Dipten gelen devrim
Daha doğum anından itibaren bebeğin annesine mi yoksa
babasına mı benzediğini merak ederiz. Yeni doğan bebeği
görenler, öncelikle bu benzerlik konusundaki kanaatlerini
açıklama gereği hissederler ya da gerçekten ortada öylesine
bir benzerlik vardır ki, kendilerini bu konuda bir şey
söylemekten alıkoyamazlar. Çoğu zaman "Hıh, deyip
birisinin burnundan düşmüş"üzdür Kime benzediğimiz,
fiziksel özelliklerimizi, bazı huylarımızı kimden aldığımız
yaşamımızın sonraki dönemlerinde de insan ilişkilerindeki
temel ilgi alanlarından birisi olmakta devam eder. Çocuk
ya da genç, hoşa giden veya gitmeyen bir tutum gösterdiğinde,
bu tutumun hep hesapta tutulan sorumlularından biri
de kalıtımsal mirasıdır. Baba, matematikten "pekiyi"
alan oğlunun başarısında, biraz da kendi kalıtımsal
mirasını etken olarak gördüğü için öğünür. Eşine kimi
huylarından dolayı kızgın olan anne, kızı bu baba huylarından
bazılarını gösterse, öfkesini yönelttiği kaynaklardan
birisi de eşinin kalıtımsal mirasıdır; o yüzden açık
ya da gizli "çekmez olasıca!" diye hayıflanır.
Şöyle ya da böyle kalıtım, gündelik yaşamımızda büyük
ve büyülü bir yer tutar.
Gündelik yaşamımızda böylesine önemli bir yeri olan
kalıtım, doğal olarak tarihte, toplumsal ve politik
yaşamda da "soy sop sorunu" şeklinde hak ettiği
yeri almıştır. Evlilikler, politik tercihler sırasında,
soyaçekimin bu büyüsel etkisi kendisini çoğu zaman hemen
hissettirir. "Kız anasına bakılarak alınır";
soyun gücüne inanç, mezhepsel farklılıklara, babadan
oğula geçen dinsel ve politik iktidar biçimlerine yol
açar; demokratik söylemin başat olduğu modern zamanlarda
bile partilerin başına soyaçekimin büyüsünden faydalanılacak
liderler seçilmeye çalışılır.
Kalıtımsal miras ve soyaçekim konusunun şüphesiz bilimsel
tecessüsü uyandırması gecikmemiş, "genetik",
bilim dünyasının en önemli alanlarından birisi haline
gelmiştir. Bu yüzyılın ortalarında kalıtımsal mirasın
geçiş yolu olan kromozomların, genlerin ve genetik şifrenin
taşıyıcısı DNA'nın yapısının keşfiyle, insanlık tarihinde
belki etkisi gelecekte çok daha belirginleşecek olan
"genetik devrim" ortaya çıkmıştır. Genetik
şifre hakkındaki artan bilgi, DNA'ların ayrıştırılıp
yeni yapılar elde etmek üzere yeniden birleştirilmesi
(rekombinant DNA teknolojisi), insanlığı diğer tüm devrimlerde
olmadık biçimde politik, toplumsal ve etik, yepyeni
bir meydan okumayla karşı karşıya bırakmaktadır. Artık
tüm canlılarda, bitki, hayvan ve insanda istenilen değişikliklerin
ortaya çıkarılması ve kopyalama mümkündür. Moleküler
biyoloji ve gen mühendisliği gibi iki temel alandan
beslenen yeni bir bilimsel ve teknolojik alan olan biyoteknoloji,
insan ve toplum için inanılması güç olumlu vaadlerde
bulunmaktadır. 1987'de Amerikalı ve İngiliz bilimcilerin
önderliğinde başlatılan "İnsan genomu projesi"
tüm hızıyla sürmektedir. Bu projeyle ilk aşamada insan
genlerinin, ikinci aşamada tüm DNA dizilimlerinin ayrıntılı
bir haritasının çıkarılması hedeflenmektedir. İnsan
DNA'sında 3 milyar harf olduğu sanılmakta, projenin
başlangıcından beri 76 milyon harfin yerinin saptandığı,
2002 yılında 500 milyon harfin yerinin saptanmış olacağı
bildirilmektedir. Halen süren ama bir yandan da gerek
bilimsel gerek politik çevrelerin tepki ve eleştirilerine
hedef olan bu proje, nihai amacı olan insan genomundaki
her noktanın DNA diziliminin elde edilmesini gerçekleştirebilirse,
ortaya çıkabilecek imkan ve sorunların bugünden hayal
edilmesi bile mümkün değildir.
Şu sıralarda İngiltere'de Cambridge'de sürmekte olan
"İnsan Genetiği Haritası Araştırması" için
insan DNA'sından elde edilen 1 milyon kopya derin dondurucularda
saklanmakta, varılan sonuçlar Avrupa Biyoenformasyon
Enstitüsü (EBI) tarafından dünyaya açıklanmaktadır.
EBI, şimdiye kadar 20 bin organizmanın genetik yapısını
bilimcilere açıklamıştır. İnternetteki sayfasına her
gün on bin kişi girip biriken bilgiyi elde etmektedir.
EBI'nın interteki sayfasını okuyanların sayısı son bir
yılda 7 kat artmış durumdadır.
Bugün "tıbbi genetik" bilgi sayesinde sağlanan
bazı hastalıkların nedenleri ve erken tanınması ile
birlikte ortaya çıkan imkanların "müthiş"
bir düzeye gelmesi ve daha anne karnında hatalı genlerin
hatalı olmayanlarla değiştirilmesi yoluyla kesin etkili
olacak "genetik tedavi" ulaşılmak istenen
ilk hedeflerdendir. Genetikteki çok hızlı gelişme, yalnızca
tıp alanıyla sınırlı değildir. İlaç şirketleri de, genetik
mühendislikte araştırma-geliştirmeye giderek aratan
oranlarda kaynak ayırmaktadır. Biyoteknolojinin tıp
ve eczacılık dışındaki diğer hedefleri arasında tarım
ve petrokimya alanlarında pek çok ürünün ucuza ve bol
miktarda üretilmesini sağlamak bulunmaktadır. Genetik
çalışmaların böylesine gelişme ve tüm toplumsal ve ekonomik
alanlara yayılma eğilimi, "genetik araştırmaların
ekonomisi"yle uğraşan "genomics" adlı
yeni bir bilgi türü bile ortaya çıkarmıştır.
Ancak insan söz konusu olduğunda, genetik devrimdeki
ve biyoteknolojideki tüm bu olumlu gelişmeleri gölgeleyen
bazı soru işaretleri ve eleştiriler ortaya çıkmaktadır.
Tüm bunların sonucu olarak geçenlerde aralarında ülkemizin
de bulunduğu, İngiltere dışındaki 19 Avrupa ülkesi,
araştırma amaçlı dahi olsa insan embriyosu üretimini
ve kopyalanmasını yasaklayan bir anlaşma imzalamıştır.
Bir zamanlar, örneğin matbaanın icadında olduğu gibi,
bilimsel ve teknolojik gelişmelere, dinsel ve ahlaki
nedenlerle din adamları karşı çıkarlarken bugün benzer
gerekçelerle bizzat bazı bilimcilerin kendileri bilimsel
etkinliğin sınırlandırılması gerektiğini savunmaktadırlar.
İnsanın en bilmecemsi yanı, davranışlarıdır. İnsanla
ilgili her türlü bilmeceyi mutlaka çözme (!) azim ve
kararlılığında olan genetik bilimciler, uzunca bir süreden
beri, felsefenin ve beşeri bilimlerin yıllardır tartıştıkları
konulara da el atmışlar; insanın (ve hatta toplumun)
karmaşık davranışlarının genetik bakımdan açıklanabilmesi
için bugüne kadar birçok araştırma yapmışlardır. Bazı
fiziksel hastalıkların genetik nedenlere bağlı olarak
ortaya çıktıkları kanıtlanalı beri, önce ruhsal hastalıkların
daha sonra işsizlikten çapkınlığa, homoseksüellikten
toplumsal şiddete kadar tüm etik, politik, ekonomik
sorunların nedenleri DNA dizilimlerinde aranmaya, insanı
her türlü davranışının sorumluluğundan muaf tutmaya
çalışan bir gayret başlamış, bir nükleotid'in değişimiyle
bu sorunların düzelebileceği şeklinde hayaller kurulmuştur.
Bu hayal ticaretinin kışkırtılmasında medyanın rolü
hiç de azımsanmayacak bir ölçüdedir.
Genetik devrimin ve biyoteknolojinin önemi, hem gelişmiş
ülkelerin hükümetleri hem de uluslar arası büyük şirketler
tarafından çoktandır kavranılmış, bu alanda çok ciddi
yatırımlar yapılmıştır. Tüm bunlar nedeniyle, zaten
eskiden beri gündelik yaşamda büyük ve büyülü etkiye
sahip olan kalıtım ve soyaçekim sorunu, bu kez bilimsel
bilgi ve teknolojideki gelişmelerin sonuçları olarak
ilerideki günlerde hiçbirimizin kayıtsız kalamayacağı
biçimde önümüze gelecektir. Bilgiler yenilenmeli, tüm
toplumsal yaşamı derinden sarsacak olan durumlara ve
tartışmalara hazır olunmalıdır.
İnsan, diğer canlılardan ne kadar farklı?
Diğer canlılardan farklılığımızı ortaya koyabilmek
için düşünürler, bizim "konuşan", düşünen",
"gülen", "politik davranan", "üretim
araçları yapan" "hayvan" olduğumuz şeklinde
formüller öne sürmüşlerdir. İnsanın diğer canlılarla
karşılaştırıldığında ilk bakışta göze çarpan yanı, onun
karmaşık ve zengin yapıya sahip olduğudur. Biz insanlar
yaşayan bir organizma olarak, yaşam döngümüzün her aşamasında,
hem doğuştan getirdiğimiz genetik mirasa hem de çevresel
etkenlere bağlı bir biçimde görünüm ve davranış olarak
farklılaşır dururuz. Bu farklılaşan özelliklerimizin
bazıları, örneğin aramızdaki zengin duygusal ve düşünsel
iletişimi sağlayan dil gibi, diğer canlılarda olmayan
yalnızca bizim türümüze özgü kimi niteliklerdir. Saldırganlık
ve şefkat gibi kimi tutum ve davranışlarımız ise, ilk
bakışta diğer canlı türlerinde de bulunabilen özellikler
olarak görünmektedirler. Gerek insana özgü gerekse de
insana özgü olmayan bu geniş ve zengin davranış, duygu,
düşünce dünyasının neye göre belirlendiği, nasıl şekillendiği
sorusu insanlığın sorduğu en temel sorulardan birisidir.
İnsanın davranışlarını nelerin belirlediği sorusunun
cevabı ahlakla, bilimin kesiştiği bir yerde bulunmaktadır.
Düşünce ve dinler tarihi, bu sorunun cevabıyla ilgili
tartışmalarla doludur. İnsan davranışlarına yüzeysel
bir bakışla yaklaştığımızda onları, büyük ölçüde kişilik
özellikleri, dünya görüşü gibi etkenlerin belirlediği
sanabiliriz. Bunları nelerin belirlediği sorusu ise,
bir süreden beri bilimin temel ilgi alanlarından birisi
haline gelmiştir. Önceleri bu soruyu gündemine doğrudan
almasa da, günümüzde ulaştığı birikimle genetik bilimi,
insanın kalıtsal yanını araştırarak bu soruya bir ölçüde
cevap bulmaya çalışıyor. İnsanın biyolojik ve bedensel
yapısını, ebeveyninden miras olarak aldıkları ne ölçüde
belirlemektedir sorusuna oldukça net sayılabilecek cevaplar
verdiği söylenebilen genetik, şimdi de bu miras olarak
aktarılanların davranışlarımıza ve ruhsal yapımıza olan
etkilerini araştırmakta, yeni ve çoğu zaman sansasyonel
tezler öne sürmektedir.
Son 150 yıldır yapılan bilimsel araştırmalar, insan
dışındaki canlılarda kuşaktan kuşağa aktarılan türler
arası ve tür içinde gözlenen farklılıklardan çoğunlukla
kalıtsal etkenlerin sorumlu olduğunu göstermiştir. Ancak
söz konusu olan insan varoluşu olduğunda, bu kadar kolay
çıkarımlar yapılamamaktadır. Bugün bilim çevrelerinde
genel olarak kabul gören yaklaşım, insan varoluşunun
karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla basitçe genlerin
etkisiyle açıklanamayacağı ama genleri hesaba katmadan
da bir insan olarak potansiyellerimizin ve zayıflıklarımızın
biyolojik-bedensel temellerini anlayamayacağımızdır.
İnsan organizmasını belirleyen en önemli etkenlerden
birisini, atalarımızdan kalıtım yoluyla devraldığımızın
pek tartışılacak yanı yok gibidir. Tartışma, daha çok
bu mirasın sonradan çevresel-kültürel etkenlerle ne
kadar değişikliğe uğradığı ve ne ölçüde davranışlarımızda
etkili olduğu konusunda çıkmaktadır. Atalarımızdan bize
kalan mirasın yalnızca dış görünüşümüzü ve beden yapımızı
değil, ama aynı zamanda, belli ölçülerde kalmak koşuluyla
ruhsal özelliklerimizi (kişiliğimiz, huylarımız, tutumlarımız)
de etkilediği genellikle kabul edilmektedir. Hatta Noam
Chomsky gibi bazı ünlü dilbilimcilerin, insanın dili
kullanma potansiyelinin bile genetik olarak aktarıldığı
ve doğuştan getirildiği şeklindeki kanaatleri saygıyla
karşılanmaktadır. Ama genetik mirasın etkisi konusunda
ortaya çıkan bu geniş fikir birliği, çevresel-kültürel
etkenlerin rollerinin küçümsenmesine yol açmamaktadır.
Yine bugün kabul edilen görüşe göre, doğum öncesinden
başlayarak ölene dek çevresel etkenlerin genetik mirasımızı,
hatta yalnızca davranışsal olanlarını değil, biyolojik
olanlarını bile, etkilemekte ve dönüştürmektedir.
Bilim dünyasında bedensel-biyolojik ve ruhsal-davranışsal
yapımızı birlikte şekillendiren bu faktörlerin genetik-kalıtımsal
olanlarına "doğuştan getirdiklerimiz", çevresel-kültürel
etkilerle oluşan özelliklere "sonradan kazandıklarımız"
denilmektedir. Bu yazıda "sonradan kazandığımız"
çevresel-kültürel etkenler ve bedensel-biyolojik yapımız
üzerinde değil de, daha çok "doğuştan getirdiğimiz"
genetik-kalıtımsal faktörlerin ruhsal-davranışsal yapımız
üzerindeki etkilerini ele alacağız. Böyle yapmakla,
genetik devrim ve biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin
bizi sürükleyeceği tartışmalarda, genetik ve davranış
ilişkisi konusunda gerekli temel bilgi donanımının elde
edilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyoruz. Onları bu
yazı dolayısıyla şimdilik dışarıda tutmamız, hiçbir
şekilde çevresel-kültürel etkenlerin davranışlarımızdaki
rollerini küçümsediğimiz şeklinde anlaşılmamalıdır.
"Doğuştan getirdiğimiz" genetik miras mı
yoksa "sonradan kazandığımız" kültürel-çevresel
etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar
tartışmasının, bilim dünyasında birçok başka tartışmada
uzantıları bulunmaktadır. Bunların başında ünlü "doğa
mı, yetiştirme mi" (nature-nurture) ya da "içgüdü
mü, öğrenme mi" tartışmaları gelmektedir.
Doğaya karşı yetiştirme; İçgüdülere karşı öğrenme
İnsanın bazı özellikleri tamamıyla kalıtımsaldır, yani
ona doğuştan verili özelliklerdir. Örneğin göz rengimiz,
burnumuzun şekli, parmaklarımızın sayısı gibi birçok
bedensel özelliğimiz hemen tamamıyla kalıtım tarafından
belirlenmektedir. Bazı özelliklerimiz ise tamamıyla
çevreseldir: Saçımızı kestirme biçimimiz, konuştuğumuz
dilin türü, giyinme biçimimiz gibi. Çoğu özelliğimiz
içinse böyle net bir ayrım yapabilmek oldukça güçtür;
onlar, her iki grup etkenin karşılıklı etkileşimi sonucunda
ortaya çıkarlar.
İnsan davranışları, her ne kadar kavramlar içerikleri
konusunda bir fikir birliği bulunmasa da, öteden beri
içgüdüsel ve öğrenilmiş olarak ikiye ayrılırlar. Bu
ayrımda içgüdüsel davranışlar üzerinde doğal-genetik
etkenlerin, öğrenilmiş davranışlar üzerinde ise yetişilen
çevre ve kültürün daha çok rol oynadığı ve onları belirlediği
kabul edilmektedir. İçgüdüsel davranışların daha çok
hayvanlarda olduğu, insanda çok az bulunduğu veya insanın
gerçek anlamda içgüdüsel denebilecek hiçbir davranışı
olmadığı ileri sürülmektedir. Ancak yapılan çalışmalar
ve gözlemler, hayvanlarda olduğu gibi tam olarak belirlenmiş
olmasa da insanlarda da en azından eğilim (trait) diyebileceğimiz
şekilde türe özgü kimi davranış kalıpları olduğunu göstermiştir.
İçgüdüsel davranışlar üzerine olan bu tartışmalar yıllardır
sürüp gitmektedir. 19. yüzyıl sonlarından bu yana, hayvanların
karmaşıklık düzeyi ile içgüdüsel davranışlar arasında
bir ters orantı olduğu, yani gelişmişlik düzeyinin artışıyla
içgüdüsel davranışların azaldığı, özellikle alt sınıf
hayvanlarda ise bu tür davranışların fazla olduğu konusunda
bir anlaşma sağlanmış gibi görünmektedir. Ancak bu tarihsel
açıklamaların çoğu, araştırma sonucu saptanmış bulgulara
dayanmamakta, henüz "bilimsel önyargı" düzeyinde
bulunmaktadır.
Modern bilimsel yöntemlerle bu konunun araştırılması,
19. yüzyılın sonlarında Charles Darwin'le başlamıştır.
İngiliz bilim adamı Darwin, 1859'da yayınlanan ünlü
kitabı "Türlerin Kökeni" ile , daha önce kimi
felsefeciler tarafından ortaya konulan "doğal ayıklanma"
görüşüne dayanarak türlerin gelişimini açıklamayı denedi.
Darwin türlerin evrimiyle ilgili çalışmalarında, insanın
evrimi ile basit hayvanların evrimi arasında çok keskin
bir kopukluğun ya da süreksizliğin olmadığını söylemiştir.
Bundan dolayı Darwin ve yandaşları, hayvanlardaki davranışların
sadece içgüdülerle değil, tıpkı insanlardaki gibi temel
yorumlayıcı zihinsel etkinliklerle ortaya çıktığını
öne sürmüşler, aynı şekilde insanın ve basit hayvanların
ortak evrimsel süreçten geçtiğini, temel içgüdüsel davranışların
insanda da yer aldığını ilke olarak kabul etmişlerdir.
Darwin'in bu görüşlerine paralel olarak hemen hemen
onunla çağdaş olan ruhbilimci Sigmund Freud, tüm normal
ve normal dışı insan davranışlarının genetik olarak
belirlenen iki temel içgüdünün etkisiyle çıktığını savunmuştur:
Bunlar, yaşam içgüdüsü (libido-Eros) ve saldırganlık-ölüm
içgüdüsü (destrudo-Thanatos)'dür. Freud, bu iki temel
içgüdünün doğuştan geldiğini tüm insanlarda ortak olduğunu
ve insanın ruhsal yaşamını ve davranışlarını belirleyen
temel organizasyonun bu iki gücün etkisi altında biçimlendiğini
söylemiştir. Bir sosyal psikolog olan William Mc Dougall
ise insanın, Freud'un sandığı gibi yalnızca iki değil,
kaçma, tiksinme, kavgacılık, toplumsallık vs.. gibi
en azından bir düzine içgüdüye sahip olduğunu savundu.
İnsanın içgüdüsel davranış teorisi, John Watson ve
takipçisi davranışçı bilimciler tarafından reddedildi.
Watson ve öğrencileri, davranışın tamamen doğuştan programlanmış
ve öğrenilemez olduğu fikrine karşı çıktılar. Bazı davranışçılar
ise, alt sınıf hayvanlarda programlanmış ve öğrenilemez
küçük, tekrarlayıcı davranışların olduğunu söylemelerine
rağmen; gelişkin türlerde davranışın içgüdüsel olmadığını
ve hemen her davranışın öğrenilmiş olduğunu savundular.
Bu bilimciler, iyi kontrol edilen çevresel koşulların
olduğu ortamlarda bile beklenmedik, küçük bir çevresel
uyarının bazı öğrenilmiş davranış kalıplarına yol açtığını
deneyleriyle göstermeye çalıştılar. Bunlar arasından
daha da ileri giden bazıları ise, bırakın davranışları,
bazı temel reflekslerin bile öğrenme ve deneyim sonucu
ortaya çıktığını öne sürdüler. Onlara göre, Freud ve
Mc Dougall gibi davranışların içgüdüsel olduğunu söyleyen
bilim adamlarının teorilerini ispatlama şansları yoktu
zira teorileri deney ve gözlemlere uygun değildi. Onlara
göre, zihin, gözlenebilir davranışın ta kendisiydi;
içgüdü teorisyenlerinin gözlemle değil, masa başında
düşünerek analizle ortaya çıkardıklarını ileri sürdükleri
ve zihnin içsel mekanizmaları diye ilan ettikleri şeyler,
gözlemlenemediklerinden deneysel olarak da ispatlanamazlardı.
Davranışçılar, bir yaklaşıma gerçekten bilimsel denilebilmesi
için davranışın gözlenebilir ve deneysel olarak müdahale
edilebilir olması gerektiğini söylüyorlardı.
Davranışçılar, 1920 ve 1950'li yıllarda, özelikle ABD'nde,
insan davranışının biçimlenmesinde sonradan kazanılan,
öğrenilen yanına dikkat çekerlerken bu sırada Konrad
Lorenz ve Nikoloas Tinbergen gibi Avrupa'lı zoolojistler,
dikkatlerini doğal koşullarda ortaya çıkan hayvan davranışlarının
mekanizmaları üzerinde odakladılar. Yeni doğan hayvanların
davranışlarını incelediler ve doğuştan gelen tekrarlayıcı
gözlenebilir motor hareketlerin içgüdüsel kökeni konusunda
biyolojik araştırmalar yaptılar. Çeşitli hayvan türleri
üzerine yaptıkları araştırmalar, içgüdü teorisi ve davranışcı
teori arasında kısmi bir uzlaşma sağladı. Sonuç olarak
birçok hayvan davranışının ne çevreden hiç etkilenmeden,
öğrenilmemiş içgüdüsel davranışlar olduğunu ne de tamamıyla
çevreden etkilenmeye açık öğrenilmiş davranışlar olduğunu
ortaya koydular. Kendilerine etholog denen ve "etholojist
ekol" adını alan bu bilimciler, birçok hayvanın
genetik yapısının, dıştan ve içten gelen etkilerle şekillenen
davranışlar çıkardıklarını savundular. Bu araştırmalardan
bazıları oldukça ün kazandı.
Bunlardan birisinde Konrad Lorenz, yumurtadan yeni
çıkan ördek yavrularının nasıl olup da hemen hangi ördeğin
annelerini olduğunu bilerek, onu takip etmeye koyulduklarını
ve onların çağrılarına cevap verdiklerini inceledi.
Lorenz, ortaya koydu ki, ördek yavruları bu becerileri,
deneyim yoluyla ancak çok özel bir biçimde öğrenmektedirler.
Ördek yavruları, anne diye ilk gördükleri orta boylu
ve hareket halindeki şeyin peşi sıra gitmektedirler
ve zaten normalde de bu orta boylu ve hareket halindeki
şey anne olmakta, böylelikle bu konudaki içgüdüsel bilgi
de yavrular için bir avantaj oluşturmaktadır. Lorenz'in
deneyinde de ördek yavruları kuluçka makinesinden çıkar
çıkmaz gördükleri ilk hareket eden nesne olarak araştırmacı
Lorenz'i anneleri kabul edip onu takip etmeye başlamışlardır.
Lorenz'i anneleri olarak belleyen yavrular, araştırmacının
sonradan ortama getirdiği gerçek anneleriyle hiç ilgilenmemişlerdir.
Daha sonra yapılan araştırmalarda da yavru ördeklere
doğru boyutta ve hareket halinde her nesneyle etkilenim
yaptırılabileceği ortaya çıkmıştır. Bir grup yavru ördek,
iple çekilen büyük bir balonu bile anneleri olarak kabul
etmişlerdir. Ancak bu özel etkilenimin oluşabilmesi
için doğru uyaranın uygun zamanda verilmesi gerekmektedir.
Doğdukları günlerde çevrelerinde uygun boyutta hareket
halinde bir cismin hareket etmemesi halinde, yavru ördekler,
hiçbir şeyi anneleri olarak kabul etmeyeceklerdir. Yavruların
içgüdüsel bir biçimde, doğuştan bildikleri şey, hareket
halinde ve uygun boyutta olan ilk nesnenin anneleri
olduğudur. Bu içgüdüsel bilgiye sahip olduktan sonra
artık geriye tek bir deneyime duyulan ihtiyaç kalmakta,ama
bu deneyim ihtiyacı karşılanmazsa içgüdüsel bilgi işe
yaramamaktadır.
Bu alanda bir başka ünlü çalışma Tinbergen'in yumurtadan
yeni çıkan ringa martılarıyla yapmış olduğudur. Yumurtadan
yeni çıkan martı yavruları, annelerinin gagasını gagalayarak
ondan yiyecek almak zorundadırlar. Yavru martı, yalnızca
gagaladığında beslenebilir aksi takdirde örneğin kör
yavrular, açlıktan ölmeye mahkumdurlar. Tinbergen, çalışmasında
bu doğuştan gelen tepkileri harekete geçiren şeyin ebeveynin
gagasının ucundaki kırmızı nokta olduğunu göstermiştir.
Yavru martı, ona üzerinde böyle bir nokta bulunan kartondan
yapılmış bir gaga gösterdiğinizde bunu gagalamaya başlayacak,
üzerinde bu noktanın bulunmadığı kartonu ise gagalamayacaktır.
Tinbergen'in bu çalışmasının yorumu da tıpkı Lorenz'in
çalışması gibidir: Doğuştan getirilen içgüdüsel bilgilerin
varlığı kesin olmakla birlikte, onların davranış olarak
yaşama geçmesini sağlayan şey, çevresel etkenler yoluyla
edinilen deneyimdir.
Ethojinin insan davranışının açıklanmasına
katkıları
Etholojik araştırmaların insan davranışı incelemelerine
etkisi, iki yönden olmuştur. Bunlardan birincisi, etholojik
araştırmalardaki genetik faktörün önemini öne çıkartan
sosyobiyoloji alanındadır; ethologların hayvan davranışı
incelemelerinden yola çıkan sosyobiyologlar, evrim konusunda
Darwin'in bakışından oldukça farklı bir yaklaşım geliştirdiler.
Onlara göre, evrimin amacı soyun sürekliliğini sağlamaya
yöneliktir; birsoyun üyesinin davranışlarına soyunu
korumaya ve onun sürekliliğini sağlamaya yönelik, "soy
seçici" içgüdüler yön verirler. Bu soy seçici tutumlar,
insan davranışlarının da temelini oluşturur. İnsan davranışlarını
da genetik olarak getirdikleri, soyu korumaya yönelik
içgüdüsel tutumlar belirlemektedir; kültürel ve öğrenme
yoluyla ortaya çıktıkları sanılan tüm insan etkinlikleri
aslında, içgüdüsel olarak insan türünün sürekliliğini
sağlamaya yönelik faaliyetlerdir.
Etholojinin insan davranışının açıklanmasına ikinci
etkisi ise, sosyobiyolojinin tam tersine, anne-bebek
ilişkisinin önemini öne çıkartan bir şekilde olmuştur.
Harlow'un maymunlarla yıllar süren araştırmalarının
sonucunda, maymunlarda anne-bebek ilişkisinin onların
sonraki yaşamlarında nasıl bir ruhsal ve toplumsal gelişme
göstereceklerini belirlediği kanaatine varması ve ardından
bu kanaatinin tüm memeliler için geçerli olduğunu söylemesi,
çocuk ve erişkin psikiyatrisi üzerinde derin etkiler
yaratmıştır. Başta John Bowlby olmak üzere etholojiden
etkilenen psikiyatristler, erişkin yaşamda ortaya çıkan
birçok ruhsal rahatsızlığın anne-bebek ilişkisindeki
toplumsal-duygusal bağın ve güvenli bağlılık ilişkisinin
yeterince gelişmemesiyle ilgili olduğunu öne sürmüşlerdir.
Şüphesiz ethologların bu ve benzeri birçok deneysel
sonuçlarına, hayvanlardan elde edilen sonuçların insanlara
genellenemeyeceği söylenerek karşı çıkılabilir. Bu eleştiride
bir haklılık payı vardır. İnsan yavrusu, hayvanlarda
olduğu gibi, dünyaya ayrıntılı içgüdüsel tepki mekanizmalarıyla
gelmemekte; oldukça bağımlı ve çaresiz bir durumda bulunmaktadır.
Kaldı ki, yaşamları boyunca pek bir şey öğrenmelerine
gerek olmadan içgüdüsel bilgileriyle var kalabilen hayvanlardan
ayrı olarak, insan bilgisinin pek çoğunu öğrenerek elde
eden ve bunları içgüdüleriyle değil aklıyla yapan bir
varlıktır. Ama insan ve hayvan arasındaki tüm bu farklılıklar
yine de insan zihninin doğum sırasında, bazı filozofların
sandıkları gibi, boş bir levha (tabula rasa) olmadığı;
belli uyaranlara karşı doğuştan gelen tepkilerden tümüyle
mahrum kaldığı anlamına gelmemektedir. Örneğin, yeni
doğan bebek, emme tepkisini nasıl göstereceğini bilmektedir.
Aynı şekilde, yeni doğan bebekler, etrafındakileri elleriyle
nasıl kavrayacaklarını bilirler; yani dokunuşla ilgili
uyaranlara nasıl tepki vereceği konusunda programlanmışlardır.
Davranışlarımızdaki kalıtım mirasının alt-yapısı
Bir tür olarak genetik yapımızı kromozom adını verdiğimiz
insanı oluşturan en küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde
yar alan 46 adet düz bir şekilde sıralanmış gen veya
kalıtım ünitesi oluşturur. Bu gen topluluğunun sayı
ve yapısı hem tür içinde hem de türler arasında farklılıklar
gösterir. Türler arasındaki farklılıklardan ayrı olarak
tür içindeki farklılıklar da, belli ölçülerde genetik
etkenlere bağlıdır; yani örneğin insan türündeki her
bireyin cinsiyet, boy, zeka gibi birçok fiziksel ve
ruhsal eğilimi en azından şu ya da bu ölçüde genetik
kontrol altındadır. İnsanlar arasında sadece tek yumurta
ikizlerinde bu genetik yapı birbirinin aynısıdır.
Genlerin varlığını ilk kez 1865'de Moravya'lı bir rahip
olan Gregor Mendel adlı bilim adamı ortaya attı. Mendel,
bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneyler
yapana kadar, soyaçekim, anababa özelliklerinin çocuklarda
ve sonraki nesillerde rastgele aktarıldığı bir durum
olarak biliniyordu. Mendel'in ünlü deneyleriyle birlikte,
soyaçekimin gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta
bir araya gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. Ancak tür
özelliklerinin nesilden nesile aktarılmasının ayrıntılı
mekanizmalarının bilinmesi oldukça yenidir. Mendel'in
bu fikri yaklaşık 35 yıl unutulduktan sonra 1900'lerin
başında önemi farkedilmeye başlandı. 20. Yüzyılın başında
öncelikle genleri taşıyan renkli cisimler, kromozomlar
saptandı. Özellikle insan genetiğiyle ilgili bilgilerin
gelişiminde ise, 1956'da J.H. Tijo ve A. Levan'ın insanda
23 çift kromozom olduğunu belirlemeleri önemli bir rol
oynadı. Bugün artık bilinmektedir ki, nesilden nesile
geçiş, gen adı verilen, kromozomlar üzerinde yerleşmiş
organik birimler aracılığıyla olmaktadır ve kromozom
sayıları türlere göre değişiklik göstermektedir. Kromozom
sayısının türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla bir
ilişkisi yoktur. Örneğin tavuklarda 78 kromozom vardır.
Yine artık, yeni bir organizmanın cinsiyetinin ve saç
ve göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin genetik kurallara
göre olduğu; bu geçişin kromozomlardaki DNA moleküllerinin
içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde
bir araya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre
sağlandığı; genetik geçiş sırasında kromozom hatalarının
ve bazı sakat genlerin geçişine bağlı olarak genetik
hastalıkların ortaya çıkabilecekleri bilinmektedir.
Normalde genler aşırı derecede sağlam ve değişmez niteliktedir
ve hücre bölünmesi esnasında tam bir kopyalarını üretirler.
Bu kopyalama esnasında olabilecek değişiklikler genellikle
zararlıdır. Evrim kuramı kopyalama esnasında nadiren
olabilen bu değişikliklerin (mutasyon) olumlu olanlarına
dayanmaktadır.
Genler, kimyasal olarak deoksiribonükleik asit (DNA)
denilen yapılardan oluşurlar. Bu DNA yapılarında insan
bedeninde yer alan çeşitli yapısal proteinlerin kalıpları
bulunur. Yani proteinler, bu DNA dizileri aracılığıyla
üretilirler. Yalnız işin ilginç yanı, herhangi bir anda
bir insanda DNA'lardan oluşan genlerdeki bu materyalin
yaklaşık %1' i protein sentezine aracılık etmektedir.
Yani insanın genetik materyalinin hepsi kullanılmamakta,
bir kısmı belli özel koşullar altında çalışmaya ve ifade
edilmeye başlamaktadır. İnsanın davranışlarıyla ilgili
ana biyolojik sistem olan merkezi sinir sisteminin gelişimini
düzenleyen genlerin kesin sayısı bilinmese de bazı bilim
adamları insandaki tüm genetik materyalin yaklaşık 1/3
ünün bu iş için ayrılmış olduğunu saptamışlardır. Bunun
anlamı, insan kromozomlarında yer alan yaklaşık 50 bini
aşkın genin en az 15 bin ila 20 bininin merkezi sinir
sisteminin oluşumu ve işlev görebilmesi için çalıştığıdır.
Yani davranışın meydana gelmesinde aracılık eden sinir
hücrelerinin hem oluşumu hem de aralarındaki iletişiminin
sağlanması, sürekliliği ve düzenlenmesi için gerekli
proteinlerin sentezini, sonsuz sayıda değişkenlikle
dizilmiş DNA birimlerinden oluşan genlerin bir kısmı
yönetmektedir.
Moleküler biyolojideki son gelişmeler davranışın genler
tarafından bire bir kodlanmadığını ortaya çıkarmış;
"tek gen=tek davranış" şeklinde bir bağlantı
olmadığı anlaşılmıştır. Genler, davranışın ortaya çıkmasından
sorumlu sinir hücresi topluluğunun hem yapısal hem de
metabolik işleyişinden sorumlu olan proteinlerin sentezi
için gerekli kodları içermektedirler. Belli genleri
dönüştürülerek, yapısı değiştirilmiş hayvanların öğrenilmiş
davranış kalıplarında bozukluklar ortaya çıktığı bugün
bilinen bir gerçektir. Yapılan incelemelerde, o genin
veya genlerin yapımından sorumlu oldukları biyolojik
bakımdan aktif maddelerin eksikliğine veya hatalı işleyişlerine
bağlı olarak ilgili sinir hücrelerinde metabolik ve
fonksiyonel bozukluklar saptanmıştır.
Sinir hücreleri arasındaki kavşaklarda davranışın boyutunu
belirleyen biyolojik olarak aktif moleküllerin (serotonin,
dopamin, norepinefrin vb..) sentezi, yıkımı, miktarları,
genler tarafından kodlanan enzimler sayesinde olmaktadır.
Ayrıca genler hormonlar ve hormon benzeri düzenleyici
moleküllerin kodlarını da taşımaktadırlar.
Sonraki Sayfa