Gençlik Başımda Duman
İnsanlık tarihi boyunca şiddet, insanlığın gündeminden
hiç eksik olmamıştır. Kimi zaman problemlerin çözümü
için şiddetten bir vasıta olarak yararlanma yoluna gidilirken,
kimi zaman da toplumdan şiddeti söküp atmanın çareleri
üzerinde durulmuştur. Türk toplumu da, diğer tüm toplumlar
gibi kendisini bazı tarihsel durum ve koşulların sonucunda,
şiddet problemlerinin içinde bulmuş ve bu problemleri
çözebilmek için çareler aramıştır. Örneğin 1970-1980
yılları, toplumumuzun böyle bir şiddet karabasanına
gömüldüğü ama bir biçimde bundan sıyrılmasını bildiği
yıllar olarak toplumsal hafızamıza kaydedilmiştir.
1970-1980 yılları arasında yaşanan ve kendini daha
çok siyasi biçimlerde ifade eden şiddet, toplumun tüm
kesimlerinde belirgin bir etki yapmış ama özellikle
bir gençlik problemi olarak ortaya çıkmıştı. Bu dönemde
bir gençlik problemi olarak siyasi şiddet, ülkemizin
çözmek zorunda olduğu problemler içinde, tartışmasız
bir biçimde birinci sıraya yerleşmiş; başta yüksek ve
orta öğrenim görenler olmak üzere, birçok gencimiz menfur
olaylarda yaşamlarını yitirmişler veya çeşitli bedensel,
ruhsal, toplumsal sorunlarla başetmek durumunda kalmışlardı.
1970-1980 dönemi, gençliğin şiddetle ilgili problemlerinin,
bazı durum ve koşullar bir araya geldiğinde, hangi noktalara
varabileceğinin çok tipik bir örneğini göstermektedir.
Üstelik bu hal, yalnızca bizim ülkemize mahsus değildir.
Hangi ülkenin tarihine bakarsak bakalım, gençliğin şiddetle
ilgili problemlerinin bazan çok ileri safhalara vardığını
ve hatta 1968'li yıllarda olduğu gibi, dünya çapında
bir boyuta ulaştığını gözlemleyebiliriz.
1994-1995 öğrenim yılının özellikle ikinci yarısında,
başta İstanbul metropol kentimizin liselerinde olmak
üzere, orta öğrenim gençliğimizin şiddetle ilgili yeni
tipte bir problemle karşı karşıya olduğuna dair, kamuoyumuzda
haklı bir telaş ve kaygı ortaya çıkmıştır. Bu olayların
nedenleri tam olarak anlaşılamamış, fatura "kredili
sistem"e kesilmiştir. 1996-1997 öğrenim yılının
başlangıcından itibaren bu kez genç yaş grubunda yaşanan
şiddet olayları, yeniden üniversitelere "siyasi
şiddet" kılığında girmiştir. Tüm bunlar olup biterken
kamuoyu ve yetkililer hep aynı bildik tavrı almakta,
somut ve belirgin veriler sunan bilimsel araştırmalar
yapılmaksızın, bir an evvel, aceleyle suçlular aranması
yoluna gidilmektedir. Her kişi, her toplumsal ve siyasi
kesim, kendi tarz ve anlayışına göre, problemin bir
yanına el atmakta, ortada bilimsel araştırma bulguları
olmadığından, toplumumuzu çok derinden etkileyen bu
sorunun nedenleri ve çözüm yolları hakında bir fikir
birliği sağlanamamaktadır. Hatta bazıları, gençliğimizden
tümüyle umutlarını kesecek kadar ileri ölçülere varan
değerlendirmeler yapmaktan çekinmemektedirler.
Biz ise, çözümünde belki bir ışık olur umuduyla, bu
çok önemli toplumsal soruna bilimsel olarak yaklaşmayı
deneyeceğiz. Öncelikle şiddet ve saldırganlık üzerinde
durmalıyız.
Genel olarak şiddet ve saldırganlık
Tüm soyut kavramlar gibi saldırganlık ve şiddet kavramlarının
da tanımlanması, hem zor hem de çok kolaydır. Zorluk
ve kolaylık, bu kavramların sınırlarının kolaylıkla
genişletilerek, içeriklerinin bulanıklaştırılabilmesinden
gelmektedir. Kavramlar konusunda özensiz bir tutum,
işimizi zorlaştırmakla kalmayıp bir kavram kargaşasına
yol açarak şiddeti, nedenlerini ve sonuçlarını net bir
şekilde ele almamıza da engel olabilir. Bu nedenle biz,
saldırganlık ve şiddet derken bu kavramların bilinen
ve çoğu bilimci tarafından paylaşılan tanımlarını kullanacağız.
Buna göre saldırganlık, "başka bir insana zarar
vermeye, acı çektirmeye veya yaralamaya yönelik herhangi
bir tür davranışa verilen ad"dır. Şiddet de benzer
anlamda kullanılan bir kavram olarak "güç kullanmak,
baskı uygulamak, başka insanlara zarar vermeye ve yaralamaya
dönük hareketler" anlamına gelmektedir.
Şiddet, sadece birey ölçeğinde ele alındığında, bireyin
artmış saldırganlık dürtüleri ile içsel kontrol düzenekleri
arasındaki denge bozulduğunda gündeme gelir. Bireyin
saldırgan eğilimleri ve şiddet fantazileri olabilir,
fakat bunlar kişi kontrolünü yitirmedikçe eyleme dönüşmezler;
böylelikle bir şiddet problemi ortaya çıkmamış olur.
Organik veya sinirsel bozukluklar ile çevresel ortamdan
gelen uyaranlar, saldırganlığı ortaya çıkaran dürtüleri
şiddetlendirirken, beyindeki kimi kimyasal bozukluklar
ve kişinin ruhsal dünyasının kolayca kırılabilme özelliği
göstermesi, kontrol sistemini zayıflatır.
Birçok araştırmacı, şiddet eylemlerini biçimleyen güçleri
anlamaya ve bu yolla kimin şiddet gösterebileceğini
öngörmeye çalışmışlardır. Şiddeti öngörmekte kullanılan
ve bu araştırmalarda elde edilen tek tek bireylere ait
bulguların en bilinenleri şunlardır:
1) Yüksek düzeyde zarar verme niyeti,
2) Kurbanın varlığı,
3) Sık ve açık tehditlerde bulunma,
4) Somut plan yapma,
5) Şiddet araçlarına kolaylıkla ulaşabilme imkanı,
6) Kontrolü yitirmeye dair önceki yaşamından sağlanan
bilgi,
7) Devamlı öfke, düşmanlık veya küskünlük duyguları,
8) Şiddeti seyretmekten hoşlanma,
9) Merhametsizlik,
10) Kendisini kurban olarak görme,
11) Otoriteye küsme,
12) Çocuklukta kötü muamele ve yoksunluk,
13) Evde sıcaklık şefkat ve ilgi azlığı,
14) Erken anababa kaybı,
15) Çocuklukta yangın çıkarma, yatak ıslatma ve hayvanlara
zalim davranma,
16) Daha önceden şiddet eylemlerinde bulunmuş olma,
17) Dikkatsiz ve tedbirsiz araba kullanma...
Şiddet davranışının sıklığı ve özellikleri
Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan istatistiklere
göre 1992 yılında 1,932,274 adet şiddete yönelik suç
işlenmiştir. Bunlardan 109,062'si tecavüz, 23,760'ı
cinayettir. Şiddet suçları metropol bölgelerde kırlık
kesimlere göre daha fazladır.
Cinayetler en fazla birbirini tanıyan insanlar tarafından
gerçekleştirilmektedir. Cinayetlerin %50 den fazlası
ateşli silahlarla yapılmıştır. ABD'nde cinayet, 15-24
yaş arasında en sık ikinci ölüm nedenidir. Zencilerde
bu oran iki kat daha fazladır. Cinayet oranı İngiltere,
İsveç, Japonya ve Kanada gibi silah taşımanın daha sıkı
kurallara bağlı olduğu ülkelerde daha düşüktür. Cinayet,
düşük sosyoekonomik grupta daha yaygındır ve daha çok
erkekler tarafından gerçekleştirilir. ABD'nde lise öğrencileri
arasında yapılan bir araştırmada erkeklerin %28'i ,
kız öğrencilerin ise %7'si bir önceki ay içinde fiziksel
bir kavgaya karıştıklarını belirtmişlerdir. Araştırmaya
katılan gençlerin %35' i, yaşamları boyunca en az birkez
tıbbi yardım gerektirecek denli yaralandıkları fiziksel
bir kavga yaptıklarını belirtmişlerdir.
Zeka gerilikleri, ağır ruhsal bozukluklar (şizofreni,
manik atak, paranoid bozukluklar), antisosyal ve sınır
(borderline) kişilik bozukluğu gibi kimi ruhsal rahatsızlıklarda
ve kişilik bozukluklarında şiddet ve saldırganlık eğilimi
bir hastalık belirtisi olarak karşımıza çıkabilmektedir.
Herhangi bir ruhsal rahatsızlığı olsun veya olmasın
saldırganlık gösteren bireyler, bunu genellikle bildikleri
insanlar, çoğu kez de aile üyeleri üzerinde gerçekleştirirler.
Bu durum, saldırganlığın belirsiz bir yönelim göstermediğine
işaret etmektedir. Ancak bu genellemenin tek ve konumuz
açısından önemli istisnası genç erkeklerdir. Gençlik
döneminde yeralan erkekler, çoğunlukla tanımadıkları
veya rastlantı sonucu karşılaştıkları insanlara karşı
da saldırganlık sergileyebilmektedirler.
Saldırganlığın nedenleri
"İnsan neden saldırganlık gösterir?" sorusunun
cevabı oldukça zordur ve aslında tüm insan davranışlarının
doğasına yönelik bir tartışmayı gerektirir. Hayvanlar
için saldırganlığın biyolojik ve davranışsal karşılıklarını,
eşlik edenlerini bulmak o kadar zor değildir. Ancak
insan söz konusu olduğunda, biyolojik yapıyı aşan birçok
faktör işin içine girmektedir. İnsan davranışının doğası,
son derece karmaşıktır. "Saldırganlık, insanın
doğasında olan birşey midir, yoksa yaradılışında olmayıp
öğrenilmiş ya da sonradan içinde bulunulan çevrenin
etkisiyle mi ortaya çıkmıştır?" Şu anki bilgilerimize
göre en uygun cevap, her ikisi de olacaktır.
Saldırgan davranışı belirleyen biyolojik etkenler
1) Artmış fizyolojik uyarılma: Bazı çalışmalar yarışma
etkinlikleri, aşırı alıştırma, provakatif filmler seyretme
gibi çeşitli kaynaklardan köken alan artmış uyarılmışlık
halinin açık saldırganlığı arttırdığını göstermişlerdir.
2) Cinsiyet ve hormonlar: İnsanda ve hemen tüm hayvan
türlerinde türün erkek üyeleri kadınlara göre daha saldırgandır.
Saldırganlık ve cinsiyetler arasındaki farklılık konusunda
yapılan davranışsal gözlemlerde ve araştırmalarda çocukluk
döneminde oynanan oyunlardaki şiddet ögesi açısından
erkek çocukların daha çok bu tür oyunları tercih ettikleri
bulunmuştur. Yetişkin insanlarda yapılan çalışmalarda
şiddet suçları ile ilgili istatistikler göz önüne alındığında
erkeklerin kadınlara göre daha saldırgan davranışlar
gösterdikleri saptanmıştır. Bu farklılıklardan herhangi
bir anda kesin olarak sorumlu tutulabilecek belli bir
madde izole edilememiştir. Hayvanlar ve insanlar üzerinde
yapılan birçok çalışmada ve gözlemde, androjen (erkeklik
hormonları) düzeyi ile saldırganlık arasında bağlantı
olduğu ortaya çıkmıştır. Cinsiyet hormonlarının etkisi,
özellikle bebek gelişiminin anne karnındaki dönemlerinde
daha yoğun olmaktadır. Hayvanlarda bu hormonun daha
ana rahmindeyken beynin cinselliğe göre şekillenen alanları
üzerine etki ederek saldırgan davranış dağarcığının
oluştuğu gösterilmiştir. Diğer yandan kadınlık hormonları
örneğin östrojenler, birçok türde kavgacılık davranışını
baskılamaktadırlar. Cinsiyet hormonlarının insanlarda
saldırganlık davranışı üzerine etkilerini saptamak ise,
daha karmaşık ve zordur. Bu konuda hormon uygulayarak
deney yapmak ahlaki olmadığından ancak doğal gözlemlere
dayanılarak (örneğin anneleri gebelikte yanlışlıkla
hormon ilacı kullananlar, veya doğumsal bozukluklar
nedeniyle herhangi bir hormona aşırı maruz kalmış bebekler
ya da normalde olması gereken kimi hormonların yokluğu
nedeniyle o tip hormona hiç maruz kalmamış bebekler
gibi) bazı sonuçlar çıkarılabilir. Örneğin insanlarda
yapılan çalışmalarda androjene duyarsızlıkla giden kimi
hastalık durumlarında saldırganlığın azaldığı; buna
karşın adrenogenital sendromlu kız çocuklarında (annedeki
androjenlerin yüksek seviyede olup bebeği etkilemesiyle
çıkan doğumsal hastalık) saldırganlıkla ilgili oyunların
arttığı bulunmuştur. Buna göre, anne karnındayken aşırı
dozda erkeklik hormonuna maruz kalmış bebeklerde erkeksi
davranışlar, artmış saldırganlık, erkeklerin oynadığı
oyunları tercih etme gibi durumlar görülmektedir. Kadınlık
hormonlarının etkisi daha tartışmalıdır. Bu hormonlarla
da kadınsı davranışlar ve azalmış saldırganlık izlendiğini
söyleyen yayınlar mevcuttur. Ancak bu hormonal etkilerin
ortaya çıkışı için maruz kalınma dönemi ve miktarı önem
taşımaktadır. Aynı cinsiyet içinde de bazı bireylerin
diğerlerişne göre daha saldırgan olmasını hormonal etkilerle
açıklamaya yönelik çalışmalar vardır. Hayvanlarda birçok
türde erkeklik hormonuyla saldırganlık arasında pozitif
bir ilişki gösterilmiştir. İnsanlarda yapılan bazı çalışmalarda
düşük kan kortizol düzeyi ile alışkanlık haline gelmiş
şiddet arasında bağlantı olduğu gösterilmiştir.
3) Cinsel uyarılma: Genellikle cinsellik ve cinsel
dürtülerle saldırganlık ayrı ayrı konularmış gibi düşünülse
de hayvanlarda ve insanlarda yapılan çalışmalar iki
dürtünün birbiriyle ilgili olduğunu ortaya çıkarmıştır.
Bu konuda ilk kanıt, yukarıda belirtildiği gibi, hem
saldırganlığın hem de cinselliğin en azından erkeklerde
erkeklik hormonları (androjenler) tarafından etkilenmesidir.
Hormonal etkiler dışında hangi nedenli olursa olsun
cinsel uyarılmayla da saldırganlık arasında bağlantı
olabileceğinden söz edilmektedir. Örneğin son yapılan
davranışsal araştırmalarda cinsel uyarılmaya yol açan
erotik materyalin niteliğine göre bireyin tepkisinin
ortaya çıktığını göstermişlerdir. Buna göre kullanılan
erotik materyal yumuşak nitelikli ise örneğin çekici
çıplak kadın fotoğrafları gibi saldırganlık azalmaktadır.
Ama açık cinsellik içeren materyal örneğin cinsel ilişki
esnasındaki çiftler gibi, saldırganlığı arttırmaktadır.
4) Ağrı: Fiziksel ağrı, başka insanlara zarar vermeye
ve incitmeye güdüleme yoluyla saldırgan dürtüler doğurabilir.
Bu dürtü, ağrıya yol açan durumla herhangi bir bağlantısı
olmayan herhangi bir hedefte bile ifadesini bulabilir.
Bu varsayım kısmen neden saldırganlığa maruz kalan insanların
saldırganlık gösterdiklerini de açıklamaktadır.
5) İlaçlar ve diğer maddeler: İlaç, alkol, uyuşturucu
ve uyarıcı kullanımıyla saldırganlık arasındaki ilişki
ile ilgili şu genel bilgileri verebiliriz: Küçük doz
alkol, saldırganlığı azaltırken doz arttıkça saldırganlıkta
artar; aerosol ve diğer kimyasal çözücü ve uçucular
alkolün etkilerini taklit ederler; kaygıgidericiler
(anksiyolitikler) genel olarak saldırganlığı ketlerler,
yalnız bazen paradoksik olarak saldırganlık gözlenebilir;
opioid bağımlılığına aynen kokain, uyarıcılar ve halüsinojenlere
olduğu gibi artmış saldırganlık eşlik eder; esrar değişen
dozlarda bazen saldırganlığa yolaçabilir.
6) Nörotransmitterler (sinirler arası iletim maddeleri):
Beyindeki sinirsel iletimi sağlayan maddeler olan nörotransmitterlerin
saldırganlığında aralarında olduğu birçok davranışa
olan etkileri, son yıllarda üzerinde en çok çalışılan
konulardandır. Genel olarak yırtıcı saldırganlığın ortaya
çıkışında kolinerjik ve katekolaminerjik mekanizmalar
işe karışmaktadır; serotonerjik sistemler ve GABA, bu
tip davranışı inhibe ediyor görünmektedir. Duygulanımsal
saldırganlık, açık bir şekilde katekolaminerjik, dopaminerjik
ve serotonerjik sistemler tarafından düzenlenir. Norepinefrin,
saldırganlığın ortaya çıkışına ve artmasına yol açmaktadır.
Norepinefrinin bir önemli özelliği de duygulanımsal
saldırganlığı arttırırken yırtıcı saldırganlığı ketlemektedir.
Dopamin, saldırganlığı arttıran bir diğer nörotransmitterdir.
Serotonin ise saldırganlığı ketlediği düşünülen bir
nörotransmitterdir. Son zamanlarda serotonin saldırganlığa
aracılık eden etken olarak epeyce önem kazanmıştır.
Azalmış beyin serotonin düzeyi ile kendi kendini yaralama
davranışları arasında bir ilişki olduğu da bir diğer
araştırma bulgusudur. Şiddet saldırılarında bulunanlarda
ve impulsif yangın çıkaranlarda beyin serotonin düzeyinde
düşüklük saptanmıştır. Serotoninle ilgili bir diğer
varsayım bu maddenin genel saldırganlıkdan çok dürtüsel
saldırganlıkla ilgili olduğudur.
7) Beyin anatomisi, nörotransmitterler ve hormonların
ilişkisi: Hayvan çalışmalarında saldırganlıkla ilgili
psikobiyolojik süreçlerin düzenlenmesinin beyinde yeralan
bir bölge olan limbik sistemin rol oynadığı bulunmuştur.
Saldırganlığı düzenlemekte limbik sistemin en fazla
önem taşıyan bölgelerinin ise hipotalamus, septal alan
ve amigdala olduğu düşünülmektedir. Bu alanların uyarılması
saldırganlık davranışını arttırırken çıkarılması azaltmaktadır.
İnsanlarda yapılan çalışmalarda da benzer bulgular elde
edilmiştir. Henüz limbik sistem, nörotransmitterler
ve hormonların nasıl bir karşılıklı etkileşim içinde
saldırgan davranışı düzenlemekte oldukları, tam olarak
anlaşılabilmiş değildir. Tüm bunların ötesinde bireyin
çevresi, kişisel geçmişi ve yaşadığı olaylarla bu biyolojik
süreçler arasında karşılıklı ve dinamik bir etkileşim
olduğu unutulmamalıdır.
Saldırgan davranışı belirleyen psikolojik etkenler
1) Engellenme: İnsanları şiddete teşvik eden en güçlü
şey engellenmedir. John Dollard'ın engellenme-saldırganlık
varsayımı, bu ilişkiye dayanır. Bu varsayımın özgün
şekline göre, engellenme, daima bir biçimde saldırganlığa
yol açar ve aynı şekilde saldırganlık, daima engellenmeden
köken alır.
Bununla birlikte engellenmiş insan, her zaman saldırganlığa
başvurmaz; küskünlükten, ruhsal çökkünlüğe engellenmeye
yol açan durumu ortadan kaldırmaya yönelik davranışlara
dek, bir dizi tepki gösterebilir. Her engellenme saldırganlığa
yol açmadığı gibi saldırganlığın tamamı da engellenmeden
doğmaz. Kimi insanlar örneğin boksörler, futbolcular,
birçok nedene ve uyarana bağlı olarak saldırgan davranışlar
gösterebilirler. Engellenmenin hangi durumlarda saldırganlığa
yol açtığıyla ilgili çalışmalarda engellenmeyi yaratan
etkenin bunu belirlediği saptanmıştır. Engellenme yaratan
etken, sadece yoğun olduğu zaman saldırganlığa yol açmaktadır.
Engellenme hafif veya orta derecede olduğunda ise, saldırganlığı
arttırmayabilir. Ayrıca engellenme, hakedilmiş ve doğal
olarak görüldüğünde değil de, keyfi veya haksız olarak
görüldüğünde saldırganlığı arttırmaktadır.
2) Doğrudan provake edilme: Araştırmalarda elde edilen
bulgulara göre, fiziksel kötüye-kullanım ve alay, insanlarda
saldırgan davranışları arttırmaktadır. Birkez saldırganlık
ortaya çıktı mı bu öngörülemez bir şekilde artarak sürebilmektedir.
Bunun sonucundan hafif sözel dalga geçmeler veya bakışlar
bile süreci başlatarak daha şiddetli provake edici davranışlara
ve artan şiddet tepkilerine yol açabilmektedirler.
3) Saldırganlık gösteren örneklere maruz kalma: Filmlerde
ve televizyon programlarında, radyo, gazete, fotoğraf
gibi kitle iletişim araçlarında yeralan şiddet ögelerinin
etkileri, toplumun saldırganlık konusunda en fazla duyarlı
olduğu alanlardan birisidir. Bu konuda çok çeşitli araştırmalar
yapılmıştır. Televizyondaki şiddetle saldırganlık arasında
bağlantı, artık bilinen ve kabul edilen bir saptamadır.
Çocukların televizyonda izledikleri şiddet içeren filmler
arttıkça akranlarına karşı daha saldırgan oldukları
bulunmuştur. İlişkinin şiddeti, izleme zamanı ile orantılı
olarak artmaktadır. Görsel olarak şiddete maruz kalmanın
en önemli etkisi, çocuklar üzerinedir. Küçük çocuklar
şiddet uyguladıklarında kurbanın acı çekmesine aldırmadan
yaptıkları şeyi sürdürebilirler diğer yandan büyük çocuklar
ve yetişkinler kurbanın çektiği acıdan etkilenerek durabilirler.
Yine çeşitli yaşlardaki çocuklarla yapılan bir deneyde
şiddet ögesi içeren bir filmin başı gösterildikten sonra
çocuklara film için bir final seçmeleri söylendiğinde
küçük çocukların saldırgan sonlar, büyük çocukların
ise şiddet içermeyen sonlar seçtikleri görülmüştür.
Bu da şiddeti algılayış ve değerlendirişin duygusal
ve bilişsel olgunlukla ilgili olduğunu düşündürmektedir.
Filmlerdeki ve televizyondaki şiddetin çocukları etkileme
şekli ve süreci ile ilgili üç tür mekanizma ve etkiden
söz edilmektedir: a) Gözlemsel öğrenme: Bireyler medyada
gördükleri şiddet olayları ile daha önce davranış dağarcıklarında
olmayan insanlara zarar vermenin ve şiddetin yeni yeni
usullerini öğrenerek davranış dağarcıklarına katmaktadırlar.
b) Kontrolün kaybolması: Saldırgan davranış ve eylemleri
izleyenlerin saldırganlık ve siddete karşı olan engelleyici
kontrol mekanizmaları gevşemektedir. c) Duyarsızlaşma:
İzleyicilerin saldırgan davranışlar ve onun kurbanlarda
yarattığı sonuçlarına karşı olan duygusal tepkileri
azalmaktadır. Çünkü şiddet görüntüleri olağanlaşarak
ve kanıksanarak, sanki gerçek değillermiş gibi algılanmakta
ve zaten görüntüler asla gerçeğin yerini tutmamakta,
şiddet medyaya olanca çıplaklığıyla yansıyamamakta,
adeta tül bir perde altına alınmaktadır. Sonuç olarak
kişi artık bu olaylara duygusal bir tepki gösterse bile
bu çok az olmaktadır.
Saldırgan davranışın toplumsal belirleyicileri
Şiddetin ve saldırganlığın, tekil bireysel özelliklerin
ötesinde, toplumsal ve siyasi birtakım belirleyicileri
olduğu da ileri sürülmketedir. Bu konularda kimi zaman
birbirleriyle çelişen birçok teori ortaya atılmakta
ve açıklamalar yapılmaktadır. Bunlardan en belli başlı
olanlarına kısaca temas edecek olursak, şunları söyleyebiliriz:
Değişik toplumlarda ve toplumların değişik katmanlarında
saldırgan davranışların ve şiddet olaylarının değişen
sıklıkta olması toplumsal etkenlerin saldırganlığı etkilediğini
düşündürmektedir. Bunu açıklayabilmek çok çeşitli varsayımlar
üretilmiştir ancak sorunun tek ve tatmin edici bir cevabı
olmadığı açıktır. Toplumsal şiddetin bugüne kadar üzerinde
en çok durulan belirleyeni, ekonomik yoksunluk ve toplumsal
huzursuluğa verilen tepkilerdir. Araştırmacılar, ilk
başta insanlara uygulanan baskı ile toplumun ona verdiği
tepkinin belirli oranlarda arttığını, ancak baskı belirli
bir yüksek düzeye eriştikten itibaren şiddet tepkisinin
azalmaya, ama baskı dayanılmaz bir hale geldiğinde ise,
bu kez tam tersine şiddet tepkisinin de baskıyla birlikte
artmaya başladığını saptamışlardır. Siyasi şiddet üzerine
çalışan bazı araştırmacılar, toplumdaki ayaklanma ve
kargaşaya yol açan siyasi şiddeti, daha çok toplumsal
ve siyasi alanlarda uzun süreli bir gelişmenin ve ilerlemenin
ardından yaşanan kısa bunalım dönemlerine ve bu dönemlerde
ihtiyaçların tatmin edilememesine bağlama eğiliminde
olmuşlardır.
Landau tarafında ortaya atılan bir varsayıma göre,
saldırganlık, toplumsal destek sistemlerinin yetersiz
olduğu veya tamamıyla çöktüğü toplumlarda artar. Enflasyon
hızı ve evlenme ve boşanma hızları arasındaki oranları
toplumsal ve ailevi stresin bir ölçüsü olarak kullanan
Landau 1960 ve 1970'li yıllarda çalıştığı 12 ülkeden
11'inde bu toplumsal ve ailevi bozukluk göstergeleriyle
şiddet suçu oranları arasında anlamlı bir bağlantı bulmuştur.
Bu araştırmada aradaki bağlantının gösterilemediği tek
istisnai ülke Japonya olmuştur. Landau, bunu Japonya'da
aile dışındada çok güçlü davranışsal kontrol sistemlerinin
(örneğin okul, işyeri gibi) olmasıyla açıklamıştır.
Japon kültürünün toplumsal normların çiğnenmesinin çok
güçlü utanç duyguları doğurmasını da ek bir etken olarak
belirlemiştir. Bu nedenle Japonya'da toplumsal ve ailevi
işlev bozukluğu ile intiharların bağlantılı olarak yükselmesini
de buna bağlamıştır.
Bir grup sosyolog, sanılanın aksine, kimi zaman saldırganlık
da içeren çatışmaların, önceden iletişimi olmayan grupların,
bir biçimde birbirleriyle iletişim kurmalarına ve sosyalleşmelerine
imkan sağlaması üzerinde durmuşlar; çatışmaların grubun
bütünleşmesi, yeni değerlerin oluşması, gerilimlerin
azaltılması, yeni dengelerin kurulması, toplum içinde
sağlam emniyet subaplarının meydana getirilmesi açılarından
da ele alınmasını önermişlerdir. Bu sosyologlara göre,
şiddetten ziyade, toplum yapısının katılığı, düşmanlıkları
biriktirmesi ve çatışma başladığında tek bir bölünme
çizgisinde yoğunlaşmasına neden olması yüzünden yapının
dengesini daha çok tehdit etmektedir. Daha çok sistem
üzerinde duran bazı sosyologlar ise, bir sosyal sistem
içinde kişilerin gelir, eğitim, etki, iktidar ve mesleki
itibar gibi değişik konumlarda tutarsız ve uyumsuz olmaları
halinde, daha fazla şiddete başvuracaklarını, sosyal
yaşamın sınırlı ve konum farklılıklarının az olduğu
toplumların bu yüzden daha istikrarlı kaldıklarını söylemektedirler.
Bugüne dek yapılan çalışmaların çoğunda şiddet ve saldırganlıkla
ilgili eylemleri ve suçları daha çok 15-30 yaş arasında,
erkek, fakir, şehirli nüfustan, ülkede etnik veya toplumsal
olarak düşük bir gruba mensup bireylerin gerçekleştirdiği
bulunmuştur. Bunun toplumlar arasında pek değişmeyen
bir bulgu olması, kültürel ve alt-kültürel değerlerin
şiddet üzerinde etkili olduğunu göstermektedir. Bu etkenler
bireysel özelliklerle birarada işleyerek etkili olabilmektedir.
Saldırganlıkla ilgili bir diğer önemli toplumsal bulgu,
göreceli olarak şiddetten uzak gençlerin kalabalık içinde
veya gençlik çetelerinde saldırgan davranışlar sergileyebilmeleridir.
İnsanlar ait oldukları topluluktan farklı görünmekten
hoşlanmazlar. Daha da ötesi, insan bir gruba katıldığında
bireysel özelliklerinden bir miktar uzaklaşmış ve daha
insani özelliklerini yitirmiş bir hale gelip davranışları
stereotipleşip tanınmaz hale gelebilir. İnsanın kendisinden
farklı insanlardan hoşlanmaması ve onlara şüpheyle bakması
eğilimi grup şiddetini arttıran önemli bir nedendir.
Bu durum, Japonya gibi homojen toplumlarda Amerika gibi
hetorojen toplumlara göre şiddetin neden daha az olduğunu
açıklar. Yine kalabalık içinde kişi bireyselliğini yitirir,
davranışlarından daha az sorumlu hale gelir. Anonimlik
yalnız halimize göre saldırganlığımızı daha rahat göstermemizi
sağlar.
Saldırganlık davranışında çevresel belirleyiciler
1) Hava kirliliği: Kimyasal ve endüstriyel ürünler
tarafından üretilen kötü kokulara maruz kalma, bireylerin
uyarılabilirliliklerini arttırarak saldırganlığın ortaya
çıkmasına yol açabilir. Ancak bu etkinin bir noktaya
kadar geçerli olabileceği kabul edilmelidir. Eğer ortaya
çıkan koku gerçekten çok berbatsa, muhtemelen o ortamdan
uzaklaşmak birincil mesele haline geldiği için saldırganlığı
azaltan bir etki bile gösterebilir.
2) Gürültü: Birkaç çalışmada yüksek ve rahatsız edici
derecede gürültüye ve sese maruz kalmış insanların böyle
bir durum yaşamayan insanlara göre daha fazla saldırganlık
gösterdikleri bulunmuştur.
3) Kalabalık: Bazı çalışmalar, aşırı kalabalığın saldırganlık
düzeyini yükseltebileceğini göstermiştir. Kalabalık
diğer ortam belirleyenlerinin olumsuz olduğu durumlarda
(örneğin engellenme, uyarılma ve sıkıntı hallerinde)
saldırganlık patlamaları çıkmasını kolaylaştırmaktadır.
Sonuç
Şiddet ve saldırganlık konusunda buraya kadar anlatılanları
toparlayacak olursak, özetle şunları söyleyebiliriz:
Şiddet ve saldırganlığın her tarihi dönemde, herkes
tarafından kabul edilen bir tanımını yapmak mümkün değildir.
Böyle bir tanımlama, ancak üzerinde konuşulan toplumun
önem verdiği değerler esas alınarak yapılabilir. Şiddet
ve saldırganlık konusunda söylenmiş evrensel bir söz,
belirlenmiş evrensel bir bilgi yoktur. Her toplumun
kendine özgü şiddet sorunları vardır ve bu sorunlar,
o toplumlara özgü normlar tarafından belirlenmektedirler.
Bu tanım belirsizliğinin yanısıra, dikkat edilmesi gereken
bir nokta da, şiddetin nedenleri ve belirleyicilerinin
çok sayıda olmasının yaratmış olduğu sorunlardır. Şiddetin
genel olarak birçok nedeni ve belirleyeni olduğu gibi,
tek bir kişide, belirli bir zamanda görülen şiddetin
bile birçok nedeni ve belirleyeni bulunabilmektedir.
Bu durumda yapılması gereken, belli önyargılara saplanıp
kalmak, belli çözüm yollarında körü körüne ısrar etmekten
ziyade, bu konuda ileri sürülen birçok bilimsel görüşü
ve farklı bakışı içerebilecek bir çok yönlülük ile soruna
değişik biçimlerde yaklaşabilme esnekliğini gösterebilmektir
Saldırganlık teorileri
İçgüdüsel bir davranış olarak saldırganlık
Freud, teorisinin erken dönemlerinde tüm insan davranışlarının
kökeninde Eros veya libidonun yani yaşam enerjisinin
olduğunu öne sürmüştü. Ona göre saldırganlık da libidinal
dürtülerin doyurulmasının engellenmesinden doğan ikincil
bir tepkiydi. Sadece belli durumlarda uygun koşullarda
ortaya çıkabilirdi, bu nedenle yaşamın kaçınılmaz bir
parçası değildi. Ancak Birinci Dünya Savaşı'nın trajik
günlerini takiben Freud, bu görüşü terkederek insan
saldırganlığının Thanatos adını verdiği libidodadan
farklı bir içgüdüden kaynaklandığını öne sürdü. Thanatos
-ölüm içgüdüsü- yaşamın tahrib edilmesine ve sona erdirilmesine
yönelik olarak insanın içinde bulunan bir enerjidir.
Freud'a göre, saldırganlık da dahil olmak üzere, tüm
insan davranışları Eros ve Thanatos arasındaki karmaşık
ilişkiden ve gerilimden doğmaktadır. Ölüm içgüdüsü eğer
kısıtlanamazsa kişinin kendini tahrip etmesiyle sonuçlanır.
Bu nedenle ölüm içgüdüsünü kısıtlayabilmek amacıyla
insanlar değişik savunma mekanizmalarına başvurular;
bu savunma mekanizmalarıyla örneğin "yer değiştirme"
savunmasıyla bu enerji dışarıya aktarılır ve böylece
saldırganlık ortaya çıkar. Freud'un bakış açısına göre,
saldırganlık birincil olarak kişinin kendisini tahrip
etmeye yönelik ölüm içgüdüsünün diğer insanlara yönlendirilmesinden
kaynaklanmaktadır.
Saldırganlığın içgüdüsel olarak doğuştan insanda bulunduğunu
savunan ünlü etholog Konrad Lorenz'e göre ise saldırganlık,
tüm diğer organizmalarda da bulunan kavga etme içgüdüsünden
kaynaklanır. Bu içgüdüyle ilgili enerji, değişen oranlarda
her insanda üretilmektedir. Saldırganlığın ortaya çıkması,
biriken bu enerjiye ve saldırganlık doğurucu uyaranın
varlığına ve gücüne bağlıdır. Saldırganlık kaçınılmaz
birşeydir ve zaman zaman kendiliğinden boşalabilir.
Erken dönemde kazanılmış bir davranış olarak
saldırganlık
İnsanoğlu dünyaya geldiğinde belli bir verili kapasiteye
sahiptir. Erken dönemlerden başlayarak bu kapasite yaşantılarla
şekillenir. Hayvanlarda erken dönemde içinde bulunan
ortamın, çevrenin saldırgan davranışlar kazanılmasında
rolü olduğu çeşitli deneylerle gösterilmiştir. İnsanlarda
çocuklukta ve bebeklikte kötü muameleye maruz kalmış
ve istismar edilmişlerin yetişkin yaşamlarında kendilerinin
de benzer davranışlar gösterdikleri bilinmektedir. Gördüğü
her tür kötü muamelenin çocuklarda saldırgan davranışları
arttırdığı, bunun da dış dünyaya olumsuz bakma ve yaklaşma
nedeniyle olduğu sanılmaktadır. Çocuk, dış dünyadan
sürekli tehdit beklentisi içinde olmakta, bu da aşırı
uyarılabilir bir duruma yol açmaktadır. Bir kez belli
bir davranış örüntüsü ve fizyolojik cevap yerleştikten
sonra onun artık değişmesi de zorlaşmaktadır.
Özetle erken dönemde karşılaşılan saldırgan davranışların
ve kötü muamelenin şu mekanizmalarla bireyi etkileyerek
ilerde saldırganlığa eğilimli hale getirdiği düşünülmektedir:
1. Çevre, şiddet gösterek kötü model olmaktadır.
2. Pekiştirme yoluyla saldırgan davranış kazanılmaktadır.
3. Beyinde dürtüselliğe yol açabilecek nöroanatomik
hasarlar gelişebilmektedir.
4. Çevrenin tehlikeli olduğuna dair bir inanç doğurarak
çocuğun gerçekliği bozuk algılamasına yol açmaktadır.
5. Duyguları sözlerle değil eylemlerle ifade etme alışkanlığı
kazanılmaktadır.
Sonraki Sayfa