendini ve hatta ailenin geleceğini kurtarmıştır
hem de hepsinin her zaman göneneceği bir aile anıtı
kazanmışlardır. Hekimlerin yakınlarının gururu, en çok
bir tanıdıklarını aileden bir hekimle tanıştırırken
hele hele onun muayenesini istediklerinde iyice kendini
belli eder.
Ne yalan söyleyeyim benim içimin acıdığı bir tablodur
bu: Kendisini ailesi ve diğerleri için feda etmiş ve
birçok acıya ve zorluğa katlanmış hekim yorgun argın
bir vaziyetteyken bir aile üyesi yanında bir tanıdığıyla
birlikte yaklaşırlar ve aile üyesi, hekimden bu tanıdığı
muayene etmesini ister. Hiçbir şekilde reddetme şansı
yoktur. Hekimin yüzünde sahte bir gülümseme, aile üyesi
ve onun tanıdığı ise memnun mesut... Birinin işi görülmüştür
birisi de işi gördürmüştür. Hekimse mutluluk için tek
azığı olan "işe yarama duygusu"yla kalakalmış
bir vaziyette.... Bilmem anlatabildim mi meslektaşlarımızın
büyük çoğunluğunu oluşturan ilk hekim grubunu?
Hekimlerin diğer Grubu
Sosyoekonomik bakımdan kırsal kesime dayalı olan ve
hayatını ailesi ve topluma adamış, mesleğinden başka
hiçbir düşünmeyen, yaşamayan daha doğrusu bilmeyen hekim
tipinden başka bir hekim tipi daha var, kaba bir sosyal
gözlemin görebileceği...
Sosyoekonomik bakımdan en üstlerde olanlar, elbette
hayatı kuşbakışı görebiliyorlar ve bunun doğal sonucu
olarak, çocuklarını hekim falan yapmıyorlar. Ben hemen
hiç görmedim sosyoekonomik bakımdan en üstten gelen
bir hekimi. Sosyoekonomik bakımdan en ileri olan hekimler,
çoğunlukla hekimliğin babadan oğula geçme esasına göre,
babası ünlü bir hekim olup da onun yolunu izlemiş olanlardı.
Ama özellikle yüksek bürokraside yer alanlar ve durumu
iyice olan şehir esnafı, çeşitli nedenlerle çocuklarının
hekim olmasını istiyorlar. Hekimlerin diğer grubunu
bu orta sınıf ve şehirli ailelerin çocukları oluşturuyorlar.
Bu grup hekim arkadaşlarımız, aileyi maddi bakımdan
kurtarmak misyonuyla yetişmiyorlar. Aileleri onlara
genellikle iyi bir ilk ve ortaöğrenim tahsili yaptırıyor.
Parlak zekaları var ama zekalarını hayat kavgasında
başarılı olmak için hırsla bilemek zorunda değiller.
Zekalarının bir kısmını ebeveynini mutlu edecek ve onurlandıracak
kadar derslerine ayırıyorlar ve zaten bu kadarı da onların
tıp fakültesine girmelerine yetiyor. Zekalarının ve
enerjilerinin geri kalanını ise, hayatın diğer alanlarına
yatırıyorlar. Daha anaokuluna giderken hobiler edinip
hayatın eğlenceli alanlarını tanımaya başlıyorlar. Ortaöğrenimden
itibaren de derslerden arta kalan zamanlarında arkadaş
ilişkileri, spor ve kültürel meraklarla ilgileniyorlar;
çoğunun bir flörtü oluyor ve kız-erkek ilişkilerinin
inceliklerini öğrenmeye fırsat buluyorlar.
Eğitim dışı ilgilerini fakülte yıllarında da sürdürüyor
bu meslektaşlarımız. Kırsal kesimden gelenler, derslere
gömülmüşken onlar derslere belli bir süre vakit ayırıyorlar.
Hobi ve eğlence kültürleri katlanarak gelişiyor; keyifli
geçiyor gençlik yılları.
Uzmanlık eğitimi sırasında tercihlerini, kendi isteklerini
ön plana alarak ve etraflıca düşünüp taşınarak yapıyorlar;
pek öyle heder etmiyorlar kendilerini. Genellikle ilk
tercihlerine giremeseler de bir uzmanlık eğitimi yapıyorlar.
Bu grup meslektaşlarımızın ayırt edici yanlarından
birisi, temel eğitimleri sırasında yabancı dil öğrenmeleri,
bu sayede mesleklerinde ve bakışlarında hep bir yurtdışı
boyutun yer alması. Bazı kliniklerde kırsal kesimden
gelenler, kendilerini hasta muayenesine ve bilimsel
çalışmaya vermişken, orta sınıf kökenli bu meslektaşlarımızın
yurt dışı bağlantılarla daha çok uğraşmaları hemen dikkat
çeker.
Evlenmeleri de ailelerinden ziyade kendi tercihlerine
dayalıdır; hekimlik dışından birçok çevreyle bağlantıları
olduğu için eş tercihlerini hekimlik mesleği dışından
kimselerle yapmaları büyük ihtimaldir. Hobi ve eğlence
kültürüyle ilgili birikimleri, eş tercihlerinde olduğu
kadar aile yaşantısında da kendini gösterir. Onlar,
bulundukları çevrelerde genellikle saygın, eğlenceli,
çok yönlü kişiler olarak tanınırlar. Kendi ebeveyniyle
ilişkileri de eşitlik temeline dayalıdır.
Bütün bunları niye yazdım, hekimlerin sözüm ona sosyolojik
analizlerini yapmaya niye yeltendim? Bir gerekçem bize
bizi anlatmak diğeri ise daha önemli, ülkemizin sağlık
politikalarıyla ilgili. İlk bakışta kolay görülemeyecek
bir bağlantı buluyorum hekimlerin sosyolojik analiziyle
ülkemizin sağlık politikaları arasında.
Hekim Tiplerimiz ve Sağlık Sistemimiz
Hekimlerimizin yaşama tarzlarını ve hekim olarak tutumlarını
toplumsal kökenlere göre iki ayrı gruba ayırmıştım.
Kırsal kökenli ve büyük şehirlerin orta direk ailelerinden
gelenler olmak üzere yaptığım bu ayrıma çok itiraz edilmedi.
(“Ben iki gruba da girmiyorum” diye çok hekim arkadaşım
haklı olarak sitem etti ama zaten ben de tüm hekimleri
kapsayan bir sınıflandırma sistemi bulduğumu öne sürmedim
hiç. Çok isteklisi olursa kendisi ya da kendileri başlı
başına özel bir hekim türü olan arkadaşları da başka
zamanlarda ele alabiliriz.)
Şimdi bu yaptığımız sınıflandırmaya göz önünde tutarak
sağlık sistemimizle ilgili bazı çıkarımlar yapmak ve
önerilerde bulunmak istiyorum.
Biz bugüne kadar sağlık sistemimizi daha çok “kırsal”
kökenli hekimlerimizi esas alarak oluşturduk. Sosyalizasyon
politikaları da mesleğinden başka hiçbir şey düşünmeyen
(ve bilmeyen), özgeciliği ve özveriyi temel davranış
örüntüsü haline getirmiş hekim tipolojisi üzerine oturmuştu.
Zaten doğrusunu da söylemek gerekirse “kırsal kökenli”
diye adlandırdığımız hekimler, şehirli ve mesleklerinden
başka bireysel kimliklerinde başka özellikler de taşıyan
meslektaşlarımıza göre daha başarılıydılar. En azından
yapılan sınavlar böyle diyordu. Tıpkı üniversite yerleştirme
sınavlarında devlet okullarının özel okulların önüne
geçmesi gibi, kırsal kökenli hekimler de şehirli meslektaşlarını
genellikle geride bırakıyorlardı.
Benim teorime göre bunun nedeni, öyle derin psikososyolojik
analizler, eğitim sistemimizle ilgili tahliller gerektirmeyecek
kadar açıktı: Benzer zihinsel yetilere sahip olan insanlardan,
sınavdan başka şansı olmayan dolayısıyla sınava hazırlanmayı
birinci görev haline getirenler doğal oalrak daha başarılı
oluyorlardı. Onlar adeta başarıya mecburdular. Oysa
diğerleri ne başarıya böylesine mahkum oldukları şeklinde
bir algıya sahiptiler ne de kendilerini bu kadar çok
çalışmaya adayabilirlerdi. Yapılacak başka işleri, uğraşacak
hobileri, iyi vakit geçirmelerini sağlayacak eğlenceli
uğraşları vardı onların, dersler ancak onlarla birlikte
yürüyebilirdi.
“Tıpta Uzmanlık Sınavı” merkezi bir şekle dönüşmeden
önce, Üniversitelerin kendi yaptıkları sınavlarda “şehir
kökenli” hekimler tercih ediliyor; Devlet İhtisas Sınavları’nda
ise “kırsal kökenli” hekimler daha başarılı oluyorlardı.
TUS’la birlikte işler tersine döndü; “kırsal kökenli”
hekimler, öncekinden çok daha fazla oranlarda asistan
kadrolarını doldurmaya başladılar: “Şehir kökenli” hekimlere
ise hekimlik mesleğini sürdürmek istiyorlarsa bir tek
kolay yol kaldı: “Aile hekimliği”...
Sözü bunun için dolandırdım durdum. Hekimlerimizin
en iyi ortaöğrenim görmüş, yabancı dil bilen, çağdaş
kültüre yakın olanları bir süreden beri aile hekimi
oluyorlar. Bunu görme yeteneği olan tüm gözler görüyor
ve gördüğümüz bir başka şey daha var. Günümüzde büyük
şehirlerde sağlık örgütlenmesi için sosyalizasyondan
bambaşka yollar gerekiyor. Benim kafamda, aile hekimleri
büyük şehirlerde kurulacak sağlık sisteminin temel taşını
oluşturuyorlar.