Öğrenilmiş bir toplumsal davranış olarak saldırganlık
Saldırganlığın öğrenilebilir bir davranış olduğu öteden
beri kabul edilen bir konudur. Hayvanlarda model oyunlarla
saldırganlığın geliştirilebildiğini gösteren deneyler
vardır. Bu bakış açısına göre saldırganlık da diğer
toplumsal davranışlar gibi öğrenilmiş yani sonradan
kazanılmış bir tutumdur. Albert Bandura'ya göre, insan
saldırganlığının kökeninde, ne şiddete yönelik içsel
istek ne de engellenmeye bağlı olarak doğan saldırganlık
dürtüsü bulunmaktadır. İnsanların birbirlerine karşı
saldırgan tutumlar göstermelerinin nedeni:1) Geçmiş
deneyimleri sonucunda saldırgan davranışlar kazanmaları,
2) bu türden tepkileri nedeniyle takdir görmeleri veya
ödüllendirilmeleri, 3) özel toplumsal ve çevresel şartlar
tarafından doğrudan teşvik edilmeleridir. İçgüdü ve
dürtü teorilerinin tersine, toplumsal öğrenme teorisi,
saldırganlığa yol açan bir veya birkaç potansiyel neden
olmadığını, çok çeşitli nedenlerle saldırganlığın ortaya
çıkabileceğini savunur; saldırganlık davranışının altında
kişinin geçmiş yaşantıları ve öğrenmelerinden birçok
dışsal ve durumsal etkene uzanan geniş bir spektrumda
yer alan nedenlerin yattığını öne sürer.
Bu konudaki ilginç bir bulgu, saldırganlığın ebeveyn
tarafından çok şiddetli bir şekilde cezalandırıldığı
durumlarda çocuklarda bu davranışı sürdürmeye eğilim
oluşmasıdır. Diğer yandan olumlu davranışlarla ilgili
pekiştireç verilmesi ve saldırgan davranışlara fazla
dikkat yöneltilmemesi saldırgan davranışları azaltmaktadır.
Nöroanatomik bir hasar olarak saldırganlık
Sayıları giderek artan şekilde birçok araştırmacı,
devamlı şekilde saldırgan davranışlar sergileyen bir
grup insanda bunun nedeninin bireyin sinir sistemindeki
hasar olduğunu savunmaktadır. Bu tez, saldırganlığın
öğrenilmiş bir davranış olduğu görüşüyle de birleştirilerek
şöyle bir açıklama getirilmektedir: Şiddetli fiziksel
istismara maruz kalmış insanlarda buna bağlı olarak
sinirsel bir harabiyet oluşur. Bu sinirsel harabiyet
de bu kişilerin biyolojik olarak şiddete yatkın olmasına
yolaçar. D. Lewis 1986 yılında cinayet nedeniyle cezaevinde
yatan bir grupta yaptığı çalışmada, çalışmaya alınanların
tamamında sıklıkla şiddet uygulayan anababanın neden
olduğu kafa travması öyküsü saptamışlardır. Çalışmanın
sonucunda bu grubun hükümlü topluluğu içinde en sık
sinirsel harabiyet taşıyan grup olduğu sonucuna ulaşmışlardır.
Kafa travması ve şiddet ilişkisini araştıran bilim adamları
fiziksel istismar, kafa travması ve şiddete yönelik
davranışlar arasındaki bağlantının kesin olmadığını
belirtmekle birlikte, birçok çalışmada erken fiziksel
istismarla sonraki yaşamda saldırgan davranışlar ortaya
çıkması arasında bir bağlantı saptanmıştır.
Şiddet konusunda bugünkü bilimsel bilgileri bu şekilde
özetledikten sonra, gençlerde görülen şiddet konusuna
eğilebilmemiz için artık gençlik döneminin bellibaşlı
özelliklerine bir göz atabiliriz.
Genel Olarak Gençlik Dönemi
Gençlik, insan yaşamının çocukluk ve yetişkinlik arasında
kalan kısmıdır. Bu dönem, öteden beri insan yaşamının
en ilgi çekici dönemi olmuştur. Başlangıcı ve bitişi
her bireye göre değişen bu dönemde önemli fiziksel,
ruhsal ve toplumsal değişiklikler gerçekleşir. Bu dönemin
kendine özgü önemli kimi özelliklerini ele almamız gençliğin
gösterdiği kimi ortak tepkileri ve tutumları anlamamız
için gereklidir.
Gençlik döneminin en önemli özelliğinin hızlı bir değişim
ve büyüme olduğu konusunda bir fikir birliği bulunmaktadır.
Bu büyüme ve değişme, cinsiyetler ve bunun da ötesinde
bireyler arasında büyük farklar gösterir. Yani kızlar
ve erkekler arasında büyük farklılıklar olduğu gibi
aynı kronolojik yaşta ve aynı cinsiyetteki gençler arasında
da bilişsel, bedensel, duygusal ve toplumsal kapasite
aşısından büyük farklılıklar olabilir. Hızlı değişimin
getirdiği bu farklılıklar ve heterojenite, gençlik dönemini
değerlendirirken mutlaka dikkate alınmak zorundadıır.
Gençlik dönemindeki değişikliklerin sonucunda genç
insan, toplumun ondan beklediği kimi özellikleri kazanır.
Toplumsal alanda beklenen değişiklikler, kültürlere
göre farklılaşsa da fiziksel ve cinsel olgunlaşmayı
sağlayan değişiklikler evrenseldir. Aslında özenle bakıldığında
kültürler arasındaki farklılıklara rağmen, gençlik döneminde
toplumsal alanda beklenen değişikliklerin de kimi ortak
nitelikler taşıdıkları görülecektir. Hangi kültürde
yaşıyor olursa olsun, genç insan, bir biçimde anababasından
bağımsızlaşabilmeli, cinsel olgunlaşmasına uyum sağlamalı,
yetişkinlerle ve yaşıtlarıyla düzgün ilişkiler kurabilmeli,
bir iş için-meslek için kendini hazırlamaya başlamalı,
bir hayat felsefesi geliştirmeli ve yaşamına yön veren
değerleri olmalıdır.
Gençlik döneminin başlıca özelliklerini şöylece
sıralayabiliriz:
1) Fiziksel büyüme: Gençlik dönemi fiziksel gelişmenin
ve değişmenin dorukta olduğu bir dönemdir. Fiziksel
büyümeye ilaveten ikincil cinsel karakterlerin kazanılması
da bu dönemde olur.
2) Cinsel olgunlaşma ve ikincil cinsel özelliklerin
kazanılması: Hormonal değişiklikler her iki cinsde farklı
kas ve iskelet gelişimine, yağ dokusu dağılımına ve
ikincil cinsel değişikliklere yol açar. Bu dönemde cinsel
olgunlaşmaya bağlı olarak gerçekleşen fiziksel değişikliklere
gencin uyum yapabilmesi gerekir. Hem erkekler hem de
kızlar için cinsel ilgiyi kişiliğin diğer yönleriyle
bütünleştirmek halledilmesi gereken önemli bir meseledir.
Kültürel özellikler, cinselliğin ifade tarzı üzerinde
son derece etkilidir.
3) Dürtülerde Artış: Gençlik döneminin başlamasıyla
birlikte cinsel ve saldırgan dürtülerde ani bir artış
olur. Gençlik döneminde cinsel ilgi, erkeklerde daha
fazla olmak üzere artar. Ancak kızlar ve erkekler arasındaki
bu farklılık, Batılı ülkelerde yapılan araştırmaların
bulgularına göre günümüzde giderek azalmaktadır. Başlangıçta
sadece cinsel enerjinin boşalmasına ve genital doyuma
yönelik olan cinsel dürtülerin zamanla yakın ilişkilerin
ve sevginin bir parçası haline gelmesi beklenir. Genç
insanda arttığı gözlenen bir diğer önemli dürtü saldırganlıktır.
Gencin bu artan saldırganlık itkilerini kabul etmesi
ve bunlarla başa çıkabilmesi gereklidir. Gençlik döneminin
en önemli konularından birisi, bu artan saldırganlık
enerjisinin verimli ve yapıcı alanlara aktarılabilmesidir.
Eğer bu gerçekleştirilebilirse saldırganlık enerjisi,
atılganlık, sebat, isteklilik ve sağlıklı rekabetçilik
şeklinde dönüşüme uğrayabilir.
4) Eyleme Dönüklük: Gençlik döneminde artan saldırganlık
ve cinsellik dürtülerinin olası bir kötü sonucu, bu
dürtülerin yarattığı gerilimin davranışlar-eylemler
yoluyla giderilmesidir. Bu ise ancak geçici bir rahatlama
sağlar. Çatışmaların ve sıkıntının sözel yolla değil
davranışlarla ifadesi, gençlik döneminde görülen impulsif-denetimsiz,
dürtüsel davranışların nedenidir. Örneğin ayrılmayla
ilgili sıkıntılar ve çatışmalar kaçma davranışıyla,
cinsel konulardaki kaygılar uygunsuz ve aşırı cinsel
uğraşıyla, saldırganlıkla ilgili dürtüler davranış bozuklukları
ve antisosyal davranışlarla kendilerini gösterirler.
5) Gelişimsel Görevler: Anababadan ayrılmak; otonom,
bağımsız ve ayrı bir kimlik edinmek; diğer insanlarla
olgun ve yakın ilişkiler kurabilmek bu dönemde gerçekleştirilmesi
gereken durumlardır. İlişkilerin odağı, gençlik döneminde
aileden ve anababadan arkadaş ve akran gruplarına doğru
kayar. Yardımlaşmaya dayanan, karşılıklı ve destekleyici
akran ilşkileri kurulur. Akran ve arkadaş grubunun değerleri
ve kuralları, öncelik kazanır ve onlardan gelen baskılar
ve yönlendirmeler öne geçer. Arkadaş grubundan gelen
yönelendirmeler, olumlu ve toplumsallaşmayı arttırıcı
yönde olabileceği gibi olumsuz ve antisosyal davranışları
arttırma yönünde de olabilirler.
6) Bilişsel Gelişim: Gençlik dönemde somut işlemsel
düşünmeden soyut işlemsel düşünme dönemine geçilir.
Ancak bu geçişi gençlerin tamamı yapamaz ve bir kısmı
somut işlemsel dönemde kalabilir. Genç insan, soyut
çıkarsamalar yapabilme yeteneğini kazanmakla birlikte
sadece gözlemlediği olayların sınırlılığından kurtulur,
varsayımsal durumları da hesaba katmaya başlar. Yaratıcılık
artar, din, ahlaki ve felsefi konular üzerine düşünceler
geliştirilir. Bu dönemin kişisel gelişim açısından en
önemli yanı kimliğin kazanılmasıdır.
Bilişsel gelişimin iki farklı yanı olan kimlik oluşumunu
ve ahlaki gelişimi önemlerinden ötürü ayrıca ele almak
daha uygun olacaktır. Çünkü konumuz olan gençlerde şiddete,
özellikle "siyasi şiddet"e kaynaklık ettiği
düşünülen politik ve dini fikirlerin gelişimi, bu bilişsel
temeller üzerinde ortaya çıkmaktadır.
Gençlik dönemi ve kimlik oluşumu
Gençlik döneminin en önemli psikososyal yanı, kimliğin
kazanılmasıdır. Gencin bu dönemde sağlam bir kimlik
duygusu geliştirebilmesi gerekir. Kimliğin en kısa tanımı
"kişinin kim olduğunun ve nereye gittiğinin farkında
olması"dır. Yani genç insanın "ben kimim?"
sorusuna verebilecek cevabı bulunmasıdır. Kimlik, özdeşimlerin
bittiği yerde başlar. Çocuk, ruhsal gelişimi sırasında
çeşitli özdeşimler kurar. Yani çevresindeki yetişkin
insanları, dar anlamıyla da ana-babayı model alır, onların
davranışlarını taklit eder içine sindirerek kendi özellikleri
haline getirir. Çocukluktaki bu özdeşimlerin birbiriyle
bütünleştirilmesi ve gençlik dönemindeki arkadaş gruplarının
değerlerinin alınmasıyla kimlik oluşur. Yani kimlik,
çocuklukta çevredeki kişilerden kazanılan özelliklerin
bütünleşerek benliğe yerleşmesiyle oluşur. Kimlik duygusu
ise bu bütünleşmenin yaşanması ve buna bağlı güven duygusudur.
Kimlik duygusu sağlam bir bireyin "ben neyim?",
"kimim?" soruları karşısında duraksamadan
vereceği cevapları vardır. Bunun rahatlıkla yapılabilmesi
için kişinin kendi bireysel benliğine yerleşmiş olan
süreklilik ve aynılık duygusuna gereksinim duyulur.
Kimlik duygusu güçlü olan bireyler, kendilerini diğer
insanlardan ayrı bir kimse olarak ayırabilirler. Zaman
içinde kendileri ile ilgili devamlılık, tamlık ve bütünlük
hissine sahip olurlar. Kimliğin gelişimi için toplumsal
ortam, çevre önem taşır; yani kişinin kendisini nasıl
gördüğü diğer insanların onu nasıl gördüğü ile bağlantılıdır.
Gençlik döneminde kişi, yaşamının önceki dönemlerinde
yaptığı özdeşimleri birleştirerek tek ve bir kimliğe
dönüştürebilmelidir. Bu da gençlik döneminde ulaşılan
bilişsel kapasiteyle başarılabilecek bir durumdur.
Kimlik oluşumunda aile ile olan ilişkiler de büyük
önem taşır. Kimliği ile ilgili tam bir netliğe ulaşamamış
kimlik araştırması içinde olan gençler, aileye daha
bağımlı olan, bağımsızlığın ve atılganlığın hoş görülmediği
ailelerden çıkan gençlerdir. Kimlik gelişimi, çeşitli
biçimlerde yolla duraklar veya bozulabilir. Kimlik duygusu
oluşmamış kimselerin yaşamla ilgili seçimleri amaçları
sağlıksız seyredecek; sonuçta ortaya çıkan durum ise
kimlik karmaşası olacaktır. Kimlik krizi ise, kişisel
aynılık ve tarihsel süreklilik duygusunun yitimi, toplum
tarafından kişiden beklenilen rolü kabullenememe veya
yerine getirememe durumudur. Bunun sonucunda toplumsal
yalıtılma ve geriye çekilme, aşırılıklar, isyankarlık
veya her şeyi reddetme gibi tutumlar ortaya çıkarlar.
Güçlü bir kimlik duygusuna sahip olan insanlar, daha
otonom, yaratıcı, çevrenin uyum için yapacağı baskılara
direnebilen, yakınlık kurabilme kapasitesine sahip kimselerdir.
Kimliğin önemli bir bileşeni de cinsel kimliktir. Cinsel
kimlik, bedensel biyolojik cinsel yapısının farkında
olmak ve buna göre kendisini kadın veya erkek kabul
etmekle kazanılır. Gençlik döneminde toplum, genç insandan
açık bir şekilde tanımlanmış bir cinsel kimlik kazanmasını
bekler ve ona bunun için bir imkan sunar. Gençlik dönemindeki
bu gelişme cinsiyet yoğunlaşması olarak adlandırılır.
İlk gençlik döneminde gerçekleşen bedensel değişiklikleri
izleyerek erkeksi veya kadınsı görünüşün daha belirginleşmesine
erkeksi ve kadınsı toplumsal rollerin alınması eşlik
eder. Sağlıklı bir şekilde cinsel kimliğin kazanılması
halinde genç insan, erkek veya kadın olmak durumuyla
ilgili kendisini rahat hissetmelidir. Ancak özellikle
bu dönemde gençlerde beden imgesi ile cinsel kimliğin
uyumu konusunda -örneğin yeterince erkek görünümlü veya
yeterince kadın görünümlü olunup olunmadığıyla ilgili-
kaygı çıkabilir.
Ahlaki Gelişim
İnsan yaşamının hiçbir döneminde ahlaki değerler, gençlik
döneminde olduğu kadar önem taşımazlar. Birçok insan
için sınırları belirlenmiş net bir ahlak duygusunun
gelişimi gençlik döneminde tamamlanır. Ahlakı "içinde
bulunulan çevre ve toplum tarafından paylaşılan kurallar,
haklar ve görevler manzumesi" olarak tanımlayabiliriz.
Ancak bazen kabul edilen kuralların birbiriyle çeliştiği
olabilir, bu durumda birey kendi bilinçli seçimiyle
ahlaki bir tercih yapmayı öğrenmek durumundadır.
Gencin bilişsel açıdan olgunlaşması, toplumsal beklentiler
ve talepler, ahlaki gelişimi hızlandırır. Genç insan,
kendisine sunulan çok çeşitli değerlerden kimilerini
alır ve benimserken kimilerini reddeder. Her gencin
yaşamına kılavuzluk eden şöyle ya da böyle bir değerler
sistemi vardır. Güçlü bir kimlik duygusu ile değerlere
sahip olma arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır.
Genç için ahlak ve değerler alanının önem taşıdığını
hemen herkes kabul etmesine karşın ahlaki değerlerin
gelişimiyle ilgili tam bir fikir birliği yoktur. Ahlaki
gelişimi anlayabilmek için değişik teoriler ortaya atılmıştır.
Bunlardan bilişsel yaklaşımı savunanlar, ahlaki değerlerin
ahlaki bir duruma uygun şekilde düşünebilme yeteneği
ile gerçekleşebileceğini öne sürerler. Bazılarına göre
ise ahlak, insanların ne düşündükleri ile değil ne yaptıkları
ile ilgilidir. Jean Piaget'nin zihinsel gelişimle ilgili
çalışmaları, bu konuda önem taşırlar. Piaget, ahlakın
bilişsel gelişime paralel olarak kademeli biçimde geliştiğini
belirmiştir. Buna bağlı olarak küçük çocuğun sahip olduğu
ahlaki değerlerle gencin sahip olduğu ahlaki değerlerin,
bilişsel kapasitelerinin farklı olması nedeniyle birbirinden
farklı olduğunu öne sürmüştür. İşlem öncesi zihinsel
düzeyde olan çocuk, basit bir şekilde anababanın koyduğu
kuralları izler; somut işlemler döneminde çocuk, kuralları
kabul etmekle birlikte bunların istisnası olabileceğini
anlar. Gençlik döneminde gelinen zihinsel düzey olan
soyut işlemler dönemindeyse artık genç insan, kuralları
geniş ölçekte toplumun ve diğer insanların yararına
göre değerlendirmeyi öğrenir.
Lawrence Kohlberg, Piaget'nin kavramlaştırmasını genişleterek
ahlaki gelişmenin üç temel devreden oluştuğunu belirlemiştir:
Gelenek-öncesi, geleneksel ve gelenek-sonrası. Her dönem
de kendi içinde iki alt-gruba ayrılmaktadır. İlk düzey
olan gelenek-öncesi ahlak döneminde ceza ve anababaya
uyma temel belirleyici etkendir; ikinci düzey olan geleneksel
rol uyumunda ise çocuk, onaylanmak, takdir edilmek için
diğer insanlarla iyi ilişkiler sürdürmeye çalışır. Ahlaki
gelişimin son aşaması olan gelenek-sonrası dönemde ahlaki
ilkelere gönüllü olarak uyulur ve gerektiğinde belli
durumlarda bu kuralların istisnası olabileceği bilinir.
Gençlik döneminde önce geleneksel ahlaki düşünce baskındır:
Buna göre doğru davranış, kişinin yapması gereken şeyleri
yapması, otoriteye saygı göstermesi, ve varolan sosyal
düzeni sürdürmesidir. Önceden savunulanın aksine son
araştırmalar, birçok gencin bu aşamadan öteye geçmediğini
ve burada kaldığını ortaya koymuştur. Bazı gençler ise
gelenek-sonrası döneme geçerler. Bu dönemde herhangi
bir toplumsal gruba ait olmayan, evrensel olarak kabul
edilebilir, soyut ahlaki ilkeler kazanılır.
Bilişsel olarak ahlaki ilkelerin kazanılması, onlara
uyulacağı anlamına gelmez. İnsanların doğru bildikleri
şeyi yapmaları, ahlakın kendi kişiliklerinde ve kimliklerinde
tuttuğu yerin önemine bağlıdır. Ahlaki değerlerin genç
tarafında içselleştirilmesinin güce ve disipline ya
da sevgiden yoksun bırakmaya dayanan bir eğitimle değil;
ilgi ve sıcaklığın eşlik ettiği açıklama ve anlatmaya
dayanan bir eğitimle sağlanabileceği çeşitli çalışmalarla
gösterilmiştir. Gençliğin değer sistemi ile ilgili olarak
Batı'da yapılan araştırmalarda günümüze doğru yaklaştıkça
giderek daha fazla sayıda gencin kendi finansal ve genel
iyiliğini toplumunkinden daha önemli gördüğü izlenmektedir.
Yine 1970'li yıllarda yapılan araştırmalarda iyi eğitim
daha ön plandayken, 80'li yıllarda daha fazla para kazanmak
öne geçmiştir. Yeterince sistemli bir şekilde yapılmasalar
da son yıllarda ülkemizde yapılan daha ziyade popüler
nitelikli çalışmaların sonuçları da bu doğrultudadır.
Gençlerde dini ve siyasi fikirlerin gelişimi
Gençlerde siyasi ve dini düşüncelerin gelişimi de ahlaki
değerlerde olduğu gibi bilişsel gelişimle bağlantılıdır.
Dini ve siyasi düşüncelerin yaş arttıkça daha soyut
bir nitelik kazanmaları beklenir. ABD'nde yapılan bir
araştırmada erken gençlik döneminde siyasi düşüncede
otoriteryanizmin baskın bir özellik olduğu ortaya çıkmıştır.
Yaş ilerledikçe siyasi düşünce daha az otoriteryan,
soyut, diğer insanların gereksinimlerini ve amaçlarını
dikkate alan bir nitelik kazanmaktadır. Dini düşünce
de 12-18 yaşları arasında giderek daha soyut ve daha
az sözel bir şekle dönüşür. Batı'da yapılan araştırmalarda
1960'lı yıllardan itibaren genç insanlar arasında dini,
yaşamın en önemli değeri olarak görenlerin sayısı azalırken
bir yandan da belli bir azınlık kesimde köktenci (fundamentalist)
dinsel geleneklere olan ilgide artış izlenmektedir.
Gençlik Dönemi Sorunları
İnsanlığın bir anlamda geleceğini teşkil eden gençlerle
ilgili olarak yetişkinler her zaman kaygılanmışlardır.
Bu kaygıların en belirgin nedenlerinden birisi, yeni
neslin yani gençlerin köklerinden kopuk, duygusal sorunları
olan, benmerkezcil ve maddeci olduğuna duyulan inançtır.
Yetişkinler, sanki kendileri bir gençlik döneminden
geçmemişler gibi, tarih boyunca gençler hakkında böylesi
önyargılara sahip olmuşlardır. 90'lı yıllar itibariyle
de değişen bir durum yoktur. Artık yetişkin olmuş 68
kuşağı bile kendi çocuklarında bu özellikleri tespit
etmekte ve onlara karşı saldırıya geçmekte tereddüt
göstermemektedir. Özellikle Batılı toplumlarda gençler
arasında yüksek oranda suça ve şiddete yönelik davranışlar,
ilaç ve alkol kullanımı, erken ve evlilikdışı gebelikler,
intihar olayları görülmesi, zaten neredeyse yetişkinliğin
doğası gereği olan bu kaygıları daha da arttırmaktadır.
Buna rağmen bir grup bilimci ise, bugünün gençliğinin
eskiye göre daha bilgili, açık, dürüst ve hoşgörülü
olduğunu savunmaktan geri kalmamaktadır. Bilim çevrelerine
bile sirayet etmiş gençler hakkındaki bu önyargıların
aksine yapılan çalışmalar, bu dönemin gençlerin çoğu
için hiç de böyle sorunlu olmadığını göstermiştir. Çalışmalarda
gençlerin genellikle uyumlu olduğu, anababaları, öğretmenleri
ve arkadaşları ile iyi geçindiği bulunmuştur. Ama çoğu
genç nadiren ve geçici dönemler halinde isyankarlık,
kafa karışıklığı ve duygusal karmaşa yaşayabilmektedir.
Gençlik döneminde meydana gelen hızlı fiziksel ve ruhsal
değişiklikler önemli bir gerilim kaynağı olabilmesine
karşın pekçok genç bu dönemdeki sorunlarla başarıyla
başedebilir. Ancak azınlık bir grup, bu dönemin sorunlarını
halledemez ve ruhsal bozukluk gelişir. Yapılan çeşitli
çalışmalarda, gençlerin yaklaşık %10-15' inin önemli
bir ruhsal veya psikofizyolojik bozukluk geçirdiğini
ortaya koymuştur. Elbette bu bozulmaların nedenini doğrudan
doğruya genç olmakta aramak, açıkça gençlere yapılan
bir haksızlıktır; bunların çoğunun kökeni, muhtemelen
erken gelişim dönemlerinde olup ancak ilk belirtileri,
gençlik döneminde ortaya çıkmaktadır.
Kaygı tepkileri gençlik döneminde çocukluğa göre daha
sık görülürler. Gencin ihtiyaçları ve istekleri çocuktan
çok farklıdır. Kimi kere bunların bir kısmının genç
insan bile farkında olmayabilir. Bunların uygunsuz olanları
gencin kaygı duymasına yol açabilir. Gençlerde en sık
kaygıya yol açan durumlar, kontrolü kaybetme korkusu;
saldırganlığı ve öfkeyi açığa vurma- ifade etme ve cinsellikle
ilgili kaygılar; bağımlılık ve bağımsızlık ihtiyaçları
arasındaki çatışmadan doğan kaygı; arkadaşlarından kabul
görmekle ilgili kaygı; cinsel kimlik ve beden imgesi
ile kaygı; bireysel rekabetlerle ilgili kaygılardır.
Kaygı, birey için istenmeyen gerilim yaratan bir duygu
olduğundan kaygıyı yaşayan kimse, bunu ortadan kaldırmaya
çalışır. Gençler, bazen kaygılarını giderebilmek için
alkol ve madde kullanımı gibi hoş olmayan yöntemler
seçebilirler. Bu kaygı tepkilerinin artık ruhsal rahatsızlık
düzeyine gelmiş olanlarını şöylece sıralayabiliriz:
Yabancıların ve farklı toplumsal ortamların doğurduğu
kaygı, aileden ve evden ayrılmayla ortaya çıkan ayrılık
kaygısı ve kaygının kaynağının belirsiz ve yaygın olduğu
gelecekten gerçekçi olmayan bir şekilde endişe duyulduğu,
kişisel yeterlilikle ilgili yoğun şüphe olan ve belirgin
gerginlik durumunun yaşandığı aşırı kaygı bozukluğu...
Gençteki kaygı, eğer uygun şekilde tedavi edilmezse
süregenleşebilir. Eğer kaygı çok aşırıysa ortaya panik
ve dehşet çıkar.
Gençlerde ruhsal çöküntü veya depresyon hafif hüzünden
gerçekle bağlantının koptuğu psikotik durumlara uzanan
bir çizgi içinde ortaya çıkabilir. Cinsel gelişim (puberte)
öncesi depresyon oğlanlarda daha sıkken, cinsel gelişim
sonrası kızlarda daha sık görülmeye başlar. İntihar
davranışı, çocuklukta ve erken gençlikte nadir görülürken,
15 yaşından itibaren özellikle erkekler arasında olmak
üzere hızla oran artar. Gençlerde intihar oranı, son
30 yılda üç katına çıkmıştır. Genç insanlarda intiharların
nedeni, genellikle ilk bakışta romantik bir ilişkide
yaşanan düş kırıklığıdır; ancak dikkatli bir incelemeyle
intiharın uzun süreli güçlüklerin ve yaşanan sıkıntıların
birikimi sonucunda gerçekleştiği görülür.
Yeme bozuklukları ve şizofreni, genellikle gençlik
döneminde başlayan fakat yetişkin döneme de taşan önemli
ruhsal rahatsızlıklardır. Yeme bozukluklarında aşırı
kilo kaybı, aşırı yeme ve kusma,vucut ağırlığı ile ilgili
algıda bozukluk dikkati çeker. Şizofreni ise düşünce,
duygu ve davranış alanlarında önemli bozulmalarla seyreden
ciddi bir ruhsal rahatsızlıktır. Davranış bozukluğu
belirtileri arasında saldırganlık, aşırı uygunsuz ve
toplumsal normlarla uyuşmayan hareketler, kişisel bakımda
düşme, toplumsal ilişkilerden geri çekilme izlenir.
Özellikle Batılı toplumlarda gençler arasında görülen
en önemli sorunlardan bir diğeri, ilaç, madde ve alkol
kullanımıdır. Batı toplumu, yıllardır belli bir ilaç
kültürünün oluştuğu bir toplumdur. Sorunun kökenleri,
nedenleri ve boyutları, ekonomik durumu, eğitimi ve
yaşam koşulları iyi olan gençlerde, yoksul, kötü eğitimli
gençlerden farklıdır. Gençlerde ilaç kullanım miktarı
son yıllarda Batılı ülkelerde azalmaktadır. Ancak yine
de A.B.D'de lise öğrencilerinin %20'si son otuz gün
içinde esrar kullandığını bildirmekte, %5'i yaşamlarının
bir döneminde "crack" (bir tür kokain)i denediklerini
belirtmekte, ve üçte biri de son iki hafta içinde beş
veya daha fazla kez alkol kullandığını belirtmektedir.
Sorunun boyutları, özellikle ekonomik durumun kötü olduğu,
metropolitan bölgelerdedir. Yurdumuzda en sık izlenen
alışkanlıklar ise çeşitli psikotrop ilaçların ve uçucu
maddelerin kötüye kullanımıdır. İlaç ve madde bağımlılığıyla
ilgili çok fazla kaygı duyulmasına karşın asıl kaygılanılması
gereken sıklıkta görülen alışkanlık alkol kullanımıdır.
Yine son yıllarda alkol kullanma sıklığında azalma görülmesine
rağmen hala Batılı toplumlarda 14 yaş nüfusunun yaklaşık
%10'unda sorun yaratacak şekilde alkol kullanımı vardır.
Sigara kullanma Batılı toplumlarda gençler arasında
1976-1977 yıllarında en üst noktaya uaşmıştır. O yıllardan
1989 yılına dek sürekli bir düşüş izlenmiştir. Kullanma
sıklığına bakıldığında A.B.D'de kızlarda %31, erkeklerde
ise %27'lik bir oranla karşılaşılmaktadır ki bu geleneksel
oranların tersine döndüğüne işaret etmektedir. Esrar
kullanımı da 1978-1979' da en üst noktaya ulaştıktan
sonra (%36), 1989'da %16.7' ye düşmüştür.
Gençlerin ilaç ve madde kullanımları, çok farklı nedenlere
bağlıdır ve boyut itibarıyla çok değişkenlik gösterir.
Gencin ilacı deneme nedenlerinden birisi, kolay ulaşılabilir
olmasıdır. Gençlerin yeni şeylere olan merakı, kolay
tehlikye atılabilmeleri ve risk alabilmeleri diğer olası
nedenlerdir. Diğer önemli nedenler, anababanın etkisi,
arkadaş baskısı ve etkisi, yaşamın zorluklarından kaçma,
duygusal bozukluklar ve toplumsal reddedilmedir.
Gençlik döneminde saldırganlık
Tüm bu özelliklerinden dolayı gençlik, insanoğlunun
şiddete ve saldırganlığa en yatkın dönemlerinden biridir.
İstatistikler, şiddet olaylarının daha çok gençler tarafından
gerçekleştirildiğini ve gençlerin daha çok suça eğilim
gösterdiklerini ortaya koymaktadır. Bunun nedenleri
çok çeşitlidir. En başta gelen nedenler arasında bu
dönemde saldırgan dürtülerde artma olması gelir. Tepkilerin
sözden çok eylemler ve davranışlarla gösterilmesi; hormonal
ve biyolojik değişiklikler; fiziksel güç ve enerjideki
artış, bu durumun diğer nedenleri arasında sayılabilir.
Gençler tarafından yapılan kanuna aykırı işlerin başında
hırsızlık, çevreyi ve eşyaları tahrip etme, tecavüz,
saldırı ve cinayet gelmektedir. Bu tür suçları işleyen
gençlerin sayısında başta A.B.D olmak üzere çeşitli
Batılı ülkelerde yıldan yıla artış görülmektedir. Cinsiyetler
arasında bu tür suçlara eğilim açsından bir farklılık
görülmektedir. Erkeklerde bu tür eylemlere karışma daha
sıktır; fakat giderek erkek/kadın oranı azalmaktadır.
Yakın zamanlarda yapılan araştırmalar, genel olarak
suça yönelik davranışların başlamasında ve sürdürülmesinde
akranların ve arkadaş grubunun önemini ortaya koymuştur.
Yakın zamanlarda yapılan uzunlamasına bir çalışmada,
üç yıllık bir süre içinde suça eğilimli arkadaş grubu
olan gençlerde böyle bir arkadaş grubu olmayanlara göre
daha fazla oranda bu tür davranış görüldüğü saptanmıştır.
Özellikle sosyoekonomik açıdan az gelişmiş kent kesimlerinde
yaygın olan gençlik çeteleriyle ilgili yapılan araştırmalarda,
bunların suça eğilimi arttırmakla birlikte, eğer iyi
organize olmuş, şiddet eğilimi az olan bir grup ise
gencin kişisel değer, akranlar tarafından kabul edilme
ve kendini koruma gibi doğal eğilimlerini doyurmaya
yardım edebileceği ortaya konmuştur. Genellikle suça
eğilimli gençlerin zeka düzeyleri, diğer gençlerden
daha düşüktür. Kişisel etkenler de saldırganlık ve şiddet
eylemlerinin de içinde yeraldığı suça yönelik tutumları
etkilerler. Erken okul yıllarından itibaren bu tür gençlerin
zor uyum sağlayan, az arkadaşlık kuran, hesapsız, dürtüsel
davranışlar gösteren ve otoriteye karşı çıkan çocuklar
oldukları araştırmalarla gösterilmiştir.
Gençlerde suça ve şiddete eğilimin en iyi öngörücüsü
anababa ile olan ilişkinin şeklidir. Çocuklukta ihmal
edilen, aşırı katı veya dengesiz, daha çok da fiziksel
cezalandırmaya, dayağa dayanan bir disiplin uygulanan
çocuklarda gençlik döneminde bu tip davranışlar daha
sık izlenmektedir. Anababa çocuk ilşkisinde karşılıklı
düşmanlık, aile kaynaşmasının yokluğu, anababanın çocuğu
reddi, ilgisizliği bu tür gençlerin ailelerinde sık
rastlanan durumlardır.
Alt-gelir gruplarında yer alan gençlerin suça eğilimlerinde
ruhsal sorunlardan çok toplumsal ve kültürel etkenlerin
daha fazla rol oynadığı düşünülmektedir.
Gençlik döneminde politik eylemler ve şiddet
İnsan, gençlik döneminde düşünce yapısı olarak büyük
dönüşümler yaşar. Gençlik dönemine girilmesiyle birlikte
düşünce işleyişi somuttan soyuta doğru kayar; insanlığın
durumu, moral ve etik değerler ve din konuları kökten
ve yeni baştan ele alınır. Zekanın en işlek olduğu dönem
olan 18-24 yaş arasında gençler, herşeyi sorgularlar.
Kendileri, dünya, varoluşun nedenleri gibi konularda
enine boyuna düşünmeye başlarlar. Genç insan, sadece
görünen gerçekliğe bağlı değildir. Olabilecek alternatifler
üzerine düşünebilir. Bu dünyanın nasıl başka türlü olabileceğini
de kapsayan bir sorgulamayı getirir bu. Olumsuzlama
bu dönemin en tipik özelliklerindendir ve politik seçimlerde
dahil olmak üzere yaşamın tüm alanlarını kapsar. Anababanın
sahip olduğu tüm değerler olumsuzlanabilir. Genç ailesinden
kopmaya ve bireyselleşmeye başladıkça "ben kimim?"
ve "nereden gelip, nereye gidiyorum?" soruları
sorulmaya başlanır. Genç, kuralları incelemeye, bu kuralların
ardında yatan ilkeleri tartışmaya başlar. Soyut ve kurgusal
bazen de pratikle pek doğrudan ilişkisi olmayan bu düşünme
tarzıyla genç insan, ahlaki, dini ve politik alanlarda
varolan sistemi yetersiz bulabilir ve bu nedenle köktenci
karşı çıkışlara yönelebilir. Çok ortada ve ayan beyan
olan yanlışlıkları gördükleri halde düzeltmedikleri
için erişkinleri ikiyüzlülükle suçlayabilir. Yaş ilerledikçe
kafasında kurduğu ideal dünya ile gerçek dünya arasındaki
fark ortaya çıktıkça hayal kırıklıkları yaşayabilir.
Gençlik döneminde ailenin dışındaki dünya ve arkadaş
grupları daha birincil bir konuma geçer. Genç insan,
kendisini akranlarının gözüyle değerlendirir; arkadaş
grubunun normlarından sapma kendine güvenini azaltan
ve istenmedik bir şey olur. Birçok insan için gençlik
dönemi ahlaki gelişmenin ve değerlerin şekillendiği
bir dönemdir aynı zamanda. Soyut düşünce döneminde artık
sadece ailenin değil, geniş ölçüde toplumun ve insanlığın
çıkarları da devreye girer.
Gençlik döneminin bir diğer özelliği de gençlerin kolaylıkla
tehlikeli ve riskli davranışlar sergileyebilmesidir.
Bunun için zaten toplumu savunmak hep onlara kalmıştır;
toplumun vurucu gücü gençler olmuş, onlar öne çıkmıştır.
Benzer şekilde ideolojik, ulusal mücadelelerde, spor
karşılaşmalarında gençleri görürüz hep. Fiziksel bedensel
gücün zirveye ulaştığı yaşlardır gençlik yılları. İstatistiklere
göre gençlerin ölüm nedenleri arasında kazalar özellikle
de motorlu taşıt kazaları birinci sırada yer almaktadır.
Bu durumun kolay risk alıcı davranışlara girme eğilimi
ile ilişkisi olduğu sanılmaktadır. Gençlerin kolay tehlikeye
atılmaları yetersizlik duygularını örtmeye yönelik aşırı
tepkiler, gruba benzeme ve uyma, kendisini çok güçlü,
zedelenemez ve ölümsüz görme gibi nedenlerle açıklanmaktadır.
Gençlik döneminin bu özelliklerini alt alta sıraladığımızda
tablo daha netleşiyor; gençlerin kurulu düzene olan
sorgulayıcı tavırları, köktenci ve ödün vermez düşünce
biçimleri, arkadaşlığa verdikleri önemleri, enerji dolu
olmaları ve kolay tehlikeye atılabilmeleri neden siyasi
mücadelelerde ön saflarda yer aldıklarını açıklıyor.
Hele de böyle bir mücadele norm haline geldiğinde yani
diğer gençler de aynı şeyi yaptıklarında arkadaş grubunun
kuralları genç için önem kazandığından ailenin tutumu
ne olursa olsun genç, politik grupların içinde yer alabiliyor.
Gencin içinde yer aldığı politik grubu seçimi, bireysel
özellikleri de hesaba katan ayrı bir tartışmayı gerektiriyor.
80 sonrası gençlerin siyasi katılımları, en azından
görünürde de olsa azaldı. Bir kere genelde tüm toplum
için siyasi mücadele daha az önemli hale geldi. Politikacılar
özelinde tüm bir politika, olumsuzlandı, onların "uğruna
mücadele vermeye değmeyecek insanlar olduğu" vurgulandı.
İnsanların kendilerini tanımlamasında politik kimlik
daha ikincil oldu. Bu gençleri de etkiledi ister istemez.
80 öncesinde hemen tüm gençler için siyasi tercih, kişisel
kimliklerinin en önde yer alan bir bileşeni idi. Neredeyse
bazı gençlerin bu alan dışında uğraşıları kalmamıştı:
okul, eğitim, meslek, arkadaşlık ilişkileri, karşı cinsle
ilişkiler, hobiler, özel zevkler, sanat ve güncel politika
dışındaki düşünsel etkinlikler hep ikinci planda kaldı.
Dolayısıyla gençlik döneminin diğer özellikleriyle birleştiğinde
80 öncesi yıllar, gençlerin "siyasi şiddet"e
yönelmeleri için çok elverişli bir vasat oluşturdu.
Şüphesiz gençlik dönemininde hız kazanan siyasi ilgi
ve etkinlikler, gençlerin sağlıklı bir gelişim gösterebilmesi
için olduğu kadar dünyamızın yenilenmesi ve değişimi
için de gereklidir. Üstelik bu tür ilgi ve etkinlikler,
barışçı bir mecrada sürdürüldüğünde, gençlik dönemindeki
şiddete yönelmenin de gerçek panzehiridirler. Ancak
sağlıklı bir kişisel gelişim için gencin politik alanların
dışındaki tüm diğer alanlarda da belli bir varlık gösterebilmesi,
olgunlaşması, seçimler yapması gereklidir. Ülkemizin
gençleri 1980'lerden yakın zamanlara gelene kadar politik
alanının önceki kıyıcı ve bıktırıcı hegomonyasından
kurtulmanın verdiği rahatlıkla hareket etmişlerdir.
Artık enerjiler oralara akıtıldığından sanatta, ticarette,
ekonomide gençlerin etkisi daha fazla hissedilmiş, Yuppiler
her yerde boy göstermişlerdir. Politik olmak, belli
bir siyasi gruptan yana tavır almak, bir norm olmaktan
çıkmış, gençler hem kendi seçimlerini daha rahat belirleyebilmişler
hem de seçenekleri daha fazlalaşmıştır. Ne var ki bu
olumlu atmosferin ülke geneli için geçerli olduğunu
söyleyebilmeye imkan yoktur. Tam tersine bir yandan
depolitizasyon süreci işlerken diğer yandan toplumun
bıçak sırtında duran dengeleri alt-üst olmuş, toplumun
ve dolayısıyla gençlerin çok büyük kesimi için yoksullaşma,
göç, ani kültürel değişim, teknomedyatik dünyadan gelen
uyaran bombardımanı gündeme gelmiştir. Kaosa gidiş,
gençlerin büyük bölümünün yaşam karşısındaki seçim yapma,
sağlıklı bir bireysel kimlik oluşturabilme fırsatlarını
ortadan kaldırmış, öfkelerini biriktirmiştir. Ortaya
çıkan tablo, 1990-1996 arasındaki dönemin karakteristiklerini
belirlemiş; özellikle daha tutucu bir ahlaki gelişim
düzeyinde olan lise gençliğinin özellikle umutsuz ve
lumpen kesimlerinin amaçsız ve sudan gerekçelerle birbirlerine
kıyasıya saldırılarını ve çete cinayetlerini gündeme
getirmiştir.
1996'dan sonra yeniden gençliğin siyasallaşması gündemdedir.
Siyasallaşma ve barışçı bir siyasi mücadele ortamı olmadığından
"siyasi şiddet"e yönelme eğilimi, yüksek okullardan
liselere doğru hızla yayılmaktadır.
Biz, hepimiz, gençlerimizin neden şiddete başvurdukları
olgusu üzerinde yeterince kafa yormazsak ve uygun tedbirler
almazsak toplumumuzun yeni genç boğazlaşmalarına sahne
olmasını istemesek bile en azından seyirci konumunu
benimsediğimizi itiraf etmek, bu suçun sorumluluklarına
hazır olmak durumundayız.
Önceki Sayfa