MAKÂLELER
Hekim Tiplerimiz ve Sağlık Sistemimiz

Doç. Dr. Erol GÖKA

Bir "Hekimlik Psikolojisi" Var mıdır?

Aynı semtte oturan insanlar bile, biz hekimlerden daha çok kültürel ortak öğelere sahip olabilirler. Kırlardaki çiçekler gibi türlü çeşidiz; beyaz önlüklerimiz de olmasa bizi bir araya getirebilecek bir niteliğimiz kalmayacak. Bana göre, son yirmi yılda ortaya çıkan bu mesleklerin artık kültürel bir belirleyici olmaktan çıkması, küreselleşmenin bir sonucu. Ama şimdi “nedenler tartışmasını” bir kenara bırakalım. Hekimler olarak bir meslek uygulayıcısı olmak dışında, kültürel ortak noktalarımız yok. Bunu artık biliyoruz.

Daha ilginç bir noktaya çevireceğiz şimdi bakışlarımızı: “Acaba biz hekimlerin ortak psikolojik yanlarımız var mı?”

Bu soru zihnime ilk kez, hekimlerin ruh sağlığı üzerine bir araştırma projesi yaparken takılmıştı, yıllar önce. İlgili literatür, hekimlerin ruh sağlığı ve hatta fiziksel sağlık açısından pek de parlak durumda olmadıklarını söylüyordu. Bazı parlak araştırmacılar, bu iç karartıcı olgunun sonuçlarını tartışırken, bunu hemen hekimlik mesleğinin yol açtığı bir durum gibi yorumlamamak gerektiğini vurguluyorlardı. Onlara göre hekimlerin ruh sağlıklarındaki olumsuzluk, pekala çok daha öncelere kadar götürülebilir; bir başka deyişle ruhsal bakımdan zaten zorluklar yaşayan gençler, bu zorlukları nedeniyle hekimlik mesleğine yönelmiş olabilirlerdi.

Bu tezi okuyunca, zihnimde bir ışık yandı hemen. Gerçekten kolayca yabana atılmamalıydı bu düşünce. Tanıdık hekim kimliklerinin siluetleri arasında şöyle bir hafıza gezisine çıkınca, olumsuz ruh sağlığı işaretleri denilebilir mi bilmiyorum ama onlarda ortak bir psikolojik profil görülebilirdi. Ben gördüğümü sanıyordum ya da. Hatta tıp fakültesinin ilk yıllarındaki hatıralarımda bile canlıydı bu izlenim. Hekimlik mesleğini seçenlerde lisedeki arkadaşlarıma göre bir başkalık vardı bence. Daha çalışkan, belki de daha zeki olmanın dışındaydı bu sözünü ettiğim başkalık.

Hekimlik mesleğini seçenlerdeki başkalığı, düşünme yoluyla da bulabiliriz aslında. “Nasıl oluyor da bazı insanlar, üstelik çok rahatlıkla başka mesleklere yönelebilecekleri halde, acı çeken insanlara yardım etmenin temel motivasyonu oluşturduğu bir mesleğe yönelebiliyorlar?” Bu soruya vereceğimiz cevaplar, bizi hekimliğin ortak psikolojik zeminine doğru götürecektir.

Şimdi biraz da kendimiz üzerine düşünelim bakalım: “Sahi niye seçtik biz hekimlik mesleğini?” “Bizim zamanımızda tüm zeki, çalışkan gençler, hekim olmak isterlerdi”, “Hekimler, maddi bakımdan daha iyi durumdaydı o zaman” gibi cevaplar çok açıklayıcı gelmiyor bana. Hekimlik psikolojisinin başka bir açıklaması olmalı.

Doğarken Ettik Biz Hipokrat Yeminimizi

Başkalarına yardım etme konusunda bu kadar ittifak etmiş, gecemizi gündüzümüzü başkalarına yardım etme motivasyonuna göre heder etmeye koyulmuşsak, hekimliğin bir psikolojisi olmalı. Öyle değil mi; diğer insanların (o da çok az bir kısmının) işlerinden ve uğraşlarından arta kalan zamanlarında gönüllülük esasına göre yaptıkları hayır ve yardım faaliyetlerini biz görev olarak benimsemedik mi? Üstelik öyle bir görev ki, yaptığımız iş, resmi dille ifade edecek olursak “yirmi dört saatlik iş” kapsamında yer alıyor. Günün her saatinde dünyanın her yerinde bizim yaptığımız işi yapan bir meslektaşımız var, dahası bize de ihtiyaç olduğunda biz de başkalarına yardım için hazır ve nazır beklemeliyiz.

Bu koşullara uyan başka bir meslek daha biliyor musunuz siz? Haa, var elbette “yardımcı sağlık personeli”, “güvenlik görevlileri”, “itfaiyeciler” vs... Ama hekimliğin onlardan çok farklı yanları var. Birinci fark, diğer yirmi dört saatlik mesleklerde hiç kimse iş saati uygulamasının dışına çıkmıyor. Örneğin bir itfaiyeciyi komşusu gece yarısı yatağından kaldırıp “komşu bizim mutfakta dumanlar çıkıyor, şuna bir bakıversen” demiyor. Daha önemli fark ise, kimse ergenlik yaşlarında kendi bireysel kimliğini oluşumunda temel olacak meslek seçimi yaparken, “ben itfaiyeci olayım” ya da “ben mahalleye bekçi olacağım” gibi ifadeler kullanmıyor. Bazı istisnaları olsa da hekimlik dışındaki yirmi dört saatlik mesleklere insanlar genellikle başka iş bulamadıkları için yöneliyorlar. Yirmi dört saatlik mesleklerden yalnızca hekimlik için, talipliler daha çocukluktan itibaren belirlenmeye başlıyor. “Teyzesi benim oğlum çok akıllı, çok iyiliksever, doktor olacak büyüyünce” ya da “Kızım çocukları çok sever, bu sevgi potansiyeliyle ne iyi çocuk doktoru olur hem hini hacette bize de faydası olur yavrumun”... Böyle sözler hangimizin kulaklarına fısıldanmadı çocukluğumuzun ilk yıllarından beri.

Evet, hekimliğin kültürel bir göstereni yok ama kesinlikle psikolojik bir ortak noktası var ve bu ortak noktayı, çocukluğumuzdan beri durmaksızın zihnimize nakşedilmiş “kendimizi başkalarına adamamız halinde, bizden beklenenin en iyisini yapmış olacağımız”a dair sözler, tutumlar, imalar oluşturuyor. Toplumun böyle özverili, kendini hiçe sayan, yalnızca başkalarına adanmış kahramanlara ihtiyacı var. O nedenle adanmışlık psikolojisine batırılmaya çalışılıyor aileler tarafından bazı çocuklar; özenlikle akıllı ve iyi yürekli olanları. İşte biz o çocuklarız dünyanın her yerinde: adanmışlık psikolojisine batmış, akıllı, iyi yürekli. Zaten bu yetiştirilme biçiminin aleyhinde davranan aramızdan birkaç kişi çıktığında da bütün toplum, bütün medya o yüzden üstümüze çullanıyor. Kendi yeminimizi (Hipokrat) üstümüze silah gibi tutuyorlar bu yüzden. “Sakın ha yemininiz unutmayın. Siz ölene kadar kendinizi bize adamak zorundasınız, yemininizi bozarsanız biz mahvoluruz ama mahvolmadan önce sizin canınıza okuruz” diyorlar.

Kesinlikle eminim hekimlerin çoğu Hipokrat Yeminini daha doğarken etmişler. O yüzden daha erken ölüyorlar, o yüzden daha çok ruhsal rahatsızlığa yakalanıyorlar, o yüzden daha çok alkol alıyorlar, o yüzden daha çok canlarına kıyıyorlar.

Hekimler Arasındaki Farkı Fark Ediyor musunuz?

Sağlık sosyologlarından doyurucu bir araştırma çıkmayınca, bu konularda söz edebilmek için bizim kaba gözlemlerimiz ve onlardan türettiğimiz sözde nesnel değerlendirmeler kıymete biniyor.

Bilmiyorum katılır mısınız, iki tip hekim tutum ve davranış örüntüsü gözlüyorum ben. Bir grup meslektaşımız var ki, onlar için hekimlik adeta hayatlarını baştanbaşa kaplamış gibi. Hastanede, evde, sokakta, her yerde hekimlik kimliklerini en öne çıkarıyorlar. "hekim-hasta" ilişkisi dışında başka bir insan ilişkisi onların ajandasında yok; eşine de çocuğuna da hekim gibi davranıyorlar genellikle. Kimliklerine "eş", "ebeveyn" gibi tanımlar pek yer bulup giremiyor. Hayatlarına asla başka uğraş, hobi sokmuyorlar; tıbbi olanlar dışında kitap okumuyorlar; sporla ancak bir takımı tutacak kadar ilgileniyorlar; eğlence kültürleri olmadığı gibi eğlenceye de karşılar. Ama tartışmasız biçimde işlerinde çok iyiler, hayatlarında en çok sınav zamanlarını seviyorlar ve en çok başarılı sınav sonralarında mutlu oluyorlar. Diğerleri, başka meslekten kimseler ve hekim arkadaşları onlara baktıklarında biraz kabından taşmış kendine güven algılıyorlar, bazen onları "havalı" bulup uzak durdukları da oluyor.

Belki biraz karikatürize ettiğim bu hekim tipinin sosyal ve ekonomik kökeni, Anadolu'nun birçok şehrinin de içinde yer aldığını düşündüğüm "kırsal" kesime dayalı. Bu arkadaşlarımızın hekimlik mesleğine ve kimliğine böylesine yapışmalarının temelinde de bu sosyoekonomik pozisyonları var. Ailenin en akıllısı ve en çalışkanı bu arkadaşlarımız genellikle ve doğal olarak aile de "kurtarıcılık" misyonunu onlara yüklemiş. Çoğu zaman ailelerinin dolduruşuyla ilk ve ortaöğrenimlerini büyük bir başarıyla tamamlayan meslektaşlarımız, daha kendilerine ne isteyip istemediklerini soramadan tıp fakültesinin önünde bulmuşlar kendilerini.

Sonra zorlu tıp eğitimi ve gecesini gündüzüne katmalar, ailenin yüzünü kara çıkarmamak için fakülte yılları boyunca dersten başka bir şey düşünmemeler... Fakülte yıllarının sonlarına doğru dikkatini uzmanlık eğitimine vermeler, zaten çalışmak dışında bir şey bilmedikleri için çok çabuk kazanılan hoca takdirleri... Uzmanlık eğitimi boyunca da hep devam eden başarılar ve "başarılarınızın devamını dilerim"ler... Araya bir yere sıkıştırıverilen ve genellikle başka meslekten birileriyle tanışma fırsatı olmadığından bir meslektaşla yapılan "evlilik"ler... Yalnızca hastalarla dolu, feda edilmiş, daha öğrenilemeden yitirilmiş bir hayat... İşinde usta ama hayatta aceminin acemisi bir garip insan....

Bütün bunlar olup biterken en çok göğüsleri kabaran ve gururla dolanlar, bu arkadaşlarımız değil, onların başta ebeveyni olmak üzere yakınlarıdır genellikle. Onlar bir taşla iki kuş vurmuşlardır üstelik. Hem çocukları başarılı olmuş kendini ve hatta ailenin geleceğini kurtarmıştır hem de hepsinin her zaman göneneceği bir aile anıtı kazanmışlardır. Hekimlerin yakınlarının gururu, en çok bir tanıdıklarını aileden bir hekimle tanıştırırken hele hele onun muayenesini istediklerinde iyice kendini belli eder.

Ne yalan söyleyeyim benim içimin acıdığı bir tablodur bu: Kendisini ailesi ve diğerleri için feda etmiş ve birçok acıya ve zorluğa katlanmış hekim yorgun argın bir vaziyetteyken bir aile üyesi yanında bir tanıdığıyla birlikte yaklaşırlar ve aile üyesi, hekimden bu tanıdığı muayene etmesini ister. Hiçbir şekilde reddetme şansı yoktur. Hekimin yüzünde sahte bir gülümseme, aile üyesi ve onun tanıdığı ise memnun mesut... Birinin işi görülmüştür birisi de işi gördürmüştür. Hekimse mutluluk için tek azığı olan "işe yarama duygusu"yla kalakalmış bir vaziyette.... Bilmem anlatabildim mi meslektaşlarımızın büyük çoğunluğunu oluşturan ilk hekim grubunu?

Hekimlerin diğer Grubu

Sosyoekonomik bakımdan kırsal kesime dayalı olan ve hayatını ailesi ve topluma adamış, mesleğinden başka hiçbir düşünmeyen, yaşamayan daha doğrusu bilmeyen hekim tipinden başka bir hekim tipi daha var, kaba bir sosyal gözlemin görebileceği...

Sosyoekonomik bakımdan en üstlerde olanlar, elbette hayatı kuşbakışı görebiliyorlar ve bunun doğal sonucu olarak, çocuklarını hekim falan yapmıyorlar. Ben hemen hiç görmedim sosyoekonomik bakımdan en üstten gelen bir hekimi. Sosyoekonomik bakımdan en ileri olan hekimler, çoğunlukla hekimliğin babadan oğula geçme esasına göre, babası ünlü bir hekim olup da onun yolunu izlemiş olanlardı.

Ama özellikle yüksek bürokraside yer alanlar ve durumu iyice olan şehir esnafı, çeşitli nedenlerle çocuklarının hekim olmasını istiyorlar. Hekimlerin diğer grubunu bu orta sınıf ve şehirli ailelerin çocukları oluşturuyorlar.

Bu grup hekim arkadaşlarımız, aileyi maddi bakımdan kurtarmak misyonuyla yetişmiyorlar. Aileleri onlara genellikle iyi bir ilk ve ortaöğrenim tahsili yaptırıyor. Parlak zekaları var ama zekalarını hayat kavgasında başarılı olmak için hırsla bilemek zorunda değiller. Zekalarının bir kısmını ebeveynini mutlu edecek ve onurlandıracak kadar derslerine ayırıyorlar ve zaten bu kadarı da onların tıp fakültesine girmelerine yetiyor. Zekalarının ve enerjilerinin geri kalanını ise, hayatın diğer alanlarına yatırıyorlar. Daha anaokuluna giderken hobiler edinip hayatın eğlenceli alanlarını tanımaya başlıyorlar. Ortaöğrenimden itibaren de derslerden arta kalan zamanlarında arkadaş ilişkileri, spor ve kültürel meraklarla ilgileniyorlar; çoğunun bir flörtü oluyor ve kız-erkek ilişkilerinin inceliklerini öğrenmeye fırsat buluyorlar.

Eğitim dışı ilgilerini fakülte yıllarında da sürdürüyor bu meslektaşlarımız. Kırsal kesimden gelenler, derslere gömülmüşken onlar derslere belli bir süre vakit ayırıyorlar. Hobi ve eğlence kültürleri katlanarak gelişiyor; keyifli geçiyor gençlik yılları.

Uzmanlık eğitimi sırasında tercihlerini, kendi isteklerini ön plana alarak ve etraflıca düşünüp taşınarak yapıyorlar; pek öyle heder etmiyorlar kendilerini. Genellikle ilk tercihlerine giremeseler de bir uzmanlık eğitimi yapıyorlar.

Bu grup meslektaşlarımızın ayırt edici yanlarından birisi, temel eğitimleri sırasında yabancı dil öğrenmeleri, bu sayede mesleklerinde ve bakışlarında hep bir yurtdışı boyutun yer alması. Bazı kliniklerde kırsal kesimden gelenler, kendilerini hasta muayenesine ve bilimsel çalışmaya vermişken, orta sınıf kökenli bu meslektaşlarımızın yurt dışı bağlantılarla daha çok uğraşmaları hemen dikkat çeker.

Evlenmeleri de ailelerinden ziyade kendi tercihlerine dayalıdır; hekimlik dışından birçok çevreyle bağlantıları olduğu için eş tercihlerini hekimlik mesleği dışından kimselerle yapmaları büyük ihtimaldir. Hobi ve eğlence kültürüyle ilgili birikimleri, eş tercihlerinde olduğu kadar aile yaşantısında da kendini gösterir. Onlar, bulundukları çevrelerde genellikle saygın, eğlenceli, çok yönlü kişiler olarak tanınırlar. Kendi ebeveyniyle ilişkileri de eşitlik temeline dayalıdır.

Bütün bunları niye yazdım, hekimlerin sözüm ona sosyolojik analizlerini yapmaya niye yeltendim? Bir gerekçem bize bizi anlatmak diğeri ise daha önemli, ülkemizin sağlık politikalarıyla ilgili. İlk bakışta kolay görülemeyecek bir bağlantı buluyorum hekimlerin sosyolojik analiziyle ülkemizin sağlık politikaları arasında.

Hekim Tiplerimiz ve Sağlık Sistemimiz

Hekimlerimizin yaşama tarzlarını ve hekim olarak tutumlarını toplumsal kökenlere göre iki ayrı gruba ayırmıştım. Kırsal kökenli ve büyük şehirlerin orta direk ailelerinden gelenler olmak üzere yaptığım bu ayrıma çok itiraz edilmedi. (“Ben iki gruba da girmiyorum” diye çok hekim arkadaşım haklı olarak sitem etti ama zaten ben de tüm hekimleri kapsayan bir sınıflandırma sistemi bulduğumu öne sürmedim hiç. Çok isteklisi olursa kendisi ya da kendileri başlı başına özel bir hekim türü olan arkadaşları da başka zamanlarda ele alabiliriz.)

Şimdi bu yaptığımız sınıflandırmaya göz önünde tutarak sağlık sistemimizle ilgili bazı çıkarımlar yapmak ve önerilerde bulunmak istiyorum.

Biz bugüne kadar sağlık sistemimizi daha çok “kırsal” kökenli hekimlerimizi esas alarak oluşturduk. Sosyalizasyon politikaları da mesleğinden başka hiçbir şey düşünmeyen (ve bilmeyen), özgeciliği ve özveriyi temel davranış örüntüsü haline getirmiş hekim tipolojisi üzerine oturmuştu. Zaten doğrusunu da söylemek gerekirse “kırsal kökenli” diye adlandırdığımız hekimler, şehirli ve mesleklerinden başka bireysel kimliklerinde başka özellikler de taşıyan meslektaşlarımıza göre daha başarılıydılar. En azından yapılan sınavlar böyle diyordu. Tıpkı üniversite yerleştirme sınavlarında devlet okullarının özel okulların önüne geçmesi gibi, kırsal kökenli hekimler de şehirli meslektaşlarını genellikle geride bırakıyorlardı.

Benim teorime göre bunun nedeni, öyle derin psikososyolojik analizler, eğitim sistemimizle ilgili tahliller gerektirmeyecek kadar açıktı: Benzer zihinsel yetilere sahip olan insanlardan, sınavdan başka şansı olmayan dolayısıyla sınava hazırlanmayı birinci görev haline getirenler doğal oalrak daha başarılı oluyorlardı. Onlar adeta başarıya mecburdular. Oysa diğerleri ne başarıya böylesine mahkum oldukları şeklinde bir algıya sahiptiler ne de kendilerini bu kadar çok çalışmaya adayabilirlerdi. Yapılacak başka işleri, uğraşacak hobileri, iyi vakit geçirmelerini sağlayacak eğlenceli uğraşları vardı onların, dersler ancak onlarla birlikte yürüyebilirdi.

“Tıpta Uzmanlık Sınavı” merkezi bir şekle dönüşmeden önce, Üniversitelerin kendi yaptıkları sınavlarda “şehir kökenli” hekimler tercih ediliyor; Devlet İhtisas Sınavları’nda ise “kırsal kökenli” hekimler daha başarılı oluyorlardı. TUS’la birlikte işler tersine döndü; “kırsal kökenli” hekimler, öncekinden çok daha fazla oranlarda asistan kadrolarını doldurmaya başladılar: “Şehir kökenli” hekimlere ise hekimlik mesleğini sürdürmek istiyorlarsa bir tek kolay yol kaldı: “Aile hekimliği”...

Sözü bunun için dolandırdım durdum. Hekimlerimizin en iyi ortaöğrenim görmüş, yabancı dil bilen, çağdaş kültüre yakın olanları bir süreden beri aile hekimi oluyorlar. Bunu görme yeteneği olan tüm gözler görüyor ve gördüğümüz bir başka şey daha var. Günümüzde büyük şehirlerde sağlık örgütlenmesi için sosyalizasyondan bambaşka yollar gerekiyor. Benim kafamda, aile hekimleri büyük şehirlerde kurulacak sağlık sisteminin temel taşını oluşturuyorlar.

 
2005 © Copyright Doç. Dr. Erol GÖKA
All rights Reserved. Web & Gfx Designed by Zafer IŞIK