Davranışta kalıtımın rolünün kanıtları
İnsan davranışının ortaya çıkması için gerekli alt-yapının
hazırlanmasında ve işleyişinde büyük bir öneme sahip
oldukları artık kabul edilmekle birlikte, genlerin insanın
toplumsal davranışının belirlenmesinde ne gibi bir rol
üstlendikleri henüz yeterince bilinmemektedir. Maymunlarda
yapılan bir çalışmada, yeni doğan maymunlar, annelerinden
ve diğer maymunlardan ayrılmışlar ve verecekleri tepkileri
ölçmek üzere, onlara birçok fotoğraf gösterilmiştir.
İlginç olan, yeni doğan maymunların yalnızca maymun
içeren fotoğraflara yoğun ilgi göstermeleridir. Yeni
doğan maymunlar, on haftalık olduklarında, korkutucu
maymun resimlerine bile yoğun ilgilerini sürdürmekte
ama yaşları daha da büyüdüğünde korkutucu maymun resimlerinden
rahatsız olmaktadırlar. Bu deneyden çıkan sonuç, maymun
türlerinde doğuştan gelen ama sonradan serbest bırakılan
bazı davranış kalıplarının olduğudur.
Genetik donanımın insanın davranışlarındaki rolünün
bilinememesinde işte bu tür hayvanlarda yapılan cinsten
deneyler yapma imkanının bulunmamasıdır. Bu nedenle,
genetik yönden ayrıntılı çalışmalar yapılmadığı halde,
kültürden kültüre farklılıklar gösteren evlilik, din
ve bağlılık, biçimleri gibi davranışların öğrenilmiş
ve kültüre özgü oldukları genel kabul görmüştür. Genetikçileri
hem çileden çıkaran hem de yeni araştırmalar için güdüleyen,
insan araştırmalarının sınırlılığı ve bu tip kültürcü
önyargılardır. Çünkü onlar, her şeye rağmen insan davranışında
doğuştan gelen kalıtsal kalıpların rolüne işaret eden
bazı gözlemler olduğu kanaatindedirler. Bu gözlemler,
bazı insan davranışlarının evrensel olması, hangi kültürde
olursa olsun her insanda aynı kalıpta ifade edilmesi;
maymun deneyinde olduğu gibi insanlarda da, özgül bir
uyarana aynı tekrarlayan davranış kalıplarının bulunması;
insanlarda da öğrenilme şansı olmayan motor tekrarlayıcı
davranışların olması gibi gözlemlerdir.
Örneğin doğuştan kör bebeklerde yapılan gözlemlerde
bu bebeklerin mimikleri öğrenme şansının çok çok az
olduğu göz önüne alındığında şu sonuçlara varılmıştır.
Bu bebeklerin mimikleri normaldir. Ayrıca kör bebeklerin
gören bebekler gibi gülümsemeyle karşılık verdikleri
sesin kaynağına doğru baş ve gözlerini çevirmeleri doğuştan
gelen bu davranışların öğrenmeden çok az etkilendiğini
düşündürmektedir.
Yine örneğin, derin tendon refleksleri, göz kırpma
refleksi gibi motor davranışlar; açlık, susuzluk, seks
gibi güdüsel davranışlar tüm insanlarda evrenseldir.
Kültürden kültüre şiddeti değişmekle birlikte tüm insanlar
sosyal ilişki ve duygusal tatmin ararlar. Kızgınlık,
sevinç, üzüntü gibi duygusal tepkilerin mimiklerle anlatımı
evrensel özellikler taşır. Büyük olasılıkla bunlar doğuştan
getirdiğimiz, genetik olarak programlı davranışlardır.
İnsanda da sabit hareket dizeleri şeklinde tekrarlayıcı
davranışlar vardır. Korkma, gülme, bu gibi davranışlara
örnektir. Yeni doğan bebeklerde gülme davranışının erken
dönemlerde bir çift göz imgesine karşı oluşan, özgül
uyarana karşılık olarak yapılan, tekrarlayıcı ve aynı
kalıbı gösteren davranışlar olduğu saptanmıştır. Çocuk
büyüdükçe yüzün diğer detaylarına karşı da gülme davranışı
oluşmaktadır.
Tüm bunlar, insan davranışında genetik geçişin varlığını
destekleyen gözlemlerdir. Ama her şeyden önce, bu gözlemleri
pekiştiren, yukarıda sunduğumuz davranışın genetik alt-yapısı
alanındaki bilimsel bilgimiz, yani zihin ve davranışın
beynin bir ürünü olarak ortaya çıkmasının, beynin işleyişinin
de genetik faktörlerden etkilenmesinin kaçınılmaz olduğunun
bilinmesi, genetik araştırmalar için tetikleyici etmenlerdir.
Ahlaki engeller yüzünden insan davranışının genetik
nedenleri konusunda ayrıntılı ve sistemli araştırmalar
yapılamaması bir bilimsel bilgi boşluğu yaratmakta,
bu boşluk hem kültürcü hem genetikçi aşırı fikirler
tarafından doldurulmaktadır. Bu ahlaki engellerin kaldırılıp
kaldırılmaması, bir başka tartışma konusudur ancak açık
olan durum, insan davranışının kalıtımsal yönleri konusundaki
bilgi boşluğunun ve ideolojik önyargıların ortaya çıkmasında
bu engellerden kaynaklanan bilgi boşluğunun çok önemli
bir yeri olduğudur.
İnsanın toplumsal davranışının genetik belirleyenlerini
bilimsel olarak saptama olanağı olmayınca, bu tartışmanın
sürdürülebileceği en verimli alan olarak karşımıza insan
davranışının bir biçimde ve belli ölçülerde bozulduğu
ruhsal rahatsızlıklar çıkmaktadır. Çünkü ruhsal rahatsızlıklar
sırasında şöyle ya da böyle beynin zihni ve davranışı
düzenleyici işlevleri bozulmakta, şüphesiz bu işlevlerin
ortaya çıkmasında, insanın genetik donanımı önemli rol
oynamaktadır.
Ruhsal rahatsızlıklar ve kalıtım
Bugün tıbbın alanına giren birçok rahatsızlıkta, belli
ölçülerde nesilden nesile geçiş olduğunu biliyoruz.
Bu gerçek, ruhsal rahatsızlıklar için de geçerlidir.
Ruhsal rahatsızlıklarda kalıtımın rolünün gösterilebilmesi
için, ruhsal rahatsızlığı olan ailelerdeki soy ağacı,
ikizler, birbirlerinden farklı yerlerde büyütülmüş kardeşler
(evlatlıklar) incelenmekte, bu incelemeler kalıtımın
rolüne işaret ettiğinde doğrudan doğruya genetik geçişi
sağlayan etkeni bulmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır.
Hemen söylemek gerekir ki, bugüne kadar doğrudan genetik
geçişe bağlı olduğu kanıtlanmış olan bir ruhsal rahatsızlık
yoktur. Ancak yaygınlığı saptamaya yönelik incelemelerde,
birçok ruhsal rahatsızlığın toplumda genetiğin rolünü
düşündürecek bir dağılım gösterdiği fark edilmekte,
bu tabloyu açıklamaya yönelik kuramlar öne sürülmektedir.
Örneğin çoklu-genetik geçiş kuramına göre, ruhsal rahatsızlıklarda,
genetiğin rolü, diğer genetik hastalıklarda olduğu gibi
tek bir gen üzerinden değil, birçok genin etkisiyle
olmaktadır. Ruhsal rahatsızlıkların birinci derecede
akrabalarda fazla görüldüğü halde, doğrudan genetik
bir geçişten söz edilememesinin nedeni budur.
Bu yazıda gerek bu konuda bir fikir vermek gerek evlilik,
çocukların durumu, diğer aile bireylerinin kendilerine
yönelik kaygıları gibi sorunlara kısmen açıklık getirebilmek
için toplumda en sık rastlanılan bazı ruhsal rahatsızlıklar
ele alınacaktır.
Şizofreni
Genetikle ilişkisi üzerinde en çok çalışılan, hem hasta
bireyi, hem ailesini hem de toplumu birçok bakımdan
güç durumda bırakan ruhsal rahatsızlık olan şizofreni
örneğini incelediğimizde konuyu daha kolayca anlayabiliriz.
Bireyin ruhsal yapısında ortaya çıkardığı yıkım nedeniyle,
en ağır ruhsal rahatsızlıklardan biri olan ama tedavisinde
oldukça belirgin umutlar bulunan şizofreninin toplumda
görülme sıklığı %1'dir. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde
hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin
çocuklarında görülme sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse
%12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik
bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni görülme sıklığı
ise %48' e kadar yükselmektedir. Aslında özellikle birbirlerinden
doğumdan itibaren farklı yerlerde büyütülmüş eş yumurta
ikizlerinin durumu, hastalıklarda genetik geçişin rolünün
gösterilmesinde çok önemlidir. Bu önem şizofreni için
yapılan çalışmalarda da fark edilmiş ve birisinde şizofreni
saptanmış, eş yumurta ikizi olduğu ve ikizinin çok küçükken
farklı çevrelerde büyütüldüğü bilinen kimselerde, ikizinde
ve hem biyolojik hem evlatlık olma dolayısıyla ortaya
çıkan akrabalarda çok ayrıntılı çalışmalar yürütülmüştür.
Ancak tüm bu çalışmalardan bugüne kadar şizofrenide
genetik geçişi gösterecek kesin bir sonuç elde etmek
mümkün olmamıştır.
Şizofrenik hastaların kan bağı olan akrabalarında hastalığın
görülme sıklığının artmış olması, işin genetik bir yanı
olduğunu göstermektedir. Fakat unutulmaması gereken
önemli bir nokta, kalıtımsal yapı ve beden özellikleri
itibarıyla birbirinin aynı olan ikizlerde bile oranın
%100 olmaması ve ancak %48' de kalmasıdır. Bu rahatsızlığın
gelişiminde çevrenin de bir katkısı olduğunu düşündürmektedir.
İki uçlu (Bipolar)mizaç bozukluğu
İki uçlu mizaç bozukluğu, periyodik olarak gelen ya
depresyon ya da mani ataklarıyla seyreden bir ruhsal
rahatsızlıktır. Depresyon, üzüntü,karamsarlık, umutsuzluk,
isteksizlik gibi belirtilerle seyreden bir ruhsal çökkünlük
durumuyken manide çevreyi rahatsız edecek düzeyde neşelilik,
çoşku, enerji, büyüklük düşünceleri görülür. Depresyon
ve mani madalyonun iki yüzü gibi birbirlerine karşıt
tablolar olduklarından rahatsızlığa iki uçlu mizaç bozukluğu
denilmiştir. Bu rahatsızlık, genetik etkenin kendisini
en belirgin olarak gösterdiği psikiyatrik tablo olarak
kabul edilir. Çünkü bu hastalığı olanların birinci derece
akrabaların yaklaşık üçte ikisinde değişik mizaç bozukluklarının
ortaya çıktığı hem klinik gözlemler hem yapılan aile
incelemeleri sırasında saptanmıştır. Hastalıktaki yüksek
ailesel görülme oranları, moleküler genetik alanında
birçok çalışmayı teşvik etmiş, hatta 1987'de hastalığın
11.ci kromozomun kısa kolundaki genetik bir hataya bağlı
olarak ortaya çıktığı bile ileri sürülmüştür. Ancak
bugüne kadar hsatalğın genetik geçişinin kesin bir kanıtı
gösterilememittir.
Sosyal fobi
Sosyal fobi özelinde hem normal olarak karşılanan kimi
ruhsal özelliklerin hem de ruhsal rahatsızlıkların nasıl
aktarıldığını daha ayrıntılı olarak ele alma imkanına
sahibiz. Çünkü sosyal fobi, "utangaçlık",
"sıkılganlık" olarak bilinen normal ruhsal
özelliklere oldukça yakın belirtilerle seyreden bir
ruhsal rahatsızlıktır. Sosyal fobik hastalar, sosyal
durumların çoğunluğunda (topluma karşı konuşma, insanlarla
birlikte yemek yeme, genel tuvaletleri kullanma vb.)
olumsuz bir şekilde incelendikleriyle ilgili gerçekle
orantılı olmayan bir korkuya sahiptirler. Sosyal fobide
kişi yabancılarla veya diğer bireylerin incelenmesiyle
karşı karşıya kaldığı, sosyal veya performans durumlarında
belirgin ve sürekli bir şekilde korku duyar. Sosyal
fobinin temel özelliği, göreceli olarak küçük gruplarda
diğer insanlar tarafından incelenme korkusu şeklinde
belirlenmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu rahatsızlığın
eskiden sanıldığının aksine toplumda oldukça yaygın
olduğunu göstermiştir. ABD'nde yapılan son çalışmalarda
En sık görülen üçüncü ruhsal bozukluk olduğu saptanmıştır.
Şimdi kalıtımın bu hastalıktaki rolüyle ilgili bilgileri
inceleyelim:
Özgün olarak sosyal fobi tanısı almış hastaların ailelerinde
yapılan çalışmalarda, sosyal fobisi olmayan kontrol
grubuna göre, daha sık oranda sosyal fobi saptanmıştır.
Son bir çalışmada yalnızca sosyal fobide değil, diğer
tüm fobik bozukluklarda da ailesel yüklülüğünün her
fobi için özgül olduğu saptanmıştır. Yani bir bireyde
hangi tür fobi varsa onun ailesinde de o tür fobi görülme
olasılığı diğer fobilere göre daha yüksektir. Aynı şekilde
tek yumurta ikizlerinin her ikisinde de sosyal fobi
bulunma olasılığı %24.4 bulunurken, çift yumurta ikizlerinde
bu oran %15.3 olmuştur. Tek yumurta ikizlerinde oranın
daha yüksek bulunması yine sosyal fobinin genetik bir
bileşeni olduğunu göstermektedir. Ama tek yumurta ikizlerindeki
bu oranın %100 olmaması, hastalıkta genetik olmayan
etkenlerin de büyük ölçüde etkili oldukları anlamına
gelmektedir.
Şimdi doğrudan bir rahatsızlık sayılmasa da kişilerde
bulunduğunda onları oldukça rahatsız eden utangaçlık
ve davranışsal ketlenme davranışının kalıtımsal yönü
üzerinde biraz durarak, normal davranış dağarcığımızın
oluşumunda kalıtımın rolünü bir parça aydınlatmaya çalışalım.
Yeni veya tanımadığı insanlar karşısında tedirgin ve
çekingen tavır alma şeklinde tanımlayabileceğimiz utangaçlığın
genetik geçişini incelemek için yapılan ikiz çalışmalarında
tek yumurta ikizlerinde utangaçlık davranışı, çift yumurta
ikizlerine göre birbirine daha benzer bulunmuştur. Bununla
birlikte gerek ikiz incelemelerinden ve gerek evlatlık
çalışmalarından elde edilen sonuçlara göre, utangaçlıkta
genetiğin katkısı, çevresel etkenlerin rolünü düşündürecek
şekilde orta düzeydedir.
Tanıdık olmayan ortamlara, insanlara, ve nesnelere
karşı aşırı korku duyma olarak tanımlanan davranışsal
ketlenmenin sosyal fobinin çocukluk çağındaki öncülü
olduğu öne sürülmektedir. Yapılan bir çalışmada davranışsal
ketlenmesi olan çocukların ebeveynlerinde sosyal fobi
sıklığı %18 , davranışsal ketlenmesi olmayan çocukların
ana babalarında ise hiç sosyal fobi saptanmamıştır.
Bu çarpıcı farklılık, ailesel etkenlerin davranışsal
ketlenmede önemli bir rol oynadığını düşündürmektedir.
Panik bozukluğu ve agorafobi
Panik bozukluğu, kendisini çarpıntı, nefes alamama
hissi, terleme, titreme, baş dönmesi gibi ani bunaltı
belirtileriyle ve ölüm ya da delirme korkusuyla gösteren
ataklarla seyreden toplumda oldukça sık görülen bir
ruhsal rahatsızlıktır. Agorafobi, genellikle daha önce
panik atağı geçirmiş kişilerde görülen, kapalı yerlerde
yalnız kalamama şeklinde ortaya çıkan bir başka bozukluktur.
Her iki rahatsızlık da kadınlarda erkeklerden iki kat
daha fazla görülür. Yapılan aile araştırmalarında hem
panik bozukluğu hem agorafobisi olan kimselerin birinci
derece yakınlarında bu rahatsızlığa yakalanma riskinin
oldukça artmış (%50'ye kadar) olduğu saptanmıştır. Bu
oranlar, rahatsızlıkta kalıtım etkeninin bir rolü olduğunu
düşündürüyorsa da ikiz çalışmalarındaki oranların beklenenden
çok daha düşük olması, bu olasılığı düşürmektedir. Zaten
bugüne kadar, panik bozukluğunun gelişimini etkileyen
genetik etkenleri belirlemek amacıyla yapılmış olan
moleküler genetik tekniklerden de bir sonuç alınamamıştır.
Antisosyal kişilik bozukluğu
Yasa-dışı ve suça yönelik eylemlilikle seyreden antisosyal
kişilik bozukluğu (sosyopati, psikopati), son yıllarda
üzerinde en çok çalışılan rahatsızlıklardan birisidir.
Son yapılan çalışmalarda çocukluk çağındaki bu türden
antisosyal eylemler daha çok ailenin sosyal yapısıyla,
yani çevresel etkenlerle bağlantılı iken yetişkin dönemdeki
çalışmalarda tam tersine genetik-kalıtımsal yüklülük
göze çarpmaktadır. Yine antisosyal gençlerde eğer aile
ortamı çok disiplinli ve denetimli ise antisosyal eylemlerin
ortaya çıkışı gecikmekte, gencin ailesinden ayrılıp
kendi çevresini seçme özgürlüğünü elde ettiğinde antisosyal
eylemler görülmektedir.
Zeka geriliği
İnsan davranış genetiğinin en tartışmalı alanlarından
birisi de, zeka ile ilgilidir. Fakat ortada birçok belirsizlik
olması nedeniyle zekanın genetiğinden daha önce zekanın
ne olduğu ve nasıl ölçüldüğü üzerinde durmamız gerekmektedir.
Zeka nedir, nasıl ölçülür?
Zeka, kesin bir anlaşma olmamasına rağmen "problemleri
çözmek, yeni şeyler öğrenmek, iyi düşünebilme yeteneği
geliştirmek için genel zihinsel kapasite" veya
"yeni durumlara karşı uyum yeteneği" olarak
tanımlanmaktadır. Zekanın tanımlanmasında bunca güçlükler
olsa da, herkes zeka diye bir zihinsel bir işlev olduğuna
inanmaktadır; psikoloji bilimiyle uğraşanlar ise, fazladan
olarak bu işlevin ölçülebilece?i kanaatindedirler.
XIX. Yüzyıl'ın sonlarında İngiltere'de Sir Francis
Galton, evrim teorisinin de etkisiyle, insandaki kalıtımla
geçen özellikleri, farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel
karakteristikleri ölçerek bulmaya girişti. Galton, öyle
bir varsayımla hareket ediyordu ki, bireysel farklılıkları
gösterebildiğinde, dolaylı olarak genetik etkeni de
göstermiş olacağını sanıyordu. Gerçi Galton'un bugünkü
anlamıyla zekayı ölçtüğü söylenemezdi ama insanların
zekalarına göre farklı sınıflara ayrılabilecekleri ve
zeka ölçümlerindeki bireysel farklılıkların ancak genetik
yapıyla açıklanabileceği anlayışı, Galton'dan bu yana,
bazı bilimcilerin kafalarında hemen hiç değişmeden kaldı.
Üstün insanları diğerlerinden ayırt etme çabası, durmaksızın
sürdü. Galton'un çağdaşı ve modern psikolojinin kurucusu
Wund'un insan işlevlerinin laboratuarda ölçülebilece?ini
ileri süren öncü çabalarıyla, aynı zamanda liberal siyaset
felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Locke'un duyumculuğunun
bütün bilginin duyumlardan geldiği şeklindeki önermesi
birleşince zekayı ölçmeye çalışan psikologlar, daha
çok bireyler arasındaki duyusal-motor farklılıklara
yöneldiler. Zeka farklılıklarını görme keskinliğinden,
acıya karşı duyarlılığa, hatta avuç içindeki çizgilere
kadar birçok etkenle açıklamaya kalkıştılar. Ve nihayet
1900'lü yıllarda Fransız hükümeti, psikolog Alfred Binet'e
zihinsel özürlü çocukları diğerlerinden ayırma görevi
verdi. Binet, bu somut görev karşısında artık zekayı
birçok bileşenden oluşan bir işlevler toplamı olarak
almak yerine, tek başına ama karmaşık bir zihin işlevi
olarak ele almak zorunda kaldı. Bugün birçok konuda
uygulama alanına sahip olan zeka testlerinin ilk örnekleri
bu mantıkla hazırlandı. Her iki dünya savaşı sırasında
orduya acilen zeki insanlar kazandırma şeklinde yeni
bir somut sorun çıkınca, zeka testlerinin uygulanması
ve geliştirilmesi süreci belirgin bir ivme kazandı.
Binet ölçeği birçok revizyondan geçerek günümüze kadar
uzandı. Zekayı daha ziyade bir soyutlama yeteneği olarak
düşünen ve bugün Stanford-Binet olarak bilinen bu testin
en belirgin özelliği, zekayı yaşla değişen bir işlev
olarak düşünmesi, zeka yaşını ve takvim yaşını birbirinden
ayırmasıydı. Bu testten sonra da birçok zeka testi geliştirildi.
Bunlardan en yaygın olarak uygulananı, Wechsler tarafından
geliştirilen erişkinler ve çocuklar için farklı versiyonları
bulunan zeka testleridir. Bu testlerin Stanford- Binet
testinden en önemli farkları, zekanın sözel ve performans
olmak üzere ikiye ayrılmasıdır.
Zeka testleri, geniş bir uygulama alanı bulmuş, eğitimden
sağlığa, askerlikten iş ve işçi seçimine kadar birçok
alanda büyük faydalar sağlamı? olsalar da, henüz zekanın
niteliği ve kökenleri sorunu aydınlatılabilmiş değildir.
Ancak bütün bu süreç içerisinde kazanılan bilgi ve deneyimler,
insan beyninin işlevleri hakkındaki bilgimizin gelişimiyle
bir araya getirildiklerinde zeka hakkında daha ayrıntılı
yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Artık
zekanın Binet'in sandığı gibi global bir işlev birimi
olduğu düşünülmemekte, tam tersine birçok işlevin (hafıza,
sözel akıl yürütme, matematik akıl yürütme, benzerlik
ve farklılıkları algılama hızı, kelime bilgisi vb.)
karşılıklı iç ilişkilerinin değişik görünümlerinin zekayı
oluşturduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya yeni zeka
tanımları ve bu tanımlar uyarınca geliştirilmiş yeni
zeka ve bilişsel testler çıkmaktadır. Örneğin bunlardan
Thorndike'ın yapmış olduğu zeka tanımı oldukça ilginçtir.
Thorndike, zekanın mekanik, toplumsal ve soyut olmak
üzere üç türü bulunduğunu savunmaktadır. Mekanik zeka,
insanın el ve alet kullanma becerisini; toplumsal zeka,
diğer insanları anlama ve kişiler arası ilişkiler kurma,
soyut zeka ise, semboller ve kavramlarla düşünebilme
yeteneğini temsil etmektedir.
Zeka testlerinin kesin bir biçimde zeki olanlarla olmayanları
birbirlerinden ayırdığı şeklindeki eski katı anlayış
da bu arada yumuşamıştır. Değerlendirmelerde kültürel
farklılıklar, deneklerin testin gerekli gördüğü koşullarda
yetişip yetişmedikleri gibi ara belirleyenler hesap
edilmeye başlanmıştır. Daha önemlisi, zeka testlerinde
ölçülenin insanın doğuştan getirdiği kapasite değil,
bu kapasitenin davranışa dönüşmüş bölümü olduğu kabul
edilmektedir. Bütün bunların sonucunda, artık zeka testi
kavramından vazgeçilmekte, onun yerine "genel yetenek
ölçümleri" gibi daha iddiasız ifadeler kullanılma
yoluna gidilmektedir. Sürecin böyle bir yönelime girmesinde,
kazanılan bilgi ve deneyimler kadar, şüphesiz bilimcileri
etkileyen Jean Piaget gibi düşünür-bilimcilerin görüşleri
etkili olmuştur. Piaget'in "genetik epistemoloji"
adını verdiği yaklaşıma göre, bütün insanlarda belli
gelişim evrelerine karşılık gelen bir global yapı olarak
aynı zeka potansiyeli vardır. Ancak biyolojik uyum ile
çevreye uyum arasındaki etkileşme; fiziksel, bilişsel
ve duygusal kapasiteleriyle ilgili olarak organizmaların
performanslarına göre zeka da farklılıklar göstermektedir.
Piaget' e göre ayrıca zeka, psikolojik testlerle ölçülemez;
ancak niteliksel bir yapı şeklinde analiz edilebilir.
Sir Galton'dan bu yana zeka hakkında yapılan en ilgi
çekici araştırma konularından biri de, zekanın kalıtımla,
çevre ile, ırkla ve doğum düzeniyle bağlantılarının
araştırılmasıdır. Araştırmaların doğru bir sonuç vermesi
için gerekli olan ara belirleyenleri hesaba katma işlemleri,
bu araştırmaların hiçbirisinde tam olarak yapıl(a)madığından
bilimsel olarak genellikle ciddiye alınmamaktadırlar.
Kaldı ki, zekanın tanımının böylesine belirsiz olduğu
koşullarda, zeka adına neyin ölçüldüğü bile belli değildir.
Yine de zekanın genetiği konusunda bugüne kadar yapılan,
birçok eleştiri alamalarına rağmen çoğunlukla kabul
gören ciddi araştırmalardan elde edilen en genel sonuçları
şöyle özetlemek mümkündür:
Zeka, bireyin kişilik özelliklerine göre daha kalıtımsal
bir nitelik sergilemektedir ve hatta zeka üzerinde kalıtımın
rolünün, çevrenin rolünden daha fazla olduğunu söylemek
mümkündür. Bir başka deyişle, bilim çevrelerinde "doğa
mı yoksa yetiştirilme tarzı mı, insan davranışında daha
baskındır?" sorusuna cevap bulmaya çalışan ünlü
'nature-nurture' tartışmasında, zeka ile ilgili olarak,
şimdilik doğa yanlılarının yani genetikçilerin raundu
önde bitirdikleri söylenebilir... Araştırmaların ortaya
çıkardığı bir başka sonuç da, beyin vebazı beyin alt-bölümleri
ne kadar büyük olursa, zekanın da genellikle o kadar
artmakta olduğudur ama burada önemli olan, büyümüş beyin
dokusunun kalitesidir...Kadınlarda zekanın sözel denilen
bölümünün, erkeklerde ise, performans zeka genellikle
daha iyi gelişmiş olduğu da bugün bilimsel bir gerçek
olarak kabul edilmektedir.
Ama zekanın genetiği ile ilgili olarak ortaya konan
bilimsel iddialardan ayrı olarak, öjenik bir bakış açısıyla
yapılmış birçok sözde-bilimsel önyargılar da bulunmaktadır.
Öjeni nedir? Öjenikler neyi savunurlar?
İnsan genlerinin kalitesini düzeltmeyi amaçlayan tüm
etkinlikler öjenik diye tanımlanırlar. Ancak öjeni (eugenics),
incelemeye dayalı bir bilimsel bilgi alanını değil,
bir tutumu ve niyeti ortaya koyduğundan, sağlıklı nesiller
yetiştirmek için insanlığın hizmetinde olan genetik
danışma ve taramaları ondan ayırt etmek gerekmektedir.
Kalıtımla ilgili gerçekler bilimsel ilgi alanına girmeye
başladığı tarihten bu yana, bilim ve siyaset çevrelerinde
öjenik olanlarla, yani insan neslinin soyaçekim yoluyla
ıslahının mümkün olduğuna samimiyetle inananlarla, anti-öjenikler
yani öjenizmi sahte bilim, öjenikleri bilimci kılığına
girmiş kafatasçılar olarak görenler arasında müthiş
bir tartışma süregelmektedir. Süregelen yalnızca tartışma
değildir; bu alandaki tartışmaların etkileri doğrudan
doğruya hükümet politikalarına, istihdamın nasıl düzenleneceğinden,
ülkeye göçmen olarak kimlerin kabul edileceğine; kimlerin
evlenmeye ve nesillerinin yeniden üretmeye hakları olduğundan
kimlerin fırınlarda yakılacağına kadar yansımaktadır.
Yıllardan beri, insan davranış genetiği alanında bilimin
nerede başlayıp siyasetin nerede bittiğini ayırt edebilmenin
imkansız olduğu bir keşmekeş yaşanmaktadır.
Davranış genetiği alanında yapılan çalışmaların çoğu
zaman araştırmacıların niyetlerinden bağımsız, bazen
de apaçık bir biçimde araştırmacının kişisel önyargılarını
meşrulaştırma girişimi olarak toplumsal ve hatta politik
etkiler yaptıklarını, şimdi de yapabileceklerini gösteren,
birçok kanıt ve emare bulunmaktadır. Örneğin Münih Üniversitesi'nde
yürütülen psikiyatrik genetik çalışmalarının sonucu
olarak, Naziler 1933'te ruhsal rahatsızlığı bulunan
insanların kısırlaştırılmaları yasasını çıkarmışlardır.
Sözde bilimsel çalışmaların sonucunda, ABD'nde de ruhsal
rahatsızlığı olanlar, daha 1950'lere kadar kendi istemlerinin
dışında kısırlaştırılıyorlardı. 20. Yüzyılın başlarında
Amerikan Psikoloji Birliği'nin kendisine yüklediği en
önemli görevlerden birisi, Amerikan toplumunun zeka
seviyesini koruyabilmek için beyaz ırkın zencilerle
karışmasının önüne geçmeye çalışmaktı.
Yıllar geçti, toplumlar demokrasi ve insan hakları
konusunda önemli adımlar attılar, bilim çevrelerinde
bilim adı altında basbayağı siyaset yapmak zorlaştı
ama bilimsel ırkçılık, genetik biliminin arkasına gizlenerek
hep varlığını sürdürmesini bildi.
Toplumdaki eşitsizliklerin kaynağını genetik yapımızda
görerek toplumdaki eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yakınlarda
ölen Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein
ve yine Harvard'lı bir siyaset bilim profesörü olan
Charles Murray, birlikte yazdıkları ABD'nde geçen yıl
yayınlanan "Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki
Sınıf Yapısı" adlı kitabta, 1970 ve 1990 yılları
arasında sürdürülen Amerikan Ulusal Uzunlamasına Gençlik
Araştırması'ndan aldıkları zeka ve eğitim başarısı ile
ilgili verilerden yola çıkarak, insanların toplumsal
ve etnik özellikleriyle, testlerden aldıkları puanlar
arasynda yaptıkları istatistiksel de?erlendirmeler sonucunda,
bilim adına şu iddialarda bulunma hakkını kendilerinde
görebilmişlerdir: "Suç işleyenlerde ve işsizlerde
zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha
düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde,
doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve
diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla
ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük
zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin
ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır..."
"Toplumsal gruplar arasında zeka yönünden nasıl
farklar varsa, ırklar arasında da farklar vardır: En
zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır, onların hemen
ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise, oldukça
düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer almaktadır...Eğer
yoksullar yoksulsa bu her şeyden önce zenginlerden daha
az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak
bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet
programları savurganlıktan başka bir şey değildir. Üstelik
yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin
yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki,
eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, her şey
daha iyi olacaktır..." İşte öjeni tam da budur
ve günümüzde de etkisini büyük ölçüde sürdürmektedir.
Ama öjeniklerin yaptıkları bu araştırmalar, sağduyulu
bilimciler tarafından, gerek metodoloji ve gerek sonuçlar
açısından topa tutulmakta, en ağır suçlamalar yöneltilmektedir.
Örneğin "DNA Doktrini" kitabı dilimize de
çevrilen R. D. Lewontin ve arkadaşları yıllardan beri
biyolojinin bir toplumsal ideoloji biçimine dönü?mesine
karşı mücadele etmektedirler. Yine örneğin 50 yılı alan
bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkan "İnsan
Genlerinin Tarihi ve Coğrafyası" adlı dev eserin
yazarları olan genetikçi Luca Cavalli- Sforza, Paolo
Menozzi ve Alberti Piazza, ırk kavramının genetik açıdan
anlamsızlığını göstermişlerdir.
Önceki Sayfa