Bir süreden beri psikiyatrinin insanın grup davranışına
ilişkin yeterince açıklayıcı, işlevsel bir kavramsallaştırmaya
sahip olmayışını onun en önemli eksikliklerinden birisi
olduğunu düşünüyorum. Bu eksiklik kendisini en açık
biçimde psikiyatrik rahatsızlıkların tedavilerinde “aile”
ve “grup psikoterapileri” gibi modalitelere yer verilirken
etiyolojilerinde (oluş şekilleri) bozuk grup davranışları
üzerinde hemen hiç durulmayışında gösteriyor. Sanki
psikiyatrinin içinde insanın grup davranışı, grup psikopatolojileri
ve grup psikoterapisi üzerinde özelleşmiş yeni bir üst-dala
gereksinim varmış gibi görünüyor.
Elbette bilimsel bilgi alanında henüz meşru bir yer
bulunmadı diye insanın grup davranışıyla ilgili bilgi
gereksinimi askıya alınmış değil. Birçok bilimci ve
düşünür adeta bu eksikliği gidermek istercesine insanın
grup davranışı hakkında bilgi üretmeye çalışıyor. Özellikle
siyaset ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda grup
davranışına ilişkin bilgiye duyulan açlık, hiç de böyle
bir uzmanlık alanı olmadığı halde, kimi ruh sağlığı
profesyonellerinin “danışman” olarak görevlendirilmelerine
neden oluyor.
Siyaset ve uluslararası ilişkiler gibi insanın (büyük)
grup davranışıyla ilgili alanlarda çalışan veya bu alanlara
ilgi duyan ruh sağlığı profesyonelleri, deneyimlerini
derme çatma teorik çatılar altında bir araya getiriyorlar
ve ortaya çok verinin ama az bilginin yer aldığı bilim
mi edebi deneme mi olduğu pek belli olmayan “hoş” kitaplar
ve makaleler çıkıyor.
Yukarıda sözünü ettiğimiz “danışman” sıfatlı ruh sağlığı
profesyonellerinin ürettiği bilgilerin iki güzide örneği
dilimizde de yayınlandı. Bu iki kitabın incelenmesi,
derdimizin daha iyi anlaşılabilmesi için gerçekten önemli
bir fırsattır. Bu kitaplar Kıbrıs Türk’ü ve dünyanın
önde gelen psikanalistlerinden ve Kurucusu olduğu ‘Zihin
ve İnsan İlişkileri merkezi’ aracılığıyla dünyadaki
birçok etnik çatışmanın çözüm çalışmasına katılan Vamık
D. Volkan’ın ‘Kanbağı: Etnik Gururdan Etnik Teröre’
(Bağlam Yayınları, 1999) ve Beyaz Saray danışmanlarından
siyaset bilimci Robert S. Robins ve ABD hükümetine bağlı
‘Kişilik Analizi ve Politik Davranış Merkezi’nin kurucusu
ve başkanı Dr. Jerrold M. Post’un ‘Politik Psikoloji:
Nefretin Psikopolitiği’ (Doğan Yayınları, 2001) kitaplarıdır.
Vamık Volkan’ın ‘Kanbağı’ kitabı
Usta psikanalist Vamık Volkan, uluslararası ilişkiler
alanına neden psikolojik bir bakışın olması ve bu alana
ruh sağlığı profesyonellerinin katılması gerektiğini,
bir başka deyişle kitabının konusunu belirlerken çok
yerinde bir saptama yapmaktadır: “Etnik, dini
ve kültürel çatışmanın yaygınlığı düşünüldüğünde, insanların
bireyselleşmiş motivasyonlarının ötesinde büyük grup
kimliklerini korumak ve sürdürmek için neden birbirlerini
öldürdüklerini anlamak acil bir gereksinimdir. Onlar
neden ataları ya da kendi soylarından olanlara karşı
yapılan yanlışlar için öç almak zorunda kalıyorlar?
Bir grubun ‘biz-lik’ini, onun ötekilerden ayrılışını
bu kadar ölümcül yapacak ne oluyor?...
.........
Kanbağı ; kültürel kimlik, etnik bağlanma ve bu türden
ilişkilerle alakalı derin duyguların anlamını araştırmak
için psikanaliz ilkelerini kullanarak diplomasi alanındaki
bu boşluğu doldurmaya çalışmaktadır.”(s.26,
s.29)
Uluslararası ilişkiler, diplomasi ve özellikle çatışma
çözümü için bizzat çalışma yaptığı ülkelerin tarihi
ve mevcut çatışma analizi konusunda eşsiz bir bilgi
birikimine sahip olan ve ‘Kanbağı’ kitabında bunları
sergileyen Vamık Volkan, kendisini psikanalitik bakışı
bu alana taşımakla sınırlamış olsa bile Freud’un ‘Grup
Psikolojisi ve Ego Analizi’ kitabına dayanan psikanalitik
literatürün yetersizliğinin farkındadır: “Grup
psikolojisinin basit bir biçimde ödipus karmaşası benzetmesi
ile açıklanabileceğini söylemek, bireylerin ödipal-öncesi
ve ödipal-sonrası dönemi ve aynı zamanda erken bireysel
evrim ve grup psikolojisinin başlangıcı arasında gelişen
psikolojik yapılarını gözardı etmektedir. Freud’un bireysel
gelişime ilişkin bilgisini gruplara uygulaması yararlı,
ancak tam değildir.” (s. 39)
Bu belirlemenin ardından kendisi büyük grupların nasıl
anlaşılması gerektiğiyle ilgili bir teori ortaya koymaya
çalışır. Bu teorinin henüz kavramları net değildir ve
daha ziyade benzetmelerle işlemektedir.
Volkan’a göre, büyük grup psikolojisi bir büyük çadıra
benzetilebilir. Kimliğimiz, çocukluktan itibaren giydiğimiz
iki katlı bir giysidir; birinci katta bireysel kimliğimiz,
ikinci katta ise etnik kimliğimiz yani duygusal olarak
bağlı olduğumuz büyük grup kimliğimiz bulunur. Bu ikinci
kat, birinci katı korur ve büyük bir bez çadır gibidir.
Çadırın direği, liderdir. Grup üyeleri özellikle ortak
paylaşılan kaygı zamanlarında çadır direğinin etrafında
toplanırlar ve çadırın kanvasında ortaya çıkan yırtıkları
yamamak için gerekirse şiddet dolu toplu davranışlar
geliştirebilirler.
Volkan, çadıra benzettiği büyük grup psikolojisini
açıklayabilmek için iki önemli kavram da üretmiştir.
Bunlar “seçilmiş travma” (ya da “çözümlenmemiş yas”)
ve “biz-lik” kavramalarıdır.
Volkan, uluslararası ilişkiler ve diplomasi ile yoğun
olarak ilgilenmeye başlamasından önce psikanalizin çağdaş
bir versiyonu şeklinde gelişmeye başlamış ve ‘nesne
ilişkileri teorisi’ diye bilinen alanın önemli isimlerinden
birisidir ve narsisizm ve yas üzerine yaptığı çalışmalarla
tanınmaktadır.
Bireysel yas süreci üstüne fikirlerini çok büyük bir
maharetle büyük grupların psikolojilerine aktarmakta
da zorlanmaz: “Birey ya da aileler gibi, büyük
gruplar da yas tutarlar. Aynı kaybı kolektif olarak
yaşayan bir grubun üyeleri benzer bir psikolojik yas
sürecinden geçerler.” (s.51) Ağır kolektif
kayıplardan sonra yapılan anıtsal yapılar, toplumsal
yas sürecinde önemli bir işleve sahiptirler. Kolektif
kayıpların ve yenilgilerin anıları, bilinçdışı bir biçimde
nesilden nesile de geçerler. Volkan, bu şekilde travmatize
olmuş benlik imgelerinin aktarıldığına öylesine emindir
ki bir “psikolojik DNA”dan bile bahsedecek kadar (s.59)
ileri gider.
Ona göre ağır kolektif felaketlerin ayrıca grubun psikolojisinde
de önemli bir yeri vardır. Böyle bir felaket, ne kadar
aşağılayıcı olursa olsun grup içindeki bireylerin birbirine
bağlanmalarına hizmet eder ve paradoksal olarak onların
benlik saygılarını arttırır ve atalarının aşağılanmalarını
tersine çevirmek için harekete geçirir. Volkan, bir
grubun atalarının başına gelen bir felaketin kolektif
anılarını tanımlamak için “seçilmiş travma” kavramını
kullanır. Her ne kadar eski diplomat ve şimdi dış politika
yazarı Gündüz Aktan, Volkan’ın bu görüşlerinden oldukça
etkilenerek, yaşadığımız bazı sorunları, Osmanlı’nın
yenilgileri üzerine kurulan Cumhuriyetimizin patolojik
yas sürecine bağlamaya çalışsa da bunlar, varlıkları
ve bilimsellikleri oldukça tartışmalı konulardır. Bireysel
psikolojiden elde edilen bilgilerin indirgemeci bir
biçimde insanın grup davranışına aktarılmaları tehlikesi
taşırlar.
Vamık Volkan’ın “biz-lik” kavramı ise, nesne ilişkileri
teorisinde üretilen bilginin çok yaratıcı biçimde insanın
grup davranışına aktarılmasının bir örneğini oluşturmaktadır.
Nesne ilişkileri teorisyenleri, bize çocuğun yaşamındaki
önemli olan öteki insanlarla olan deneyimlerini özümsediğini
göstermişler ve bu özümseme, iç dünyasına alarak kendisinin
haline getirme işlemine ‘özdeşim’ adını vermişlerdir.
Özdeşimlerin ayrıştırılmaları ve bütünleştirmeleri sayesindedir
ki bir ben duygusu ve kimlik gelişir. Çocuk iç dünyasını
bütünleştirip kendi kimliğini oluştururken bütünleştiremediği
özdeşimlerin iyi yanlarını, ortaklaşa kullanılan bir
dış havuza, bir rezervuara dışsallaştırır ve bu sayede
toplumdaki insanları birbirine bağlayan bir bağ, bir
biz-lik duygusu gelişmiş olur.
Dışsallaştırma gruplararası ilişkilerde kabul edilemeyen,
olumsuz özellikleri yani bütünleştirilmemiş kötü özdeşim
unsurlarını karşıt gruba yükleme biçimini de alabilir.
“Biz” duygusunun ve “biz ve onlar” ayrımının çok köklü
psikolojik ve hatta biyolojik temelleri olduğu daha
önce de birçok bilimci tarafından öne sürülmüştür. Ancak
Volkan’ın nesne ilişkileri teorisinden yararlanarak
ileri sürdüğü “biz-lik” kavramı, kimlik oluşum sürecindeki
psikolojik düzeneklerle nasıl olumlu özellikleri kendimize
sakladığımızı ve olumsuz yanlarımızı düşmanın üzerine
boca ettiğimizi, bir başka deyişle önyargıların kaçınılmazlığını
ve bir düşmana olan gereksinimimizi fevkalade bir düzeyde
açıklamaktadır. Zaten bu açıklayıcı gücü sayesinde “biz-lik”
kavramı ve “düşman gereksinimi”, biraz sonra ele alacağımız
diğer kitapta da görüldüğü gibi, uluslararası ilişkiler
ve etnik psikoloji alanında yerini almıştır.
Ortadoğu’daki çatışmalardan eski Yugoslavya topraklarındaki
savaşa, Türk Yunan geriliminden Estonya ve Letonya’daki
etnik çatışmalara kadar birçok somut durumu, kendi teorisi
ile anlamaya çalışır kitabında Volkan ve birçok değerli
bilgi sunar. Bir ara Güneydoğu sorununun çözümü için
ülkemizde de çalışmalar yapan ve ancak eli boş dönen
Volkan’ın ve ekibinin dünyadaki çatışma noktalarında
nasıl bir rol üstlendiklerini bu sayede öğreniriz. Kitapta
ayrıca Abdullah Öcalan’ın kişisel analizini (bildiğimiz
gibi Sayın Volkan’ın dilimize de ‘Ölümsüz Atatürk’ adıyla
kazandırılmış olan ve bu alandaki yeteneğini açık bir
biçimde gösteren bir başka çalışması daha vardır) ve
Çavuşesku olayı nezdinde lider-toplum ilişkilerinin
nasıl şekillendiğini ve “ölmüş” bir lideri içselleştirerek
toplumun etnik çadırı nasıl dengelemeye çalıştığının
açıklamasını da buluruz.
Ürettiği bilgi, muhtemelen Türk kökenli olmasının da
etkisiyle, henüz dünya bilim çevrelerinde hak ettiği
yeri almasa da Volkan’ın sezgileri, saptamaları ve kavramları
çok önemlidir; insanın grup davranışına psikanalizden
bakılmasının temelleri sağlanmaya çalışılmaktadır. Ancak
bir yandan da bizim yukarıda sözünü ettiğimiz gereksinime
işaret etmektedir Volkan’ın çalışması: İnsanın grup
davranışını ele alan yeni ve kapsayıcı bir teorik çerçeve
gerekmektedir.
‘Politik paranoya’ kitabı ve kavramı üzerine
Robins ve Post’un ‘Politik Paranoya: Nefretin psikopolitiği’
kitaplarında ise, insanın grup davranışının bilimsel
biçimde ele alınması gereksinimi kendini iyice belli
eder. Çünkü bu kitapta bir yandan uluslararası ilişkilerde
ve politikada psikolojinin önemi çok iyi örneklerle
sergilenirken diğer yandan insanın grup davranışının
anlaşılmasında en tehlikeli noktalardan birisi olan
kolektif olanın bireysel olana indirgenmesi tuzağına
düşülür üstelik göz göre göre...
‘Politik Paranoya’ yazarları, Volkan’ın aksine, grup
davranışının anlaşılması için yeni bir bakış gerektiğinin
farkında bile değillerdir. Bireyin yakalanabileceği
ruhsal bir rahatsızlık olan paranoya, yazarlara göre
aynı zamanda en entelektüel ve politik ruhsal rahatsızlıktır.
Neden böyle olduğu belli değildir, ortada bir teorik
çerçeve ve bazı liderlerin paranoid yapıda olmaları
dışında bir kanıt yoktur ama yazarlar böyle inanmaktadırlar
ve bu hastalığın politikadaki izlerini sürmeye karar
verirler. Paranoyanın ne olduğu ve nasıl bir ruhsal
düzenek gösterdiği, psikiyatri literatürüne dayanarak
anlatmak yeterlidir onlar için; genel okuyucuya bazı
liderlerin ve hatta toplumların ruhsal patolojilerini
sergileyen örnekler de verince tezlerinin kanıtlanmış
olacağına inanırlar ve işe koyulurlar:
Her türlü suçu büyük şeytan Amerika’ya bağlayan İranlılar,
bir kuşatılma zihniyeti içinde kıvranan İsrailliler,
ABD’ye karşı abartılı korkular taşıyan Meksikalılar,
Afrika kökenli Amerikalılarda arasında yaygın beyaz
düşmanlığı ve komplo kuşkusu... Bütün bunlar “politik
paranoya” örnekleri olarak sunulur. Devam ederler:
Jim Jones’un 1978’de kendisiyle birlikte 912 kişiyi
birden toplu intihara sürüklemesi, Kıyamet çiftliğinin
mesihi David Koresh, Japon Şoko Ashara’nın toplu suikastler
yapan Aum Üstün Gerçek Örgütü: Yeni dinler kılığına
girmiş, eylemci bir örgütün içine yerleşerek politize
olmuş ve şiddete yol açmış paranoya biçimleri...
Müslüman, Yahudi, Hıristiyan ve Sih örnekleriyle Tanrı
adına öldürenler yani paranoyanın en güçlü hali...
Hırisyanlığa Yahudi ve zenci karşıtı bir içerik veren
Hıristiyan Kimliği Hareketi, Elijah Muhammet’in beyaz
düşmanı İslam Ümmeti, Her kötülüğü komünizme yükleyen
John Birch Topluluğu, Lyndon LaRouche’nun sözüm ona
tutarlı bir felsefeymiş gibi aşırı bir mantıklaşmayla
sunduğu komploculuk...
Her taşın altında Yahudi parmağı arayan Amerikan radikal
sağının savunmacı saldırganlığı, paranoid düşünceler
etrafında örgütlenen ve Oklahoma’daki bombalama olayında
olduğu gibi kolayca şiddete başvuran Milisler, Komünist
cadı avına çıkan McCarthycilik ve kendisi paranoyak
olmadığı halde McCarthy’nin kitlelerle oynaması...
Ünlü Amerikan paranoyak propagandacıları: Gerald L.K.
Smith, David Duke ve JFK filmiyle Oliver Stone...
Ve son olarak sadece mesajı taşımakla yetinmeyip, aynı
zamanda onun uygulayıcısı ve infazcısı olan ve tarihteki
büyük felaketlere yol açan paranoyaklar: Pol Pot, İdi
Amin, Josif Stalin. Ve nefretin paranoid yöneticisi,
yaralı bir ulusu karizmatik, ahlaki liderliği ve hipnotize
edici gücüyle Adolf Hitler ... Gerçekten de her birinde
bireysel bir ruhsal rahatsızlık olan paranoyaya benzer
haller bulunan ama paranoya olmasa bile bir ruhsal rahatsızlık
belirtisi taşıdıkları ayan beyan belli olan adeta tüyler
ürpertici örneklerdir bunların her biri. Bu örnekleri
okudukça, genel okuyucu ve belki de yazarların danışmanlık
yaptıkları siyasetçiler, “evet, çok haklısınız” diye
başlarını sallayarak yazarlara onay verirler.
Bütün bu örnekler, çarpıcı biçimde ve fazlaca bir teorik
kaygı taşımaksızın sunulur ve yazarların “tarihin
en kanlı yüzyılı olan bu yüzyılda her yıkıcı kitle hareketinin
arkasında politik paranoyanın karanlık güçleri işbaşındadır.”
(s.332) gibi iddialı ama desteksiz atış yapan görüşlerine
destek sağlanmış olur. Örnekler çarpıcıdır ya artık
yazarlar, nasıl oluyor da bireysel bir ruhsal hastalık
liderleri ve toplumları böylesine pençesine alabiliyor
sorusuna herhangi bir bilimsel cevaba gereksinim duymaksızın
desteksiz atışlarını sürdürmeye devam edebilirler. Çok
rahatlıkla “her kültürde hiçbir zaman tamamen
uyumayan ve ne zaman ortaya çıkacağı belli olmayan paranoid
unsurlar vardır” (s.73) diyebilirler; önemli
olan, hiçbir zaman ortadan kaldırılamayacak olan politik
paranoyayı bir nefret psikolojisinin politikası haline
dönüştürmemeye çalışmaktır. Yazarların, “politik paranoya”
adını verdikleri bu örneklere bir açıklama getirme görevleri
yoktur; onlar zaten kanıtlanmış olan bu duruma karşı
uyarı görevlerini yerine getirmeye çalışmak amacıyla
yola çıkmışlardır yalnızca.
Böyle bir amaçla yola çıkınca da politik paranoya dedikleri
durumun nedenleri, kitapta ancak kısa bir bölüm olarak
yer alır: Paranoyanın sosyobiyolojide bile temelleri
bulunmaktadır. Beynimizin en eski bölümü, korkmak, aldatmak,
aldatmacıyı sezmek ve işbirliği yapmak üzerine kurgu
yapmaktadır... Yabancılardan korkma ve nefretini dışa
vurarak başkalarına yöneltme duygusu evrenseldir ve
herkesi, özellikle grupları paranoyaya açık hale getirir.
Paranoya, acılar içinde büyümüş, yalnız ve ailesinden
uzaklaşmış bireylere ve sosyoekonomik ve politik olarak
zor durumdaki gruplara yaşadıklarını kendi hataları
olarak görmeyip başkalarına yükleme konusunda bir fırsat
sağlar.
Gerçekten de kelimenin tam anlamıyla “hoş” bir kitaptır
‘Politik Paranoya’. Bu kitaptaki bakış sayesinde çağımızdaki
birçok siyasi facia ve akıldışı lider ve grup davranışları
bir açıklamaya (!) kavuşur. Ancak bu açıklamanın meşruluğu,
popüler psikolojiyle sınırlıdır ve asla bilimsel sıfatına
layık değildir ve hatta birçok sosyopolitik olayı psikolojik
bir açıklamaya indirgeme, bazı toplumların bireysel
bir ruhsal hastalıkla etiketlenmesi tehlikesi taşımaktadır.
Elbette ruhsal rahatsızlığı olan bireyler, kimi zaman
liderlik konumuna kadar yükselebilirler ve toplumları
çok olumsuz biçimlerde etkileyebilirler ama bu çok istisnai
bir durumdur; genel olan bilgi, ruhsal rahatsızlığı
olan bireylerin hele hele liberal demokrasilerde toplumun
yukarısına doğru tırmandıkları değil aşağısına doğru
savruldukları şeklindedir. Kaldı ki toplumun çoğunluğunu
oluşturan sağlıklı bireyler, hızla hastalıklı lidere
karşı tepki vermekte gecikmeyeceklerdir.
Bu gerçeğin yani gerçek paranoyakların sağlıklı insanlar
üzerinde pek de öyle etkili olamayacaklarının yazarlar
da farkındadırlar: “Aşırı çarpık düşünme politika
dünyasında temel bir sorun değildir. Bu tür düşünme
istisnaidir ve diğerleri tarafından anlaşılabilir. Sanrılı
düşünce tarzı sınırdaysa ve delilik kolay teşhis edilemiyorsa,
tehlike büyüktür.” (s. 30) “Paranoya,
özellikle de politik paranoya çok nadir olarak tamamen
bir sanrıdır. Paranoya, gerçeğin çarpıtılmasıdır.”
(s.62)
Yazarlar, çağdaş psikiyatride sanrıyla (mantıklı tartışmayla
değiştirilemeyen saplantılı düşünce ve ona uygun davranışla)
nitelenen bir hastalık olan paranoyadan ziyade paranoid
özellikler (şüphecilik, kincilik, kibirlilik vs.) taşıyan
kişiliklere ve dünya görüşlerine dikkat çekmektedirler
“politik paranoya” deyimiyle. Zaten kitap boyunca verilen
örnekler de psikopatolojik açıdan çok farklı şeyler
söylenebilecek, asla bireysel bir ruhsal hastalığın
kalıplarıyla yeterince tüketilemeyecek, yepyeni açıklama
modelleri gereken bir nitelik taşımaktadırlar. Örneğin
David Koresh bir paranoyak olmaktan ziyade “sınırda
kişilik” özellikleri ön planda olan birisidir ve yazarlar
da bunu kabul etmektedirler (s.145). Yine kitapta sunulan
örnek durumlar, yalnızca paranoid zihinsel düzeneklerle
açıklanamayacak kadar karmaşıktırlar. “Politik paranoya”,
belirsizliği, tanımsızlığı ve farklı, karmaşık olguları
tek bir nedene indirgemeciliğiyle bilimsel olmaktan
uzak bir deyimdir.
Elbette toplumun ruh sağlığı bilincinin gelişmesi açısından
bu tür kitaplar yaralı olabilirler ama onların muhtemel
zararlarına karşı tetikte olmak koşuluyla. Tehlike ise,
insanın grup davranışının henüz bilimsel bir teoriye
ve kavramsallaştırmayla açıklanamamasından ve bireysel
psikolojinin ve psikiyatrinin kavramlarının özensizce
ve baştan savma biçimde kullanılmasından kaynaklanmaktadır.
Robins ve Post, “karayolu levhalarındaki işaretlerden
gizli anlamlar çıkaran, gözetleyici helikopterlerin
tepelerinde gezdiğini hayal eden ve kendi bedenlerine
mikroçip konulduğuna inanan bireyleri ne yapacağız?
Eğer biri bu düşüncelerini bir doktorun muayenehanesinde
söylerse, ciddi paranoid hasta tanısı konur. Ama bu
gruplar bu tür inançlara ‘herkesin bildiği şey’ iddiasıyla
bağlanırlar. Başka açılardan aklı başında insanların
taşıdığı bu tür inanışlar, bireysel psikolojik hastalık
değil, grup dinamiğinin yansıtılmasıdır.” (s.
231) derken çok haklıdırlar. Ama insanlık için böylesine
önem taşıyan grup dinamiklerini anlamaya çalışmaktansa,
sorunu bireysel psikoloji ve psikiyatrinin kavramlarıyla
açıkladıklarını sanan “sahte-bilimsel” bir çerçeve sunmaktadırlar.
Sonuç yerine ya da toplumlar ruhsal bir hastalığa
yakalanabilirler mi?
Ruh sağlığı profesyonellerinin dost sohbetlerinde en
sık karşılaştığı sorular arasında toplumun ruh sağlığının
bozulup bozulmadığı ya da ne durumda ne olduğu tartışmasız
biçimde ön sıralarda yer alır. Oysa bu soruya ruh sağlığı
profesyonelinin cevap vermesi imkansızdır.
Gerçekten de insanın grup davranışı, sosyoloji, felsefi
antropoloji, sosyal psikoloji ve onun alt-dalı olarak
kurulmaya çalışılan politik psikoloji ve kısmen de psikiyatri
tarafından farklı yönleriyle ele alınmaktadır. Toplumların
ve liderlerin, toplum-lider etkileşiminin, toplumların
birbirlerine karşı davranışlarının psikolojisi ve psikopatolojisi
ise bu bilgi dallarından hiçbirisi tarafından konu edilmemektedir.
Dolayısıyla “toplumun ruh sağlığı” alanı, henüz herhangi
bir bilimin nesnesi olamadığından, herhangi bir bilimcinin
toplumun ruh sağlığı konusunda, bilim adına konuşması
mümkün değildir.
Psikiyatri, her ne kadar, ruhsal hastalıkların nedenleri
ve tedavileriyle ilgili olarak insanın toplumsallığını
hesaba katan teorilere sahipse de bireye (tek bir insana)
ve onun hastalıklarına odaklanmıştır. Sosyal psikoloji
ve politik psikoloji ise, toplumun ruhsal durumunu ve
rahatsızlıklarını anlamayı amaç bile edinmeyen çok farklı
bir bilim nesnesine ve yöntem bilgisine sahiptir. Henüz
bilimsel bir çerçeve ve kavramlaştırma olmayan bir konuda
konuşuluyorsa bile (ki konuşuluyor), söylenenler bilimsel
bir değerlendirme olmaktan ziyade, bir bilimcinin sezgisel
görüşleri olabilir. Ruh sağlığı profesyonellerinin toplumun
ruhsal yapısı konusunda konuşmaları, olsa olsa trafik
kazaları sonucunda oluşan kırıkları tedavi eden ortopedistlerin
trafik kazalarının nedenleri konusunda ahkam kesmelerine
benzer.
Demek ki ruh sağlığı profesyonellerinin, kendilerine
en sık sorulan bu tür sorularda, söyleyecek sözleri
yoktur. Bu tür sorulara cevap vermeyen ruh sağlığı profesyoneli,
gerçekten doğru olan tutumu sergilemektedir. Ama bir
yandan da bu doğru tutumu, “bilenler konuşmaz, konuşanlar
bilmezler” düzeyinde bir bilgeliğe de çıkartmamak gerekmektedir.
Çünkü sessizliğin nedeni, yalnızca bilimin kendisinden
ve etiğinden gelen kısıtlılıktır. Konuşmayan profesyonel,
bilmediğini yani haddini bildiği için doğru bir tutum
izlemektedir. Haddini bilmek, bilgelik için yeterli
değilse bile gerekli bir koşuldur ve çok önemlidir,
özellikle bizim gibi kuralsızlığın kural olduğu, kimsenin
sınırlarını bilmediği coğrafyalarda.
Ama bir yandan da ruh sağlığı profesyonellerine bu
kadar sık sorulan bu sorulara bir cevap verilmesi gerekmiyor
mu? Kesinlikle gerekiyor. Çünkü üzerinde henüz bilimsel
olarak hemen hiçbir şey bilmediğimiz toplum ruh sağlığı
alanı, tüm toplumsal ütopyalar için vazgeçilmez bir
öneme sahip.
Toplumların ve liderlerin, toplum-lider etkileşiminin,
toplumların birbirlerine karşı davranışlarının psikolojisi
ve psikopatolojisi için yeni bir bilgi dalına gerek
var ve bu alan psikopatolojiyi ve doğal olarak tedavileri
de kapsadığı için sanki psikiyatrinin bir alt-dalı olarak
örgütlenmesi daha uygun olacak gibi görünmektedir. Psikiyatrinin
insanın grup davranışıyla ilgili olarak grup psikoterapileri
gibi bir alanı olması ve psikanalizden üretilen bilgiyi
içerebilecek bir bünyeye sahip bulunması, bu şansını
artırmaktadır.
Toplumların ve liderlerin, toplum-lider etkileşiminin,
toplumların birbirlerine karşı davranışlarının psikolojisi
ve psikopatolojisi bilimsel olarak anlaşılamazsa eğer,
toplumun ruhsal durumu ve ruhsal sağlığı hakkındaki
sorulara, ihtiyaca binaen siyasette ve uluslar arası
ilişkiler alanında kadro bulmuş “danışman”lar cevap
verecekler ve kerameti kendinden menkul bilgi üretimini
sürdürmeye devam edeceklerdir. Hakikat arayıcıları ise,
meraklı kalabalıkların ve politik otoritelerin isteklerini
yatıştırmak için alelacele bir şeyler söylemek yerine,
insanın grup davranışını bilimsel olarak açıklamanın
yorucu yollarını göze alacaklar ve çoğu zaman susacaklardır.
Stratejik Analiz, temmuz 2001, sayı 15