MAKÂLELER

Bizim inanılmaz badirelerden geçerek varkalma mücadelesini sürdüren, yarım yamalak modernleşen, bir sivil toplum bile oluşturamadığı için henüz demokrasiye reva görülmeyen, insan hakları konusundaki uygulamaları ve hantal, despotik bir devlet aygıtına sahip olması nedeniyle sürekli eleştirilen, kendine özgü bir tarihe ve kadere sahip olan toplumumuz, Fukuyama'nın "Tarihin Sonu"nu getirdiği dünyadaki güçler mücadelesinde insanlığın ortak geleceği için bir katkıda bulunabilir mi? Sonu geldiği söylenen tarihte, bu topraklarda yaşanan tarihin söyleyeceği bir söz kalmış mıdır? Bu yazıda dilimizin döndüğünce bunu söylemeye, üstelik ne anlama geldiği pek belli olmayan bir sivil toplumculuk yaparak, bilinçli veya değil Batı'daki büyük çatlağın peşine takılanlardan apayrı bir tarzda söylemeye çalışıyoruz. Ama önce şu yaptığımız "tuhaf" okumayı biraz daha detaylandırmalı, bugünün reel-politiğine ilişkin olarak yaptığımız bir başka "tuhaf" okumayla tamamlamalıyız.

Bizim "milli devlet" ile "tekelci burjuvazi" arasında çelişki olduğunu farketmemizi sağlayan fırsat, belki de, Türkiye'de yaşamakta olduğumuz gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Çünkü bu çelişki, belki dünyanın başka hiçbir yerinde, geçmişle gelecek arasındaki gerilimin çatlama noktasına geldiği ülkemizdeki kadar ayan beyan görülmemektedir. Bu nedenle Almanya, tarihsel geriliğini aşmak için hem Anglo-Sakson dünyada önlerine serilmiş geleceği görmenin hem de ülkelerinde yaşıyor olmanın yarattığı tarih duygusunun ortaya çıkardığı gerilimle, bir bilinç sıçraması yapan düşünürler çıkarabilmişse, bizim ülkemizde de şimdilik felsefi düşünce planında olmasa bile, Altay Ünaltay gibi durugörü sahipleri bulunmaktadır.

Bakalım bizim böylesine olumluluklar yüklediğimiz bu ülkede yaşananlar nelerdir?

Batılı anlamda bir sivil toplumun asla olmadığı, siyasal alandan bağımsızlaşmış bir ekonomik alanın ve merkezi otoriteye karşı bugün heterodoksik ve Kürtçü hareketlere tarihsel zemin oluşturan yerel kalkışmaların dışında bir şeyin bulunmadığı Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı Cumhuriyetimizin etnik, dilsel ve dini bakımlardan çeşitlililik arzeden tarihsel-kültürel mirasından bir millet teşkil etme zorunluluğundan sonra, ilk farkına vardığı ve belki de ona devletler ailesinde asıl özgünlüğünü kazandıran faaliyeti, Batılılaşma'nın gerektirdiği bir burjuva sınıf yaratmaya girişmesidir. Batı tarihinin doğal bitki örtüsünün ürünü olan burjuvazi, bizde devlet fideliğinde özenle yetiştirilmiş, bu nedenle gelişmesin her aşamasını özenle saptama fırsatı olmuştur. Ama devlet bürokrasisi, fideliğinde yetiştirdiği bu yeni gücü bir yandan da denetlemeyi hiçbir zaman ihmal etmemiş; devletin denetimini, burjuvazinin egemenliğini artırma çabası, 12 Eylül sonrası yapılan 1983 seçimlerinde olduğu gibi, kimi zaman siyasi mücadelenin temel rengi olmuştur.

12 Eylül öncesine kadar, skolastik Marksist solun tüm iddialarına rağmen, Türk burjuvazisi siyasi arenada asla "egemen sınıf"tan beklenen refleksleri göstererek temel bir güç olamamış; tam tersine sosyalist kampın zorlamalarına karşı devleti (devletini değil) kendisine siper edinmiştir. Burjuva değerlerin erdeminden bahseden tek bir düşünce kırıntısı bile henüz ortalıkta görünmemektedir.

Gerçi Demokrat Parti programında belirgin liberal çizgiler, katı devletçi bürokrasiye karşı demokrat bir tutum vardır ama bunlar gelişen burjuvazinin etkisinden ziyade, konjonktüre göre şekillenmiştir ve zaten uygulamada Demokrat Parti'yle CHP'i ayıran en belirgin çizgi, Cumhuriyet'in din politikalarında bir restorasyonun gerekip gerekmediği noktasındadır.

Ancak 12 Eylül sonrası yapılan 1983 seçimleri sırasındadır ki, Özal'ın ANAP'ının söylemiyle birey ve toplum, devletin karşısında bir güç olarak ortaya konmuş, devletin küçültülmesi gerektiği açıkça ifade edilmiştir. Zenginliğin ve tüketimin erdeminden, serbest piyasanın aklından bahseden Özal ve ANAP'la birlikte, burjuvazi, önceleri yalnızca gazete ilanlarıyla sesini duyurmaya çalışırken, bu kez doğrudan doğruya siyasetin söylem dünyasına girmiştir. Elbette siyasi aktör (Özal ve ANAP) ile söylem arasında birebir tekabüliyet yoktur ama gerçek budur.

Siyasi söylem dünyasına burjuvazi, yalnızca siyasi aktörler aracılığıyla değil, organik aydınları aracılığıyla da girmiştir. Burjuvazinin organik aydınları, doğrudan doğruya burjuvaziye siyaset yapma biçimleri öneren raporlar, "ulusal kalkınmacılığın iflası"ndan ve yeni bir özgürlük ve tüketim kültürü yaratmanın gerektiğinden bahisle kitaplar yazmışlar; hiçbir şey yapamayanları bile "askeri darbelerin önlenmesi için Özal'ın ve anlayışının tek çare olduğunu, zira onun sivil toplumu temsil ettiğini" söylemişlerdir. Burjuvazi, kendi organik aydınlarını daha ziyade, sosyalizmin devrilen arabasından sağ çıkan yol yorgunu "demokrat"lardan devşirmiş, sadece Marksistler değil, yukarıda gösterdiğimiz gibi bizzat Marksist teorinin kendisi de, "bürokratik-despotik devlet aygıtının ortadan kalkması için öncelikle güçlü bir burjuvazi ve sivil toplum gerekir" anlayışına dayanak olduğundan, burjuvazinin kullanımına girmiştir. Bir kısım eski sağcı aydın, açıkça artık "liberal" olduklarını bu dönemde söylemişler, örgütlenme ve düşüncelerini yayma faaliyetlerine girişmişlerdir.

Ama Marksistler devlet konusunda her zaman olduğu gibi yine yanılmışlardır; Özal ve ANAP, umdukları gibi çıkmamıştır. Bu arada sivil toplumculuk yurttan ve dünyadan epey taraftar bulmuş, Özal sonrası, devlete karşı olan herkes (elbette sivil toplumun düşman kardeşleri alevilerle İslamcıları asla biraya getirilemediklerini belirtmeliyiz), "sivil toplum örgütleri" adı altında biraraya gelmeye başlamıştır. Refahyol hükümetinde İslamcılara sunulan iktidar nimetleri, zaman zaman Fethullah Erbaş gibi Refah'ı temsil etmeyen Refahçılarla İnsan Hakları Dernekleri'nin "örgütten esir askerler için ricacı olma" gibi ortak eylemler olduysa bile, "sivil toplum" içerisinde Kürtçü İslamcı ittifakını torpillemiştir. Bu arada inanılmaz bir olay daha olmuş, laik Cumhuriyetimizin korunması için "asker" önderlikli çabalara ülkenin en büyük "sivil toplum örgütleri" sonuna kadar destek veren girişimlerde bulunmuşlardır. İşte bu ülkenin en büyük "sivil toplum örgütleri"nin girişimleriyle kurulan Postmodern bir darbeden bahsedilen günümüz koşullarında ise, "sivil toplum" alanında "devlet"e karşı bırakın ittifakı, laik-antilaik, alevi-sünni, sağcı-solcu gibi kisveler altında bir boğazlaşmanın ön-hazırlıkları yapılmaktadır. "Devlet", "sivil toplum" içerisindeki boğazlaşmalarının önüne geçebilmek için pusuya yatmıştır; ama bu kez eski hevesinden eser yoktur; nazlanmakta, davetiye çıkarılmasını beklemektedir. "Sivil toplum" bir türlü o beklenen hamleyi yapamamakta, bu da ona bel bağlayanlarını hayal kırıklığına uğratmakta, öfkeye garketmektedir.

Burada, Türkiye'de devlet nerede başlamakta, sivil toplum nerede bitmekte belli değildir; aynı şekilde bireyle toplum (millet) ve/veya toplumsal segmentler arasındaki sınırlar alabildiğine fludur. Burada bildik teoriler, karanlıkta el yordamıyla yürürken ışık sağlamak bir yana, bizi karanlığın dibine doğru çekmektedir. Bu karanlıkta ışıksız kalmanın şaşkınlığını sivil toplumcu merkezler de ziyadesiyle yaşamaktadırlar. Örneğin Berlin Özgür Üniversitesi Siyasi Bilimler Dalı Ortadoğu Bürosu, klasik sivil toplumcu teorinin buralarda pek işe yaramadığını farketmiş; "Ortadoğu'daki sivil toplumsal akımlar özellikle de milliyetçilik ve İslamcılık gibi, bayraktarlığını yaptıkları birlik fikri içerisinde farklılıklara izin vermeyen ideolojilerle mücadele etmek zorundadırlar. Bu yüzden bu yörede bir sivil toplumun gelişmesi sadece çoğulcu yapıların inşaasını değil, siyasi hoşgörünün yaygınlaşmasını da gerektiriyor" demek durumunda kalmıştır.

Modern proje, yalnızca Batı için tamamlanmadan kalmıştır

Onlar, burayı aydınlatmaktan uzak teorileri ve modelleriyle, buradaki devletin kadrimutlaklığına karşı, nasıl sivil bir özerk yaşam alanı yaratarak, onu zayıflatacaklarının hesaplarını yapadursunlar; biz, Batı'nın çatlayan ve çürüyen yanlarına değil, insanlığa sunduğu gerçek mirasa sahip çıkmalıyız. Batı'nın insanlığa sunduğu gerçek miras, insan aklına dayanarak Ortaçağ'ın aşılabileceği; dünya hayatını daha insana yakışır biçimde yaşamak için büyüyü değil gerçeği esas alan bir düşünümsellik ve mücadele gerektiğidir. Bu miras, Batılı anavatanında, postmodern ve postyapısalcı teorisyenlere göre farklı biçimlerde açıklansa da, bize göre Batı toplumunun sınıf varlığına ve mücadelesine dayalı yapısı ve ondan köken alan devlet-sivil toplum karşıtlığı nedeniyle, layıkıyla değerlendirilememiş ve bir süredir, "teknomedyatik büyü"nün örtme çabalarına rağmen, çürümeye yüz tutmuştur.

Dünyanın zihin ve yaşama tarzı bakımından Batılı olmayan bölümleri, aynı zamanda modernleşmenin yeni vatanlarıdır. Modernlik buralara, bir bakıma emperyalizmin ideolojisi olarak girdiğinden, Batılılaşma sanılmış ve tepki ideolojilerinin doğmasına neden olmuş ama pratikte, ülkemizde çok net biçimde görüldüğü gibi, emperyalist Batı'ya ve Batılılaşmacılığa karşı modern-milliyetçi yepyeni devletler ve toplumsal formasyonlar ortaya çıkmıştır. Şimdi Batılı olmayan dünya, şöyle ya da böyle modernleşme çabası içerisindedir ve modernleşmenin buralardaki akibetinin ne olacağı, tam olarak kestirilememektedir. Bizim iddiamız, buralarda, özellikle büyük medeniyetlere beşiklik etmiş Avrasya'da, modernleşmenin, Batılı olan biçiminin aksine, daha sağlıklı yollardan gelişme ve tekelci burjuvazi ve devletle (ABD) "kıran kırana" süren mücadelenin belirlediği konjonktürden kaynaklanan fırsatlarla, yeni bir siyasi oluşuma yol açma şansının bulunduğudur. Dikkatli bakılırsa ve icazetli teorilerin yaydığı sis perdesi yırtılabilirse, ülkemizin ve bizim gibi dünyanın geri kalan kesiminin kendine özgü bu karmaşasından insanlığın geleceği için çatlağını onarmada yorgun düşmüş Batı'dan daha fazla olumlu potansiyeller çıkarılabileceği, Altay Ünaltay'ın eskizlerini verdiği siyasi-stratejik hattı besleyecek, Batı'nın gerçek mirasını sağlıklı bir gelecek kurgusuyla birleştiren tarihsel-kültürel bir zeminin varlığı görülecektir. Bu potansiyellerin ve zeminin varlığı, Batı düşüncesinin kendi anavatanında devam ettirme imkanını, sivil toplum-devlet ayrımı yüzünden tükettiği mirasını, buralarda sosyalizm tecrübesinin ve Batı-dışı geleneğin devrimci yanlarının mirasıyla birleştirerek sürdürebilme ve Aydınlanma'nın Batı'da imkansızlaşmış ideallerini burada restore edilebilme tarihsel fırsatıyla güçlenmektedir.

Artık sözkonusu olan, duy(urul)maya hep alıştığımız biçimde Batı'dan neşet eden ve evrensellik iddiasında bulunan tezlere karşı, kof bir gelenekçilik ve kültürcülük adına, ilkel, despotik Doğu imajına bir yer bulunmaya çalışılması değildir. Tam tersine Doğu, olsa olsa yıpranmamış bir gelecek hayalinin, büyük medeniyet geleneklerinin üzerinde gerçekleşme fırsatının siyasi-coğrafyasıdır. Elbette hiçbir kutsal amaç, insan haklarına karşı girişilen hunharlığı, despotizmi meşrulaştıramaz ve yine elbette bireysel özgürlüğün korunması ve temel alınması her siyasal girişimin vazgeçilemez şartı olmalıdır. Elbette sivil toplumculuğa karşı mücadele ederken, leğendeki kirli suyla birlikte çocuk da atılmamalı; sivil toplumcu teoride amaç edinilen insanın yurttaşlık duygusu, kollektif kendine güven ve bireysel potansiyellerini özgürce geliştirme ideallerinden vazgeçilmemelidir. Önemli olan, sivil toplumculuğun "tekelci burjuvazi"nin hizmetindeki gerçek yüzünü görebilmek ve sivil toplumun Batılı anavatanı ve dünyanın geri kalan bölgeleri için yeni bir arayışa girebilmektir.

Modern projenin tamamlanmadığı veya skandalla sonuçlanarak yerini postmodern duruma bıraktığı iddiaları, Batılı entellektüel gündemi tıkabasa doldurmuş; insanlığın geleceği açısından verimsiz bir tartışma giderek hevesleri kıran ve tarafları yorgun düşüren bir hal almıştır. Bu tartışmadan "yeni dünya düzeni"ne kültürel dayanak teşkil edecek temel bir tez ortaya çıkmamaktadır. Yorgun Batılı bilinç, şimdilik siyasi ve ekonomik üstünlüğün sağladığı rehavetle geviş getirmektedir.

Dünyanın geri kalan bölümlerinde yaşayan aydınlar, Batılı düşünceden edindikleri mirasa sahip çıkarak ama Batılı düşünce ajandasından başlarını kaldırarak sosyalizm ve milli mücadele tecrübeleri ve halen yaşayan ve milyonlarca insanın yaşama tarzını derinlemesine etkileyen İslam, Hinduizm, Konfüçyus geleneklerinin nasıl modernleşebileceklerini ve aralarında nasıl ortaklıklar kurulabileceğini düşünmeye başlasalar, Batı için akamete uğramış modern projeyi buralarda daha sağlıklı biçimde hayata geçirebilirler.

Bu amaçla ilk yapılması gereken, Batı düşüncesinin temel kavramlarını, şimdiye kadar Batılı olmayan düşünce ajandasında hiçbir biçimde ciddi olarak yer almamış, yalnızca ideolojik mücadeleler ya da akademik tutunma çabaları için apartılmakla yetinilmiş, "devlet", "tarih", "toplum", "sınıf'', "aydın" vb. gibi çok önemli kavramları, "sanki ilk kez bugün burada düşünülüyormuşçasına" tartışabilecek bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu ortam, Doğu'daki büyü bozumu sürecini ilerletecektir. İkincisi ve daha önemlisi ise, Batı düşüncesini oksidentalistik bir bakışla, yani "bu düşünceler Batı'da Batı için üretilmiştir diye düşünerek" ele almak, onları birçok yerden kırıp başaşağı ederek bir yapı-bozumuna uğratmak; kendi tarihimiz ve toplumumuzu açıklamak için elverişli hale getirmeye çalışmaktır.

Gerçekten de bu yazıda üzerine eğildiğimiz "sivil toplum" tartışmaları için baktığımızda, böyle bir imkan var gibi görünmektedir.

Şöyle:

Hegel'i ve Gramsci'yi başaşağı edebilmek

Rus devrimi örneğinin egemen sınıfların hegemonyasının yalnızca siyasi topluma değil aynı zamanda sivil toplum üzerindeki kültürel hegemonyaya dayandığı Batı'da uygulanamayacağını gören ve Batı için yeni bir sosyalizm yolu öneren İtalyan Marksisti Antonio Gramsci, Karl Marx'ın düşüncelerini birkaç yerden kırıp başaşağı ederek, bilinen skolastik Marksizmden bambaşka sonuçlara ulaşıyor; devlet-toplum ve aydınlar arasındaki ilişkilerde açıklayıcı gücü oldukça yüksek yepyeni bir teori ortaya çıkarıyordu. (Bizim yukarıda yaptığımız "tuhaf" okumaya göre, aslında bu büyük Marksist teorisyenin bütün yapıp ettiği de, tıpkı diğerleri gibi, Batı'nın büyük çatlağını yamama gayretinden ibaretti.)

Gramsci, sınıf farklılıklarının dolayısıyla devlet ile sivil toplum arasındaki bir ayrımın bulunmadığı komünist topluma ait inancını koruması noktasında, kesinkes Marksisttir; bu bağlamda bizim onunla hiçbir alakamız olamaz. Fakat o, sınıfsız toplum hedefine nasıl ulaşılacağı konusunda öyle farklı bir teorik şema ortaya koyar ki, neredeyse Marksizmle hiçbir ilişkisi kalmaz. İşte bu nokta, bizi Gramsci ile sıkı bir şekilde bağlantılandıran noktadır.

Marx, sivil toplum anlayışını Hegel'den türetmektedir. Hegel'de sivil toplum, sefahatin, sefaletin, fiziki ve ahlaki bozulmanın hüküm sürdüğü ve bu yüzden mutlaka devlet gibi aşkın bir organizasyonun müdahalesine ihtiyaç duyan bir alandır. Marx, Hegel'i başaşağı ederek, yani onun devlete verdiği önceliği sivil topluma vererek, sivil toplumu, toplumun yoğunlaşmış ve örgütlü gücü olan üst-yapıdaki devleti düzenleyen ve şartlandıran maddi ilişkilerin bütününün cereyan ettiği, ekonomik alt-yapı olarak kavramaktadır. Ona göre, sivil toplum ve kapitalizm içiçedir; sivil toplum, kapitalizm ve burjuvazinin gelişmesinin koşulu değil ürünüdür; sivil toplumu kuran, oluşturduğu kent hayatıyla geleneksel "doğal bağları" parçalayan, bireyin özel çıkarlarının, amaçlarının, ihtiyaçlarının gerektirdiği yeni bir dünya yaratan devrimci gücün sahibi burjuvazi, Marx'ta her türlü övgüyü hakeder. Marx'ın biricik amacı, burjuvazinin ulaştığına, tüm insanlığın sahip olmasını sağlamaktan başkası değildir. (Bilindiği üzere, buradan skolastik Marksizmin sınıf mücadelesini ve zora dayalı bir devrim yoluyla devletin yıkılmasını esas alan, Leninist devlet ve devrim anlayışları ortaya çıkmaktadır.)

Gramsci'nin sivil toplum, devlet ve devrim konusundaki fikirlerinin ise, Marx'ın bu bakışıyla ilgisi, öyle kolayca kurulabilecek cinsten değildir. Çünkü Gramsci, sivil toplum anlayışını yine Hegel'den ama bu kez onun başka bir tezinden yola çıkarak oluşturmaktadır. Bu Hegelci tez, daha önce aktarmış olduğumuz devletin ahlaki temellerinin sivil toplum içersinde yerleşmiş olduğu tezidir. Gramsci, bu tezden hareketle, sivil toplumun bir alt-yapı değil, üst-yapı oluşumu olduğunu ileri sürerek Marx'la taban tabana zıd bir sonuca varmaktadır. Üstelik o, bununla da yetinmeyerek, Marksist teoriyi en sağlam olduğu yerden, tam belinden kırmakta; alt-yapının belirleyici olduğu şeklindeki aforizmayı, şiddetle reddetmektedir. Gramsci'ye göre, bencilliğin ve hırsın alanı olan saf ekonomik alandan (yani alt-yapıdan), etik-siyasi alana (yani üst-yapıya) geçmek demek, objektif ve zorunlu olandan, subjektif ve özgür olana geçmek demektir. Bir başka deyişle, üst-yapı, alt-yapının insanı baskı altına alan, eritip bitiren, pasifleştiren dışsal gücünün etkisinden kurtularak, yeni bir etik-siyasi biçim oluşturma imkanı sunan, bir insiyatif kaynağıdır; dolayısıyla maddi şartları dönüştürebilen ve onun üzerinde belirleyici olan bir alandır.

Gramsci'de üst-yapı, alt-yapı karşısında belirleyici bir konumda bulunmakla birlikte, aslında kendi içerisinde birisi olumsuz, diğeri olumlu iki unsurdan meydana gelmektedir. Üst-yapıdaki olumsuz unsur, doğrudan egemenliğin, zorun ve tahakkümün aracı olan devlet (siyasi alan); olumlu unsur ise, rızaya dayalı hegemonik ilişkilerin alanı olan sivil toplumdur. Ekonomik alt-yapıda ve siyasal alanda burjuvazi, egemenliğini az çok tam olarak sağlayabilirken, sivil alanda her zaman siyasi, ahlaki ve fikri bir hegemonya kurması mümkün değildir. Gramsci'nin kavramlarıyla söyleyecek olursak, siyasi iktidarını meşrulaştırabilmek için, ideoloji vasıtasıyla, sivil toplum içerisinde yer alan kendisinin dışındaki sınıfları da peşine takabilecek ve onlarla bir tarihsel blok oluşturabilecek bir hegemonya peşinde koşan burjuvazi, bu amacına her zaman öyle kolay ulaşamaz. Çünkü sivil toplum, burjuvazinin iktidarını haklılaştırmaya yarayan ideolojilere yataklık ettiği kadar, muhalif kimselerin devletin tahakkümüne maruz kalsalar bile, yeni bir ideoloji, yeni bir tarihsel blok ve yeni bir tarih oluşturmak fırastına sahip oldukları bir özgürlük alanıdır. Önemli olan, burjuva iktidarının hegemonyasının dayandığı ideolojiyi ve tarihsel bloku kırarak, sivil toplumun içersinden diğer sınıfları da etkileyen yeni bir dünya anlayışının ve yeni bir tarihsel blokun oluşturulması sayesinde, devlete ihtiyaç duymayacak bir siyasi ve sivil toplum kaynaşması meydana getirebilmektir.

Gramsci'ye göre, sivil toplum içersindeki hegemonya mücadelesinin yani siyasi ve kültürel öncülük mücadelesinin ana motoru, yeni bir dünya anlayışının oluşturucuları ve yaygınlaştırıcıları olan organik aydınlardır. Yeniyi temsil eden bu organik aydınlarının karşısında elbette kurulu düzenden yana olan, onun devamı için bilgi üreten burjuva aydınlar da bulunmaktadır. Sivil toplum içersindeki bu mücadelenin sonucunda, yeni bir hayat biçimi filizlendikçe, siyasi toplum (devlet) geriletilmiş ve nihayet siyasi işlevlerini adım adım devredecek olduğu sivil toplum içersinde eritilerek, kaybolup gitmiş olacaktır. Elbette bu sürece uygun bir biçimde ve oluşan yeni tarihsel blokun etkisiyle ekonomik alt-yapıda da sınıfsızlığa doğru giden dönüşümlerin olması kaçınılmazdır ve ayrıca devletin böylesi bir erime süreci için, mücadelenin dünyanın her yerinden devlet tahakkümünü söküp atacak boyutlarda evrenselleşmiş olması gerekmektedir.

Eğer bizim "Hegelci Amerikan liberal demokrasisi", "tekelci burjuvazi" ve "milli devletler" arasında saptadığımız çelişki gerçekse, Marx'ın ve Gramsci'nin bu "devrimci" görüşlerinin aslında tekelci burjuvazi için nasıl da kullanışlı olduğu açıktır. Özgürlükçü-bireyci liberal fikirlerle her türlü devlet-karşıtı düşünce, bir sivil toplum hareketi içinde biraraya getirilmeli; devlet hayatın her alanında geriletilmeye çalışılmalıdır. Nasılsa devletten kalan boşluğu sermayenin ve onun teknomedyatik aygıtının gücü, özgürlükçü (dilediğini dilediğin kadar tüket!) aydınların fikirleri dolduracaktır.

Belki Marx'ın değil ama Hegel'in ve Gramsci'nin fikirleri, bir yapıbozumuna uğratıldıktan sonra, sivil toplum-devlet ilişkilerine yeni bir bakış elde edebilmek için bizim de çok işimize yarayacak.

Hegel, bir yandan bizim gibi tarihsel bakımdan geri, felsefi bir gelenekten yoksun ve sözel, sözlü, söze dayalı bir toplumda dinsel olanın nasıl seküler bir sistematiğe kavuşturulabileceğinin örneğini sunarken, bir yandan da tarihin amacını özgürlük olarak gördüğü halde, bütünsel aklın tek temsilcisi devletten asla vazgeçmemesiyle, bizim devlet(çi) geleneğimizin modernleştirilmesine yarayabilir. Nasıl Hegel hem Aydınlanma mirasına, hem Alman romantizmine sahip çıkmış; Aydınlanma'yı tinselleştirip romantizmi entellektüelleştirmiş ise, ülkemizin siyasal, toplumsal ve düşünce dünyasında ganrenleşen sorunlarının kökeninde bulunan geçmişle gelecek, hatırlama ve umut arasındaki bağların yeniden kurulmasında bize yardımcı olabilir.

Fakat tüm bunları yaparken Hegel gibi, sonradan Batılı devletlerin her türlü despotik ve emperyalist uygulamalarına temel teşkil etmiş olan "sivil toplum"u ve "Doğu"yu aşağılayan, "evrensel hukuk devlet"i adına onlara düşmanlık gösteren bir anlayışa sahip olmak zorunda değiliz. Hatta tam tersine burada olanı savunan, yani devleti sivil toplumun üstünde değil, her ikisini de birbirlerinin içerisinde gören; devleti kutsamayan ya da kutsayacaksa bile bunu devletin sivil toplumun her kesiminden eşit ölçüde yansıyan ve her kesimine eşit ölçüde yansıtan bir adaletin timsali olduğu için yapan bir anlayışa sahip olunmalıdır. Burasının tabiatı, varkalma mücadelesinin komplikasyonlarını saymazsak, asla ırkçı ve kültürel üstünlükçü bir karaktere bürünmemiştir; daha doğrusu ırkçı ve kültürel üstünlükçü girdileri dışlayabilecek bir gücü her zaman barındırmıştır. Bugün de doğru düzgün bir mücadele ile, korku ve vehimlerinden sıyrılmasını sağlayarak, devleti evrensel hukuk ilkelerine ve demokrasiye uygun bir işleyişe kavuşturmak mümkündür. Böyle bir işleyiş, yalnızca insan hakları için büyük bir adım olmakla kalmayacak fakat aynı zamanda Batı için sözü edilen demokrasi ve liberalizm arasındaki açmazlara girmemenin mümkün olduğunu da gösterecektir. Bu konuda ise bize en çok Gramsci'nin "organik aydınlar" teorisinin bir yapıbozumu fırsat sağlayacaktır.

Gramsci, Batı için konuştuğundan haklı olarak aydının sivil toplumdaki şu veya bu sınıfla organik bağı olduğunu düşünüyor; bir Marksist olarak devletin milletin değil bir egemen sınıfın baskı aygıtı olduğunu sanıyordu. Şimdi bize ve bizim gibi ülkelere boca edilmeye çalışılan sivil toplumculukta da devlet, Doğu da nasılsa bir anda varoluvermiş, topluma yabancı ama her türlü gücü kullanma tekelini eline almış, sahibinin muhtemelen asker ve sivil bürokrasi olduğu ve yine nasılsa asli görevinin sözde "sivil toplum"u baskı altına almak olarak tanımlandığı bir Leviathan'dır. Sivil toplum teorisini Hegel'den apartan Gramsci ve onun izleyicisi sivil toplumcular, devletin temsil ettiği bütünsel aklı ve onun toplumda saldığı güçlü kökleri görmemek için bu kez Hegel'e sırt çevirmektedirler. Oysa sırf tapındıkları ekonominin önceliği hipotezine göre bile, bu devlet tanımı saçmasapandır. Devleti temsil ettiği bütünsel akıldan ve toplumdaki etik köklerinden sıyırdığınızda ortada, herbiri, burjuvaziye gıpta eden, gündelik maişet derdiyle kıvranan memurlardan başka kimse kalmaz. Bu zavallı memurların nasıl olup da biraraya geldiklerini ve bu Leviathan'ı oluşturduklarını hiçbir güçlü teori açıklayamaz. Hegel, belki öyle açıklanması en kolay olan Batı'da bile devleti sözleşme teorileriyle açıklamaya çalışanları gülerek izliyordu; bu gülümseme, bizde ve bizim gibi ülkelerde kasıkları ağrıtan bir kahkahaya dönüşmektedir. Devlet, belki bazı yerlerde ve zamanlarda bir sınıfın baskı aygıtı olabilir ama hiçbir zaman bu gerçek, onun asıl varlık nedenini açıklayamaz.

Şimdi biz, en hafifinden korporatizm etiketini alnımıza yapıştıracaklarını bile bile, devleti, tarihsel bir topluluk tiniyle izah eden Hegel'ci bir bakışla kavradığımızı bir kere daha ilan ediyoruz. Elbette böyle bir bakış, yeni liberal ve postmodern siyaset teorilerine karşı, milli devletlerin eski dünyasından yana tavır koyduğum, devleti modernleşmenin ve ekonomik gelişmenin biricik faili olarak gördüğüm anlamına gelmemektedir. Söylemek istediğim yalnızca, bugün milli devletlere karşı sürdürülen sivil toplumcu, liberal, çok-kültürcü vs. kampanyanın arkasında esasen sermayenin uluslararası gücünün bulunduğudur.

Devleti savunan bir siyaset felsefesinden yana olmak, insanlığın asırlar alan ve yığınla acıya malolan ve ortak geleceğimize kazınmış insan hakları ve özgürlük gibi kavramlarından vazgeçmemizi, devletçi berbat-kötü uygulamaları savunmamızı gerektirmiyor. Tam tersine birilerinin çıkarları adına başkalarına muhtemel zulmetme biçimlerini engellemek istiyorsak insanlığın ortak mirasına elindeki sermaye gücüne dayanarak ve sınıfsal çıkarları adına çöreklenmeye çalışan burjuvaziye böyle bir fırsat vermememiz gerekmektedir. Bugün ihtiyaç duyulan, devletin zevali değil, daha adil ve hukuka dayalı, daha sınıflar ve zümreler üstü, kendi bürokrasisini en aza indirgeyecek ve öz-denetim altında tutacak, bu nedenle eskisinden çok daha güçlü bir devlettir. Aksi takdirde devletçi uygulamaları gerekçe göstererek ve burjuva sınıfının çıkarları peşinde sürüklenerek, ortada genelin çıkarlarını savunacak bir bütünsel aklın kalmaması için uğraşmak, birgün zayıfları ve mazlumları savunacak tek bir yol ve yöntemin bulunmadığı, demokrasi adına, burjuvazinin teknomedyatik egemenliğinden başka bir güç aygıtının olmadığı bir uluslararası sistem için çalışmaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Bugün gelinen noktada, kaliteli ürün eldesinde ve yeni istihdam alanları oluşturulmasında serbest piyasanın ve toplumun yaratıcı potansiyellerinin rolünü, devletin ekonomik alandan bütünüyle geri çekilmesi gerektiği kabul edilmelidir ama bu kabul ediş, burjuvaziye yönetici sınıf olarak güvenmemizi, toplumu burjuvazinin güçlü kollarına teslim etmemizin şart olduğunu düşünmemizi gerektirmez. Üretim ilişkilerinin yürürlükteki biçimleri ve üretici güçlerin gelişmişlik düzeyleri, devletin ekonomi alanında tüm yetkiyi vatandaşlarına devrederek onlarla üretim alanında bir rekabet ilişkisine girmemesini, mümkün olduğunca teşvik, subvansiyon ve gümrük indirimi gibi yollara başvurmamasını (başvurduğunda bunun genelin çıkarlarına uygun olmasını ve kamuoyunu ikna koşuluyla yapılmasını) zorunlu kılıyor. Ancak devletin üretimden geri çekilmesini ve serbest piyasa savunusunu, işsizlik, yoksullaşma, sosyal yardım gerekliliği, çevreye zarar verilmesi gibi kimi durumlarda seyirci kalması olarak kavramamak, toplumsal kazancın adil dağıtımında ve çevrenin korunmasında devlete birincil rol düştüğünü anlamak gerekiyor.

Devletin önceki uygulamalardan farklı olarak, eğitim ve sağlık gibi alanlarda vatandaş insiyatiflerini önplana alması, zorlayıcı değil, rehber ve denetleyici bir konum üstlenmesi, artık şarttır.

Kısacası benim ütopyalarımda devlet hep var ama varlığının asli koşuluna uygun olarak yani hep genelin çıkarlarına ve bireyin özgürlüğüne çalışan bir adil güç olarak... Tıpkı içimizdeki vicdan gibi...

Elbette devlete böyle bir bakış, "organik aydın"lara da yepyeni bir bakışı getiriyor; aydın, devletin nesnel tindeki karşılığının entellektüel bireyin öznel tinindeki işlevidir. Yani o, düşüncelerini genelin çıkarları ve bireyin (ve bir birey olarak kendisinin) özgürlüğü için sürdüren kimsedir. Aydın, düşünme faaliyetini varlığı anlamak için sürdüren düşünürden, maddi ilişkilerin belirlenimlerini keşfetmeye çalışan bilimciden farklı bir kimsedir; o, daha ziyade siyasetçiye yakındır; siyasetçinin pratik akılla yaptığını teorik akılla yapan kişidir. Aydın, bir topluluk tininin, entellektüel düzeydeki en yüksek ve bireysel formudur. Bu anlamda, herhangi bir sınıfın organik aydını olmak mümkün fakat gelip geçici bir durumdur; aslolan "milletin organik aydını"nın konumudur. Çünkü "milletin organik aydını", bir grup-varlık olarak kendisini yani kendi varlığının oradasını doğuran tarihsel ve kültürel şartları ve dolayısıyla yaşadığı dünyayı anlamaya ve değiştirmeye çabalamaktır.

İnsanlığın beklediği yeni dünya, tarihin tinselliğini, insanın grup-varlığını, milleti ve devleti reddederek kurulamaz. Batı modernliği, böyle bir sevdaya kapılandığı için devrimci barutunu tüketmiş, postmodern kaosa sürüklenmiştir. Her ne kadar bugün savunulamaz görüntüler sergilese, olgunluktan ve ideal olandan çok uzak olsa da, tarihin tinselliğini, insanın grup-varlığını, milleti ve devleti savunan değerler, Batı-dışı dünyadadır; kendi aydınları tarafından keşfedilmeyi ve tıpkı Batılı değerler gibi restore edilmeyi beklemektedirler.

Burasını sahip olmadıklarından ötürü sürekli aşağılayan ya da sahip olduklarından ötürü göklere çıkaran anlayışları terketmeliyiz. Varlığın buradasını, burada olanı nasıl olur da insanlığın ortak idealleri için en elverişli hale getirebiliriz; burası insanlığın geleceği için nasıl bir imkanlara potansiyeline sahiptir? Bunları gerçekten düşünmeye başlamalıyız.

İnsan olmamız, birçok başka biçimde mümkündür ama aydın olmamız, böyle bir düşünme şeklini zorunlu kılmaktadır.

"Uygarlığın Yeni Yolu Avrasya" kitabında. Kızıl Elma Yayınları, 1999 İstanbul

Önceki Sayfa

 
2005 © Copyright Doç. Dr. Erol GÖKA
All rights Reserved. Web & Gfx Designed by Zafer IŞIK