MAKÂLELER
Sivil Toplum-Devlet İlişkisi Üzerine Aykırı Bir Bakış

Doç. Dr. Erol GÖKA

Dünya küreselleşirken düşünce ufkumuz ve tarih bilincimiz, "futuroloji"ye ve "bilimkurgu"ya rağmen daralıyor; tasarımlarımız teknolojik keşiflerin sunduklarıyla sınırlı kalıyor ya da yine teknolojiye bu kez olumsuz bir bakışla kıyamet teorileri üretmekle yetiniyoruz; tarihteki medeniyetler döngüsüne bakıp onlarca yıl sonra insanlığı bekleyen yeni sanat, düşünce, bilim ve insan-insan, insan-tabiat ilişkilerini belirleyecek medeniyet biçimlerinin neler olabileceği konusunda yeterince akıl yürütemiyoruz. Oysa insanlık olarak, bugün yaşadığımız teknomedyatik cendereden bir açılım sağlayabilmek için böylesi kurgulara ne kadar da ihtiyacımız var! Oysa millet olarak, geleceği yalnızca güç dengeleriyle açıklamaya ve belirlemeye yeltenen stratejilere değil de, "buradan" kendimize ve insanlığa sunacak yeni medeniyetçi perspektiflere ne kadar da ihtiyacımız var!

Ülke'nin Ağustos 1997 nüshasında, Altay Ünaltay, dünyanın mevcut siyasi konjonktürüyle ilgili olarak çok yerinde tesbitler yapıyor ve özetle şu sonuçlara ulaşıyordu: Her ne kadar 4. Yüzyılda Roma İmparatoru Büyük Konstantin, düzeni ve barışı korumak için devleti "Batı" ve Doğu" diye ikiye bölmesinin sonucunda, Batı Roma bir süre sonra batmış, Doğu Roma Ortaçağın sonuna kadar ayakta kalmayı becerebilmişse de, tarihin garip bir cilvesi olarak Batı Roma'nın mirasçısı ABD, bugün yeryüzünün tek süpergücü konumundadır ve ABD'nin dış siyaset stratejilerine F. Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezleri yön vermektedir... ABD'nin görevi, tarihin çamuruna bulaşmış ülkeleri de tarihin sonuna ulaştırarak evrensel uygarlığa katmaktır... ABD, bu politikalarındaki başarılarının doğal sonucu olarak görece küçülmekte olup, yukarıdaki görevine ortaklar bulması gerekmektedir. ABD'nin ortakları, yeni küresel derebeyler, büyük ihtimalle Doğu Roma'nın mirasçıları Rusya ve/veya Türkiye olacak; belki bu şekilde İmparator Konstantin'in düşü bu yüzyılın sonunda gerçekleşecektir.

Bu tesbitlere ve projeksiyonlara katılıyorum; (zaten tüm bu söylenenler, galiba sevgili Altay'la aynı zamanın çocukları olmamızdan kaynaklanan bir gerçeğin etkisiyle, benim daha önce Hegel'in devlete ve tarihe bakışıyla bugün dünyadaki ve ülkemizdeki siyasi alt-üst oluşlar arasında bir bağ kurmaya çalışan düşüncelerime paralellik arzetmektedir) bununla da yetinmeyerek eğer bu tesbitleri düşünce planında da derinlemesine geliştirebilirsek, içini daha sağlam biçimde, tarihsel ve kültürel bir arkaplanla doldurabilirsek, pratik siyasetle siyasi düşünce ve siyaset felsefesi arasında, bizi daha geniş ufuklu ve parlak bir geleceğe taşıyacak sağlam köprüler inşaa edebileceğimize inanıyorum. Bu nedenle şimdi Altay Ünaltay'ın kışkırtıcı zekasının saçtığı kıvılcımı biraz daha arttırır umuduyla, önceki düşüncelerime bir çekidüzen verme girişiminde bulunmak istiyorum.

Altay Ünaltay'ın kısaca eskizini verdiği, "Hegel'in öngörüleri", "İmparator Konstantin'in umutları", "Doğu ve Batı arasındaki farklılıklar", "bir siyasi coğrafya olarak yaşadığımız toprakların özgünlüğü ve taşıdığı umut" hakkında farklı yerlerden ve farklı temaları eksen alarak birçok tez ileri sürülebilir. Ben şimdilik, tüm bu alanlara uzantıları olan ama temelde "sivil toplum" eksenli bir söylem geliştirmeye çalışacağım.

Bugünlerin muteber toplumu: Sivil toplum

"Sivil toplum" kavramı, her nedense günümüzde, siyasi toplumla (devlet) tam bir karşıtlık içinde, çok olumlu çağrışımlarla birlikte anılıyor. Devlet, sanki insanın özündeki kötülüklerin, her türlü melanetin sonucu olarak ortaya çıkmış ama her nedense tarihin şimdiki zamanına kadar ağırlığını hissettirmiş bir anomali; sivil toplum ise, iyiliklerin, güzelliklerin, özgürlüğün kaynağı gibi ele alınıyor. Bununla da yetinilmiyor; devletçi-despotik gelenek Doğu'ya, sivil toplumcu-insanlıkçı gelenek Batı'ya malediliveriyor; dolayısıyla Doğu, insanlığın siyasi tarihindeki (ve hatta tarihteki) kötülüklerin, Batı ise iyiliklerin kaynağı haline geliyor. Biz, böylesi bir sivil toplum anlayışının nasıl olup da böyle hızla tartışılmadan benimsendiğini sorgulamaya çalışan, benimseyenleri de hayretle karşılayan bir bakışa sahibiz. Sivil toplumun bu kadar kısa sürede, bu kadar muteber hale gelmesinin ipuçlarını yakalayabilirsek, siyasi konjonktürün ve geleceğin üzerine daha parlak bir ışık düşürebileceğimizi de sanıyoruz.

Başlayalım.

Sivil toplum, birçok düşünür tarafından farklı anlamlarda kullanılmış, oldukça tartışmalı bir kavramdır. Biz, bu kavramı, modern siyasi düşüncede çoğu zaman yapıldığı gibi, devletin (siyasi toplumun) bir antitezi ve modernliğin ilk evresinde Batı tarihinin sahnesine çıkmış bir yapının adlandırılması olarak ele alacağız. Bu şekilde kavrandığında sivil toplumun ve sivil toplumculuğun Batı için lehte bir durum, ona üstünlük sağlayan bir konum değil, belki onun sonunu getirecek bir handikapı olduğunu ileri süreceğiz. Bu sayede Altay Ünaltay'ın anlattığı gerçek öyküyü tam da bittiği yerden yeniden başlatabileceğimizi, hayallerimizi İmparator Konstantin'in bu yüzyılın sonunda gerçekleşecek düşü olarak gördüğü Amerikancı liberal demokrat yeni dünya düzeninin ötesine taşıyabileceğimizi düşünüyoruz.

Devam edelim.

Batı tarihindeki modern zamanların en ayırdedici niteliklerinden birisi, önceki devirlerde (ve siyasi düşüncede) belli belirsiz olan, devlet ve toplum arasındaki makasın giderek artan oranlarda açılmasıdır. Önceleri bu konuda düşünürler arasında büyük tartışmalar olmuşsa da, bugün üzerinde tamamen fikir birliği sağlanmıştır ki, devlet-toplum karşıtlaşması, apaçık bir gelişme göstergesidir. Zira ancak devlet ve toplumun birbirine karşıtlaşması sayesinde, İngiltere, Fransa, Hollanda ve İtalya'da başlayan, soyluların ve din adamlarının feodal devletine karşı üçüncü sınıf olarak ortaya çıkan burjuvazinin önderlik ettiği yeni toplum mücadelesi başarıya ulaşabilmiştir. Yeni sınıf burjuvazi, toplumu bir "ulus", kendisini de eski devlete karşı toplumun tamamının haklarını savunan bir "ulusal temsilci" olarak sunmuştur. Bu tarihsel durumun düşünce hayatındaki yansıması, ilk olarak devlet kavramının karşısına sınıf kavramını çıkartan Locke'da görülmüş ve "sivil toplum lehdarlığı" giderek tüm Batı bilincini kapsamıştır. Öyle ki, bugün Yeni Sağ ve Yeni Sol, devletin sivil toplum lehine geri çekilmesinde, çok farklı programatik gerekçelerle de olsa, hemen hemen anlaşmış durumdadırlar. Onlar öyle yapar da biz geri kalır mıyız? Bizde de gerek sağdan gerek soldan, gerek İslamcılar gerek Kürtçüler arasından, her zaman olduğu gibi yine henüz kavrama bir netlik kazandırmadan, hangi ilkelerde anlaştıklarını belirlemeden, hemen sivil toplumcular türemeye başlamıştır?

Biz, durum saptamalarına zaman zaman katılmakla birlikte, yukarıda söylediğimiz gibi, gerek dünyadaki gerek ülkemizdeki "sivil toplumcu" yönelim konusunda aykırı bir bakış açısına sahibiz.

"Sivil toplum", Batı için geçici bir çözümün olduğu kadar kalıcı bir sorunun da adıdır

18. Yüzyılın sonlarına kadar Avrupa geleneğinde sivil toplum (societas civilis) kavramı, hemen hemen devlet ile aynı anlamda -üyesi olan bireyin aynı zamanda bir devletin yasalarına boyun eğmek durumunda kalan bir yurttaş olduğu- kullanılmasına rağmen, bu zamandan sonradır ki, modern Batı (artık Amerika Birleşik Devletleri bilfiil vardır) hayatındaki büyük çatlak oluşmuş; sivil toplum, devlet ve birey değişik yönlere savrularak, birbirlerinin merkezkaç güçleri haline gelmişlerdir. Bir yanda sivil küre, bir yanda siyasi küre; bir yanda "pays legal", bir yanda "pays reel"; bir yanda yasallık, bir yanda birlik... Bu çatlama, tarihsel bir ilerilik halini temsil edebilir ama aynı zamanda yaşamakta olduğumuz birçok sorunun kaynağını da teşkil etmektedir.

Bize göre, Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezlerince hareket eden ABD dış politikasının tam bir zafere doğru yürüdüğü bir gerçektir ama bu, mevcut gerçeğin yalnızca bir parçasından ibarettir; diğer tarafta ABD'nin şampiyonluğunu yaptığı liberal-demokrat program, birçok zaafa da sahiptir. Başta ABD olmak üzere, günümüz reel liberal toplumları, "siyasi iyi" ve "ahlaki iyi", "genel iyi" ve "tikel iyi" ve demokrasi ve liberalizm arasında, kökeninde sivil toplum-devlet çatlağının bulunduğu şifa bulmaz çelişkilerle doludur; dış politikada başarıdan başarıya koşan siyasi akıl, bu çelişkiler yüzünden çok yakın gelecekte olmasa bile, kendi kendisini yıkıp parçalayacağı irrasyonel bir infilaka doğru da ilerlemektedir. Batı modernleşmesi, devlet ile sivil toplum arasında meydana getirdiği bu çatlak yüzünden, bir bakıma kendi mezarını kazmaktadır. Zapatistalar'ın lideri Marcos ile Fransız devlet danışmanı Attali'yi aynı anda feryat ettiren işte bu gerçeklerdir.

Kimileri, günümüzün uluslar-ötesi iktidar gruplaşmalarını, siyasal ile toplumsalın, kamusal ile özelin nerede başlayıp nerede bittiğinin bilinmediği şartlarını öne sürerek, Doğu Avrupa hariç Batı toplumları için, bildik bir sivil toplum ve devlet ayrımının artık önemini yitirdiğini söylemektedirler. Ancak bu tez henüz çok zayıftır ve pratik siyasete bigane kalmış sığ bir akademizmin ürünüdür. Bu cılız sese karşı, Keynesci refah devleti politikalarının başarısızlıklarını, Batılı ekonomilerin savaş sonrası güç yitimine uğrayıp, yeniden yapılanma sürecine girmelerini ve feminizm, barış hareketi, ekoloji hareketi ve dini cemaatlerin kabarması gibi toplumsal kıpırdanmaları gerekçe göstererek sivil toplum-devlet ayrımının Batı siyasi düşüncesindeki temel gündemi koruduğunu ifade eden düşünce, zaten varolan gücünü arttırarak sürdürmektedir. Modern Batı hayatındaki devlet, sivil toplum ve birey arasındaki çatlak, ekonomideki ve siyasetteki uluslararasılaşmalara, bilimsel ve teknolojik gelişmelere, cazibeli liberal ideallerin yapıştırıcı işlevlerine rağmen, hızlı bir ivmeyle büyümektedir. Bu durum, adeta bebeğin doğuştan getirdiği bir anomalinin onunla birlikte büyümesine benzemektedir.

Çatlağını yamamaya çalışan Batılı bilinç

Elbette Batılı bilinç, bu çatlağının farkındadır ve türlü biçimlerde onu gidermenin çabası içerisindedir. Bu açıdan bakıldığında, neredeyse "Batı'nın modern siyasi tarihi, sivil toplum-devlet ayrışmasını ortadan kaldırmaya çalışmanın tarihidir" demek bile mümkün görünmektedir. Biz, Batı tarihindeki devlet-toplum-birey ayrışmalarını yalnızca, birçok soruna kaynaklık eden temel bir çatlak olarak görmüyoruz fakat aynı zamanda Batı'nın modern siyasi tarihinin de, çeşitli coğrafyaların (özellikle Almanya'nın) özgünlüklerini hesaba katan geniş ufuklu bir bakışa sahip olmak şartıyla, pekala, sözkonusu bu çatlağın ortaya çıkardığı gerilimleri, bir biçimde giderme çabalarının tarihi olarak okunabileceğini söylüyoruz. (Batı'nın modern siyasi tarihini bu tarz bir okuma, daha önceki kendi Duraklama sonrası makus tarihimizi Batı'nın meydan okumasıyla başedebilme mücadelesinin tarihi olarak okumamıza karşılık gelmektedir.)

Genelleme yapmanın ve basite indirgemenin hatayı ve eksikliği beraberinde getireceğini bile bile, sırf düşüncemizin yol alabileceği bir kulvar açılacağı umuduyla, bir formülasyon geliştirmemize izin verilirse, bu aykırı okumayı şöyle sürdürebiliriz:

Liberal, muhafazakar ve sosyal demokrat olmak üzere modern Batı siyasi düşüncesinin, siyasi pratiklerini belirleyen üç kalın çizgisinin ortak noktaları, devletin aklın ürünü ya da akli bir toplum olarak kavranması; devlet ve sivil toplum ayrımının daha baştan vazgeçilemez veriler olarak kabul edildiği "ikici bir model"in benimsenmesidir. Batı'nın modern siyasi düşünce tarihinde devlet, son zamanlara kadar, şöyle ya da böyle, temel ve vazgeçilemez bir öge olarak benimsenmiştir. Bu üç kalın çizginin aralarındaki fark ise, esasen sivil toplum ve devletle ilgili öncelikler meselesidir. Liberaller ve bir kısım muhafazakarlar sivil toplumdaki kendiliğinden süren hayatın gelişmenin ve refahın ana motoru olduğuna, devletin temel ve hatta biricik görevinin sivil toplumdaki bu bereketi korumakla sınırlı kalması gerektiğine inanırlarken, yine bir kısım muhafazakarlar ve sosyal demokratlar, sivil toplumun her türlü musibetin kaynağı olduğunu ve bu nedenle devletin koruyuculuk görevinden önce sivil topluma bir nizam vermekle yükümlü bulunduğunu savunurlar. Onların hepsi de gerek devlete gerek sivil topluma ayrı ayrı meşruiyet tanımakta, onlar arasındaki gerilimin uyumlu ve ahenkli bir şekilde yumuşatılabileceğini düşünmektedirler. Liberaller ve sosyal demokratlar, siyasi küreyi esasen bir "Rechstaat" (hukuk devleti) olarak görür, siyasi ve sivil küre arasındaki boşluğu yasallık (legitimation) sayesinde gidermeye çalışırlarken; muhafazakarlar ise devletin Hegelyen anlamda bir etik dayanağa, yani "Sittlichkeit"a ihtiyacı olduğunu, sivil toplum içinde kök salmış bu nesnel ahlak sayesinde devlet otoritesinin meşrulaşacabileceğini savunmaktadırlar. Ama devletle sivil toplum arasındaki ilişkinin açıklanması, bu siyaset teorilerinin her birinde mümkün olsa da, şüphesiz bu "ikici model"in şahikası, siyaset felsefesini güçlü bir tarih felsefesiyle de desteklemiş olan Hegel'inkidir. (Hegel yalnızca çok güçlü düşünce sistemiyle değil, öykümüzün ve ABD dış politikasının ana kahramanlarından Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezine esin kaynağı olması nedeniyle de apayrı bir ilgiyi haketmektedir ve bu ilgi bu yazıda gösterilecektir.) Ama biraz sonra göreceğimiz gibi, Hegel'inkiler başta olmak üzere devletle sivil toplum arasındaki dansı açıklamakta çok başarılı olan bu teorilere rağmen modern Batı siyasi pratiğinde eşler sık sık birbirlerinin ayağına basmakta, bu geçimsiz çiftleri boşamak için kimi zaman daha radikal öneriler gündeme gelmektedir. Ancak bu radikal önerileri ele almadan önce, kavram kargaşasının ve yanlış anlamanın önüne geçebilmek için bir adım daha atmamız gerekmektedir.

Dikkat edilecek olursa, Batı siyasi düşüncesinin kalın çizgileri arasında sosyalizm ve Marksizm sayılmamıştır: Bu, bir ihmalden dolayı değil, sosyalizmin ve Marksizmin bizim tarafımızdan Batı siyasetinde, sözkonusu çatlak nedeniyle hiçbir zaman pratiğe geç(iril)ememiş, tıpkı anarşizm gibi marjinal düşünce akımları olarak görülmesi nedeniyledir. Sosyalizm ve Marksizm, düşünce ekolleri olarak tartışmasız biçimde Batılıdırlar ama gündelik yaşam pratikleri anlamında Batılı bilinç için hep ekzantriklikler taşımışlar ve sınıf mücadelesi pratiğinde ütopya olarak bayraklaştırılmalarına rağmen gerçek hayatta asla denenmeye değer bulunmamışlardır. Marx'ın İngiliz işçi sınıfından devrim beklentisini boşa çıkaran gerçek, bundan başkası değildir; devlet-toplum ve bireyin farklı merkezkaç güçler olarak yaşandığı Batılı bilinç için, üretimin toplumsallığıyla üretim araçlarının özelliği arasında yaşanan çelişki, tek başına, dayanışmaya dayalı yeni bir organizasyon adına ayağa kalkmaya yeterli olmamaktadır. Zaten Marksizmi pratiğe aktarma cesareti gösterebilen toplumlar, yapısal ve tarihsel olarak dayanışmaya daha yatkın olan Doğulu toplumlar olabilmiş ama haklı olarak eleştirildikleri gibi, onların Marksizmlerinin Batılı Marksizmle ve Marx'la bir alakası kalmamıştır.

İşte bu nedenle biz, Batılı Marksizmi devletle sivil toplum arasındaki çatlağı kapayabilmek için ileri sürülmüş radikal önerilerden birisi olarak görüyoruz. Marx'ın Hegel'e itirazı çerçevesinde, aslında, sözünü ettiğimiz pratikte işe yaramayan, devleti akılcılaştıran bu "ikici model"e karşı, devleti sivil toplumun içerisindeki sınıf mücadelesinin ve bunun sonucunda sınıfların kalkmasıyla ortadan kalkacak (daha doğrusu gereksizleşerek sönecek) bir üst-yapı kurumu olarak gören yepyeni bir düşünce gelişmiştir. Marx'ın Batı siyasi düşüncesinin sınırlarını zorlayan, devletin sivil toplum lehine ilgasını öngören bu tezi, Batı siyasi düşüncesinde son zamanlara kadar romantik ve ütopik etkilerini saymazsak, ciddiye alınır kalıcı bir pratik etki yapamamıştır. (Zaten salt Batılı gözlüklerle baktığımızda, Marx'ın tezi, proleterya diktatörlüğü vurgulu Leninist-Stalinist çizginin sayesinde, bir bumerang etkisiyle, Hegel'in devleti mutlaklaştıran kucaklayıcı çizgisine dönüp gelmemiş midir? Hegel de devlet müdahalesinin meşru olduğu şartlardan birisi olarak, bir sınıfın diğer sınıflar üzerindeki oligarşik tahakkümünü sayarak, sınıf mücadelesine devlet adına son vermeye çalışmıyor muydu? Hegel için de "tarihin amacı", özgürlük değil midir?)

Biraz sonra görüşlerini daha ayrıntılı olarak ele alacağımız Hegel, devletin müdahalesinin bir başka meşruiyet alanını ise, halkın evrensel çıkarlarının korunması ve geliştirilmesi olarak belirliyordu. İşte Batı siyasi tarihinde kalın bir çizgi haline gelemese bile, etkisi belki onlarca yıl kendisini hissettirecek olan, devlet-sivil toplum çatlağının kapatılması için öne sürülmüş bir başka radikal öneri, Hegel'in bu görüşleri üzerine yükseldi ve üstelik diğer ve karşıt öneri Marksizmden farklı olarak o pratiğe geçme fırsatı da yakaladı. Birinci Savaş'ın külleri üzerinde yükselen Doğulu proleterya diktatörlüğü denemesinden yirmi beş yıl sonra, bu Hegelci meşruiyetten köken alan açık devletçi çizgi devreye girecek, kendini topyekün devlet diktatörlüğü şeklinde örgütlemekte gecikmeyecektir. Faşizm (aralarında belirgin farklar olmasına rağmen bu kavramı Nazizmi kapsayacak şekilde kullanıyorum) denemesi de İkinci Savaş felaketiyle son bulmuş; Batı'nın ölümcül çatlağı, yine kapanmadan kalmıştır.

Şu halde, Marksizm ve faşizm, daha önce sözünü ettiğimiz devlet ve sivil toplum arasındaki çatlağın meydana getirdiği gerilimin, toplumu veya devleti diğerinin lehine söndürmek yoluyla, radikal bir biçimde tamir edilmesi çabaları olarak okunabilirler. Biz, öyle okuyoruz.

Buraya daha sonra döneceğiz. Şimdi Batı'daki devlet-sivil toplum çatlağının nedenleri konusunda birtakım akıl yürütmelerde bulunacak, Hegel'in mirasından dünyadaki ve ülkemizdeki mevcut siyasi duruma sıçramaya çalışacağız.

Hegel: Modern Batı'nın kristalleşmiş aklı ve Devlet: Bütünsel aklın kristalleşmesi

Modernliğin Batılılaşmadan farklı olarak beşeri bir durum olduğu yolundaki öneriyi dikkatle izlemekle birlikte, modern medeniyetin kökensel olarak Batı medeniyeti olduğunu tartışmasız kabul edenlerdenim. Modern medeniyeti Batı'ya ait kılan, onun kökenlerini ortaya çıkarmaya yönelik bir arkeolojinin sonucunda, Batılı düşünme ve yaşamanın temelleri olarak Hrıstiyanlığı, Roma hukukunu ve Yunan felsefesini bulmamız gerçeğidir. Batı, Rönesans ve Reform hareketleriyle, muharref bir Hrıstiyanlaşmadan kaynaklanan ve giderek her alanda gerilemeye ve açmazlara sebeb olan meselelerini, din-dışı tarihsel kökenlerine, Roma'ya ve Yunan'a dayanarak çözmeye çalışmış ve bu çözümün başarısı, ona modern medeniyeti getirmiştir. Aslına bakarsanız "ilk günah" adı altında kadın düşmanlığı yapan, dünyevi hazlara hayat hakkı vermeyen bir münzeviliğin peşine düşen, Teslis inancının ve ruhbanlığın otoritesine dayanan Katolisizmin ve Ortodoksinin cenderesinde sıkışıp kalmış Batı dünyası için, dini bir çözüm imkanı da bulunmamaktadır; Ortaçağ, Batı için büyük siyasi ve toplumsal kaosun ama aynı zamanda Hrıstiyanlık için uzun bir ilahiyat krizi döneminin adıdır. İmparator Konstantin'in hülyalarının boşa çıkmasında, bu ilahiyat krizinin rolü temel önemdedir.

Anglikan, Lutheryen ve Kalvinist tüm cephelerden Protestanlaşma hareketi, Hrıstiyan Batı'nın kendini Romalı ve Yunan köklerine tutunarak yenilemeye çalışmasının hem doğal bir sonucu, hem mütemmim cüzüdür. Modernlik ve kapitalizm başarısını, doğrudan doğruya protestan zihninin açtığı yenileyeci ruha borçludur. Protestanlığın bu hakkı teslim edilmeli ama herşeyin bu noktada bitmediği vurgulanmalıdır. Modern akıl, tek başına bir protestan akıl değildir; onun bir başka yenileştiriciye; Harıstiyanlığın yüzlerce yıllık büyüsünün protestanlıkla bozulmasından sonra, büyü tasını asar-ı atikaya fırlatıp atacak gerçek bir düşünce devrimcisine daha ihtiyacı vardır. Bu düşünce devrimcisi, Hegel'den başkası değildir.

Hegel, Huntington'un siyasi mücadeleler tarihinde gördüklerini çok önceden tarihte ve düşüncede görmüş, Batı ve Hrıstiyanlık adına bir sistemli tarih felsefesi kurmaya girişmiştir. Hegel, Batı tarihinin temel temalarına sahip çıkan sistemli, modern bir felsefe kurma konusundaki çabalarında fevkalade başarılıdır; o kadar başarılıdır ki, modernliğin karakteristiğini oluşturan bireyin kendini mutlak referans olarak alması ve kendi üzerine düşünmesi, onda tarihten felsefeye, sanatdan dine, insanın ve tüm evrenin anlamını açıklığa kavuşturabilecek bir yetkinliğe ulaşmıştır.Bu anlamda Hegel, modernliğin filozofudur; Hegel felsefesinin temel problemi ise, modernliktir. Ancak Hegel modernliği sac ayağında bulunan Hrıstiyanlıktan ayrı olarak değil, bizzat Hrıstiyanlığı da içerecek bir tarzda felsefeleştirmektedir. Hegel'in selefi, Aquinolu Thomas'tır; bu yüzden ona "son skolastik" denir. Hegel, Aquinolu'nun modern-öncesinde Hrıstiyanlık adına yapmak istediğini, dini olandan bir kopuş anlamı da taşıyan modern zamanlarda yapmak istemekte, Tanrı'yı da içine alacak sistemli ve mutlak bir meta-anlatı inşaa etmek, Tanrı'yı yeryüzüne indirmek için çabalamaktadır.

Hegel'in bu modern Hrıstiyan Batı'nın temsilci filozofu olma başarısının arkasında, modernleşme trenine en son atlayan bir devletin vatandaşı olması gerçeği bulunmaktadır. O, Anglosakson dünyadaki ve bu dünyanın düşünce alanındaki tüm modern gelişmeleri eksiğiyle gediğiyle izlemenin yanısıra düşüncesini daha dün Roma İmparatorluğu'nun varisi olduğu halde, kendi yaşadığı zamanda tarihsel olarak nispeten geri duruma düşmüş olan Almanya'da geliştirmiştir: Hem yapılan hem yapılması gereken üzerine düşünmüştür. Hegel, hem Kant'la başlayan felsefenin Almancalaştırılmasına hem de İkiyüz yıl önce Luther'in açtığı Hrıstiyanlığın "dünyevileşme"si yoluna son taşları koymuştur.

20. Yüzyıl'ın sonlarında Hegel'e karşı uyanan ilgiden yeni bir akademik Rönesans çıkabilmesi ihtimalinin yüksek olduğu umudunu taşıyan Karl Löwith, Hegel felsefesinin Hrıstiyanlıkla bağlantısını şu sözlerle ifade etmektedir: "Hegel felsefesi, sözcüğü sözcüğüne ve olumlu anlamında, regnum dei et gratia'nın (Tanrı ve inayet alanı) kavramsal açınlamasını Hegel düşüncesinde bulan Hrıstiyan teolojisinin izinde ve bu teolojinin dünyasallaştırılması (Verweltlichung) olarak görünmektedir". Hegel'in tam karşı kutbunda yer alan, (bu nedenle Postmodern düşünceye yataklık eden) Nietzsche de Hegel'in bu yanını görmekte gecikmemiş, onun çabasını "Hrıstiyan ideolojisinin akılcı yoldan doğrulanması girişimi" olarak nitelendirmiştir.

Kısaca ne söylemektedir Hegel?

Hegel'e göre felsefe, varlığın salt düşünme yoluyla kavranılmasıdır; varlık ile düşünce aynı özden geldiklerinden felsefi bilgi varlığın özüne ait bir bilgidir; felsefi düşünmenin yolu ise, kavramlar aracılığıyla bir sistem kurmaktan geçmektedir. Hegel'in kavram sisteminin temel kavramı, düşünce ile varlığın aynı özden olduklarını ifade etmek için bulunmuş "ide", "akıl", "tin" gibi kavramlardır. Hegel, bu kavramlara dayanarak dev bir kavram sistemi geliştirmiştir: Her şeyin başlangıcında potens halinde, kendi başına olan tin (geist), kendine yabancılaşarak, tabiat haline dönüşmüş ve kör bir belirlenim olarak işleyişini sürdürmüştür. Kendi özgür varoluşuna aykırı olan bu yabancılaşmadan sonraki evrede tin, tarih ve kültür sayesinde yeniden özgürleşme ve kendini bulma imkanına kavuşmuştur. Tin, tek bir insanda henüz eksiktir ve yalnızca subjektif tin olarak kendisini göstermektedir. Tin, gelişiminin ikinci evresinde tarih, toplum ve devlet biçiminde "nesnel tin" olarak tezahür eder. Son olarak sanat, felsefe ve din, tinin mutlak gelişim evresidir...

Bu sözünü ettiğimiz "nesnel tin" kavramı ve onun tezahürleri olan tarih, toplum ve devlet, bu yazıda bizi en çok ilgilendiren temalardır. Hegel'e göre tarih, "tinin kendi eylemi olarak dünya tarihinde kendi öz bilgisine doğru ilerlemesi" sürecinden başka bir şey değildir. Bir başka deyişle tarih, tinin kendi özünü açtığı, dışa vurduğu yerdir. Tin, kendisini sanatta seyir; dinde içgörü ve duygu; felsefede ise düşünce olarak açmaktadır. Devlet ise, tinin kendisini evrensel varoluşa taşıyacak organize bir görünümüdür. Buna göre, devletler de, halklar da tinin, bir bütüne doğru ilerleyen kendi açma sürecinin birer aracı, bu bütünün birer parçalarıdır.

Tüm bu söylenenler, gerçekten de düşünceyle varlğın mükemmel ve uyumlu kucaklaşmasının örneğidirler. Diğer düşünürler, Hegel'in bu kapsayıcı ve kuşatıcı söyleminin etkisiyle sönükleşirler; onları eleştirmek inanmış bir Hegelci için çok kolaydır: "Ne aile ne de devlet bir sözleşme değildir; 18. ci yüzyılın bireyci teorilerinin, Kant'ın aile teorisinin ya da Rousseau'nun toplum sözleşmesi teorisinin yanılgısı, daha üstün olanı yani aile ve devletin tözsel istemini, ancak onun zayıf bir görünüşü ya da fenomenal bir önsezisi olan sözleşme aracılığıyla tanımlamalarıydı." (Hyppolite, J.)... "Devlet, evrenselin temsilcisi ve savunucusudur. Toplum, devletin temeli, ve belli formlar içinde kalarak anlaşılmak şartıyla, onun maddesi ise de, kendi bilincine sahip akıl tümüyle devlet tarafında yeralır; onun dışında somut ahlak, gelenek, iş, soyut hukuk, duygu, erdem mevcut olabilir, ama akıl olamaz. Yalnızca devlet düşünür ve yalnızca devlet bütünsel olarak düşünebilir." (Ilting, K.H.)....

Hegel'in nesnel tin'in bir tezahürü olarak devlete, topluma ve tarihe bakışı, "raison d'etat"ın muhteşem bir meşrulaştırımı olarak kabul görmekte gecikmemiş, Batılı milli devletlere sürekli esin kaynağı olmuştur.

Evet, Hegelci siyaset felsefesi, bizim Batı için yukarıda sözkonusu ettiğimiz devlet-sivil toplum çatlağını da, aslında bir çırpıda gidermektedir: "Eğer devleti sivil toplumla zıdlaştırırsak; onu kişisel mülkiyet ve özgürlüklerin korunması ve güvence altına alınmasına yönelik birşey olarak tanımlarsak, bu durumda bireylerin çıkarı, tek başına, onların gerçekleştirmek için biraraya geldikleri en yüce amaç haline gelir ve bir devletin üyesi olmak, isteğe bağlı birşey haline dönüşür. Oysa devletin bireyle ilişkisi bundan çok başkadır; eğer devlet nesnel tin ise (ki öyledir), bu durumda birey ancak onun üyesi olduğu ölçüde nesnelliğe, hakikate ve ahlaksallığa sahip olacak demektir." (Hegel, G.W.F)... Bu ifadelere insan, ancak şapka çıkarabilir. Zaten Batı siyasi aklının liberal, sosyal demokrat ve muhafazakar temel akımları da öyle yapmış, farklı bakış açılarına rağmen Hegel'in etkisiyle devleti kutsamakta ve onu saf akıl olarak vazgeçilemez görmekte tereddüt etmemişlerdir.

Daha yakından bakıldığında Hegel, Hrıstiyan-Cermen devletini (Prusya) -kimilerine göre Napolyon Fransa'sını- tinin kendisini açmasının son evresi olarak görmektedir. Ona göre, tinin kendini açma sürecinin ilerlemesiyle Hrıstiyan-Cermen devletinin gücü ve bu devletin hukuku altında özgürce yaşayan bireylerin sayısı da artacak, sonuçta aynı anda hem insanın özgürleşmesi hem de Hrıstiyan-Cermen devletinin mutlak egemenliği sağlanmış olacak, "Tanrısal akıl" tarih ve kültür içindeki özgürleşmesini tamamlayarak, ilk haline dönecek, böylece tarihin sonuna gelinmiş olacaktır.

Elbette pratik siyasete ilgi duyan birçok düşünür gibi Hegel de bu tesbitlerinde yanılmıştır; ne Prusya ne de Napolyon Fransa'sı tarihin sonunu getirebilecek bir atılım yapabilmiştir. Ama işte tam da şimdilerde bu tezlere Fukuyama, ABD ve onun yeni dünya düzeni adına sıkıca sarılmıştır. Fukuyama gibileri, modernliğin temsilci filozofu olan Hegel'in tarihin sonuna kendi zamanında, protestan Prusya monarşisinde gelineceği şeklindeki kehanetinin biraz gecikerek de ve Amerikancı liberalizmin egemenliği altında da olsa, şimdilerde gerçekleşmeye yüz tuttuğunu söylemektedirler. Huntington gibileri ise, Hrıstiyan modern medeniyetin galebesine kesin olarak hükmedilebilmesi ve tarihin sonuna giden yolda, son düzenlemelerin yapılabilmesi için Hrıstiyanlığı birliğe davet etmektedirler.

Gerçekten de Hegel'in önerdiği "hukuk devleti" ile Fukuyama'nın ileri sürdüğü Amerikan liberal demokrasisi arasındaki benzerliği ve liberal demokrasinin dünya ölçeğindeki başarısını görmemek mümkün değildir. Fukuyama, Hegel'e ve ABD'ne dayanarak devlet ve sivil toplum arasındaki sözünü etiğimiz çatlağı da, devletin (ABD) yönlendirdiği bir liberal demokrat bir diyalog sayesinde çözümlediği kanaatindedir. Ama bize göre Fukuyama, bu tesbitleri bazı gerçekleri gözlerden saklayarak, daha doğrusu görmezden gelerek yapmaktadır.

Gözlerimizi karanlığa alıştırmalıyız

Biz şimdi gözlerimizi bu karanlığa daldıracak ve konuşacağız.

Fukuyama'nın Hegelci "Tarihin Sonu" teorisini sevmeyen, liberal demokrasiyi o ABD bile olsa, bir milli devletin inhisarına bırakmak istemeyen ve yeni dünya düzeninden tatmin olmayanlar vardır ve onlar Fukuyama'nın es geçtiği karanlığın sahipleridir. Bu karanlığın sahipleri, Fukuyama'nın devletine karşı şimdi sivil toplum şampiyonluğu yapmaktadırlar; daha doğrusu sınıf olarak ortaya çıktıkları sırada izledikleri stratejiyi şimdi yeteri kadar palazlanmalarının ardından yeniden gündeme getirmişlerdir. Artık devletin arkasına gizlenme gereği duymamakta, hatta devlete karşı, zamanında ilk kez Marx'ın bir imkan olarak işaret ettiği "Dünya Tüccarlar Cumhuriyeti" adına açıkça tavır alma yolunu seçmektedirler.

Kapitalizmin ortaya çıkışı sırasında soylular ve din adamlarından sonra "üçüncü sınıf " olarak tarih sahnesine çıktığında, toplumu feodal devlete karşı bir "sivil toplum" olarak örgütleme becerisi gösteren ve siyasal alanı ekonomik alandan ayıran yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılmasına önderlik eden burjuvazi, bugün "milli devlet"lere karşı yeni bir mücadele başlatmıştır. Bu mücadelede tıpkı Marx'ınki gibi amaçları ve kaynakları ne olursa olsun devletin sivil toplum lehine ilgasını öngören tüm hareketler, düşüncedeki dağınıklığı kronikleştirmekten başka bir işe yaramayan post-modern teoriler, tekelci burjuvazinin ittifaklarıdır. Bu yüzden Charles Taylor gibi bir çok-kültürcülük teorisyeni, sivil toplumun cisimleşmiş şekli olarak görülen Batılı toplumlardaki mevcut durumu bile yeterli bulmamakta, bu toplumlardaki manzarayı, devletle sivil toplumun içiçe geçmesi hali, sivil toplumun önemli kurumlarının hükümetin resmi planlamasıyla bütünleşerek Locke ve Rousseau'nun sözleşmeci modellerine ihanet eden korporatizm tehdidi olarak algılamaktadır. Yalnızca Taylor gibi çok-kültürcülerin değil globalleşmeci, sivil toplumcu, bireyci, anti-Hegelci yeni liberal tezlerin ve egemen sınıfları değil de milli devletleri hedef olarak gösteren toplumsal ve siyasi hareketlerin arkasında, sermayenin uluslararasılaştığı, burjuvazinin tekelcileştiği ve dünya ölçeğinde "milli devlet"lere karşı kendi rasyonalitesini oluşturan örgütlenmelere sahip olduğu bugünün tarihsel ve sosyolojik gerçeği durmaktadır.

Demek ki Fukuyama'nın Hegelci liberal demokrasisinin, her ne kadar ilk bakışta dost gibi görünse de en büyük düşmanı, anti-devletçi tekelci burjuvazi ve onun yeni anarko-liberalizmidir. Fukuyama'nın Hegelci liberal demokrasisinin ikinci büyük düşmanı ise, hala klasik emperyalist paylaşım teorilerine göre hareket eden Avrupalı devletlerdir; çünkü onlar, varlık nedenlerinin doğal sonucu olarak, tek bir devlet aygıtının dünyayı bir başına egemenliği altına almasına karşıdırlar. Başta Çin ve Rusya olmak üzere henüz yeni dünya düzeninde yerleri tam olarak belirlenmemiş "milli devlet"ler, ise bu alt-üst oluşta tavırlarını açık biçimde saptamamışlardır. Altay Ünaltay'ın öne sürdüğü, bizim de katıldığımız görüşleri izlersek, büyük ihtimalle "yeni dünya düzeni" denilen durum, Amerikan liberal demokrasisinin, büyük düşman tekelci burjuvaziye ve onun "büyük tüccar cumhuriyeti" projesine karşı, ikinci düşman konumundaki Avrupalı devletlerden bir kısmının desteğini alarak, milli devletlerle "liberal demokrat ilkeler" çerçevesinde yapılacak ittifaklar ve düzenlemelerin adıdır.

Fukuyama'nın hayali, tekelci burjuvazinin ABD'nin önderliğindeki liberal demokrat dünya idealine isyanını görmezden gelerek, tarihi bu noktada dondurmak, Amerikan liberal demokrasisinin hükümranlığını sonsuza kadar garanti altına almaktır. Ama Batı uygarlığı, bu hayali içten torpilleyecek devletle sivil toplum arasındaki çatlak yüzünden kültürel-tarihsel ve bugün açıkça görünen organizasyonel bir zaafa sahiptir.

Fukuyama'nın hayalinin donduğu noktada ise, bizim hayallerimiz başlamaktadır. Eğer dünyadaki mevcut güç dengesinde henüz kendi etkilerini yeterince hissettiremeyen, kendilerinden yalnızca paylaşım alanları ve "yedek ittifak güçleri" olarak sözedilen Çin, Rusya ve aralarında ülkemizin de bulunduğu "milli devlet"ler, Batı uygarlığının bu zaafının farkına varabilirler, kendi tarihsel geriliklerini hızla aşabilecek yollar bulabilirlerse, tarihin motorlarını Fukuyama'nın durdurduğu yerden yeniden çalıştırabilirler. Çünkü bu devletler, acılı ama engin sosyalizm ve milli mücadele tecrübeleri, geleneklerindeki dayanışma ve adalet temalarıyla insanlığa yepyeni bir yaşama tarzı sunabilecek bir ortak hedef doğrultusunda, birikimlerini ve potansiyellerini biraraya getirebilirler.

Uygarlığın bu yeni yolunun biraz daha netlik kazanabilmesi için, biraz da ülkemizin durumuna bir göz atmalıyız.

Türkiye'de ne oldu?

Sonraki Sayfa

 
2005 © Copyright Doç. Dr. Erol GÖKA
All rights Reserved. Web & Gfx Designed by Zafer IŞIK