(14 Aralık 1999'da New York Times'ın internet sitesindeki
foruma gönderilen bir mesaj
[What are Americans doing in Europe ?
What are AMERICANS doing in the OSCE (Organisation for
Security And Cooperation in EUROPE) ?
How long will Europe be a "protectorate" of
the American Empire ?
Are there ANY European NATIONS PROUD OF THEIR ORIGIN
AND EUROPEAN CULTURE left ?
How long will Europe be abused and exploited by the
American Empire and serve their selfish economical and
geopolitical interests ?
Is Ancient Europe A CONTINENT OF WIMPS WITHOUT ANY IDENTITY
WHATSOEVER ?
European Liberal Morons !
Let the Turks (islamic fundamentalists) INTO THE EU
- AND SAY BYE,BYE TO PROSPEROUS UNITED EUROPE !
Say BYE,BYE TO BELOVED "Euro" - DOLLAR WINS
ONCE AGAIN...
Germany,Switzerland,France,etc...WILL BE INSTANTLY FLOODED
WITH POOR IMMIGRANTS AND CRIMINALS WHO WILL LIVE ON
SOCIAL SECURITY - ON YOUR BACKS !
Think twice before You obey your AMERICAN MASTERS !]
)
Avrupa Birliği, Sovyetler Birliği gibi kültürel boyutun
önemini unutuyor mu?
17. Yüzyıl'da bir barış ütopyası olarak doğmasından
Helsinki Zirvesi'ne kadar olan tarihi boyunca "Avrupa
Birliği" ya da "Avrupa Birleşik Devletleri"
fikrinin siyasal (jeostrateji dahil) ve ekonomik boyutunun
yanı sıra vazgeçilmez bir biçimde kültürel boyutu da
olmuştur. Her bir boyutun Avrupa düşüncesindeki yeri
ve önemi, tarihsel bağlam tarafından belirlenmiş ve
sürekli bir değişim göstermiştir. Örneğin Avrupa'nın
(özellikle İngiltere ve Fransa'nın) siyasal ve ekonomik
bakımdan dünya coğrafyasının temel gücü olduğu zamanlar,
Avrupa uluslarının birbirlerini uzun savaşlar boyunca
boğazladıkları zamanlardır ve bu kanlı zamanlarda Avrupa
fikri ancak Kant gibi düşünürlerin hayal dünyalarında
bir barış ütopyası olarak kendisine bir yer bulabilmiştir.
Ne zaman ki Avrupalı ulusal devletler, diğer dünya devletleri
arasında siyasal ve ekonomik bakımdan güç yitimine uğramışlar,
Avrupa fikri o zaman canlanmış ve bu canlanmada kültürel
boyut, temel motivasyonu sağlamıştır. Birlik, siyasal
ve ekonomik olarak başarı kazandıkça, Türkiye'nin tam
üye adaylığına kabulünde olduğu gibi, bu kez kültürel
boyutun siyasal ve ekonomik boyutların gerisinde kalacağı
ortaya çıkmıştır.
Kültürel boyutun görece geri planda kaldığı, çokkültürcülüğün
bir süreden beri, daha revaçta olduğu günümüz koşullarındaki
Avrupa fikriyatında, kültürel farklılıklar alabildiğine
önemsizleşmiş ve hatta "hoş bir çeşni" düzeyine
indirgenmiştir. Neden böyle olduğunun ikili bir gerekçesi
vardır: Bunlardan birincisi, siyasal ve ekonomik olarak
güçlü olanın büyümek ve genişlemek zorunda olduğu şeklindeki
jeostratejik ilkeyle; diğeri ise basit bir ortak yaşam
ilkesiyle ilgilidir.
Avrupa Birliği'ne tam üyelik adaylığımızın, onlarla
aynı kefeye konulmaktan haz etmediğimiz dolayısıyla
zafer sarhoşluğu içinde hep adlarını saymaktan kaçındığımız
diğer on iki ülkeyle birlikte karara bağlandığı bugün
itibariyle, Birlik'in geleceği belli değildir. Birlik'in
üye ulus devletlerin görece özerk olduğu, federal bir
yapıya mı; yoksa Almanya'nın ve bir ölçüde Fransa'nın
raporlarında dile getirildiği gibi, beraberliklerini
derinleştirerek bir "ana çekirdek" ya da "merkez
halka"da birleşen bazı kurucu devletlerin hegemonyasında
bir "süper ulus devlet"e mi dönüşeceği konusunda
henüz belirgin bir yönelim yoktur. Zaten Avrupa Birliği'nin
ne yöne gideceği, yalnızca Avrupa'da üretilecek düşünce
ve Avrupa kürsülerinde yapılacak tartışmalarla belirlenemez;
bu yönelim, daha ziyade jeostrateji mücadelelerinin
sonucunda ortaya çıkacak uluslar arası konjonktür tarafından
belirlenecektir. Bizi iki yıl önce Lüksemburg'ta hayal
kırıklığına uğratırken iki yıl sonra Helsinki'de Avrupa'yı
her türlü nazımızı çekecek hale getiren de bu konjonktürdür.
Avrupa Birliği'nin geleceğini belirleyecek hangi entegrasyon
modeli benimsenirse benimsensin, Birlik, farklı etnisiteleri,
farklı kültürleri tek bir hukuk düzeni içinde bir arada
tutabilmek için yeni bir hoşgörü düzeni bulmak zorundadır.
Birlik fikri ne kadar başarılı olursa, topluluk o kadar
belli bir toprak parçasına güçlü bağlılık duymayan,
coğrafi bakımdan dağınık, çok sayıda azınlık barındıran
bir göçmen toplumuna benzemek, tüm üye ülkelere çokkültürcülüğün
sorunlarını yaşatmak durumunda kalacaktır.
İşte bu jeostratejik ve ortak yaşamdan kaynaklanan
ilkeler nedeniyle kültürel boyut, siyasal ve ekonomik
boyutların gerisinde ve gölgesinde kalmıştır.
Bugün haklı olarak uzun yıllardır süren çabalarımızın
sonucunda kabul edilen Birlik üyeliği adaylığımızın
şerefine seviniyor, aksini düşünmek bile istemiyoruz
ama itiraf etmeliyiz ki, tıpkı Avrupa Birliği'nin geleceği
gibi, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye ve bizim ülke olarak
Avrupa Birliği'ne karşı tavır ve konumları konusunda
da hala birçok belirsizlik vardır. Sözünü ettiğimiz
bu belirsizlikler, adaylık sürecinden çok önce başlamış,
aday üyelikten sonra artarak sürecek olan Avrupa'ya
uyum süreciyle ilgili bilinen sorunlar değildir. Türkiye,
ağır aksak ilerlese de kararlı ve açık bir modernleşme
ve demokratikleşme çabası içindedir; Avrupa Birliği'ne
uyum süreci, sağlayacağı dış dinamiklerle bu çabaya
oldukça olumlu verimler katacaktır. Burada sorun bulunmamaktadır;
belirsizlik, vakit tamam olduğunda ve her türlü koşul
yerine getirildiğinde bile Avrupa Birliği'ne girip girmeyeceğimiz
noktasındadır ve bu belirsizliğe büyük ölçüde şimdi
geri plana itilmiş jeostratejik sorunlar ve kültürel
boyut kaynak oluşturmaktadır.
Bu yazıda, bugün gelinen noktada elde edilen başarının
sağladığı göz kamaşması nedeniyle pek seçilemeyen kültürel
boyutun ve jeostratejinin Türkiye'nin nihai tercihinde
nasıl ele alınması gerektiğini değişik bir yöntembilgisi
izleyerek düşünmeye çalışacağız. Amacımız, gerek Avrupa
Birliği gerek ülkemiz açısından belirsizliğin henüz
temel görünüm niteliğini koruduğu önümüzdeki süreçte,
ülke olarak Avrupa karşısındaki tavrımızın ve konumumuzun
nasıl olması gerektiğine cevap arayışlarına yardımcı
olmaktır. Şüphesiz böyle bir cevap, uluslar arası konjonktürle
ilgili gelişmelerin, uzun vadeli gelecek hesaplarının
ince eleğinden süzülmesiyle elde edilecek jeostratejik
projeksiyonlara göre verilecektir; biz bu yazıda jeostratejik
projeksiyonların önemini zaman zaman hatırlatacak ve
bu jeostratejik projeksiyonlara kültürel boyutun ağırlığının
en azından hak ettiği ölçüde hissedildiği bir bakış
açısı kazandırılmasının derdine düşeceğiz. Çünkü her
ne kadar bugün, siyasal ve ekonomik isterlerin yer aldığı
çekim merkezinden "nasıl olsa çokkültürcülük politikalarıyla
hallederiz" diye savrulsa da Avrupa Birliği projesinin
eninde sonunda kültürel boyuta dayalı bir toplum projesi
olduğunu; kültürel boyutu yeterince hesaba katamayan
toplum projelerinin Sovyetler Birliği örneğinde olduğu
gibi bir dünya devi haline gelindiğinde bile, günün
birinde tuzla buza dönüşeceğini, o zaman unutulan kültürel
boyutun acımasız bir cellat kılığında geri geleceğini
ileri sürüyoruz.
Bu amaçlara uzanmaya yeltenme çabamızda, daha uygun
olduğu düşüncesiyle, alışık olduğumuz "onlar",
"biz" karşılaştırmalarından uzak duracak,
bizzat Avrupacıların sorunu nasıl gördüklerine odaklanacağız;
kültürün siyasal sözcülerine örneğin Hıristiyan demokrat
ya da ırkçı Avrupalı politikacılara değil, Avrupa fikrinin
düşünsel sözcülerine gideceğiz. Avrupa fikrini farklı
zamanlarda farklı biçimlerde savunmuş iki büyük düşünce
adamı Ortega y Gasset ve Edgar Morin'in düşüncelerini
ortaya koyarken, kendi itirazlarımızı geliştirmeye çalışacağız.
Son olarak ülkemizin düşünce hayatına dönecek, Avrupa'yı
soldan bir bakışla kavrayan ve Avrupa Birliği'ne girmemizi
şiddetle öneren ülkemizin Avrupacı düşünürlerine özellikle
bazı sorular yönelteceğiz. Tüm bunlardan sonra zaten
bizim "Avrupa Birliği" konusunda ne demek
istediğimiz, yeni bir söze ihtiyaç kalmaksızın ortaya
çıkmış olacak.
Ortak bir kültür yatağı olarak Avrupa ya da Ortega
Y Gasset'in Avrupa milleti
Başta Yeni-Kantçı kültür teorisyenleri olmak üzere,
Alman düşüncesinden önemli ölçüde etkilenmiş olan ve
"Avrupa" fikrinin önemli teorisyenlerinden
sayılan İspanyol düşünürü Ortega Y Gasset, bir toplumu
isteklerin uzlaşmasıyla oluşmuş, sözleşmeye dayalı hukuksal
bir birlik olarak anlamanın modern düşüncenin ağır yanlışlarından
birisi olduğunu söyler. Ona göre bir toplumu bir dernek
sanma gafletine düşen bu sözleşmeci bakışın tersine,
istekler arasında bir uzlaşma olabilmesi için öncelikle
bir toplumun, birlikte yaşamakta olan insanların varolması
gerekir. Zaten uzlaşma denilen şey de o toplumun ortak
yaşamının şöyle ya da böyle bir biçimini belirlemekten
başka bir şeyi amaçlamaz. 1946'da yazdığı "Avrupa
üzerine düşünceler" adlı makalesinde şöyle devam
eder Gasset: " Eğer toplum az önce söylediğim şeyse,
Avrupa'nın bir toplum olduğu, hatta Avrupa'nın toplum
olarak, Avrupa uluslarından daha da önce varolduğu tartışma
götürmez. Belli bir görenekler sistemi çerçevesinde
ortak yaşam en değişik yoğunluk derecelerinde gerçekleşebilir;
o derece görenekler sisteminin sıklık oranına, ya da
'yaşamın yönleri'nden ne kadarını ilgilendirdiğine bağlıdır,
aslında bu da aynı kapıya çıkar. Bu anlamda Batı ulusları
toplumsal ortam olarak kendilerinden önce varolan daha
geniş Avrupa toplumu çerçevesinde daha yoğun toplumlaşma
odakları olarak yavaş yavaş biçimlendiler. Çoğu ortak
olan göreneklerle örülü o tarihsel mekan Roma İmparatorluğu
tarafından yaratılmıştı ve daha sonra ortaya çıkan ulusların
coğrafi biçimleri Geç İmparatorluk Çağı'nın Diocesis'lerinin
(Ortaçağ'da herbiri bir piskoposun dinsel yargı alanı
olarak kabul edilen kilise toprakları) basit yönetimsel
bölümlenmesiyle fazlasıyla örtüşmektedir. Beyler, Avrupa
tarihini, yani Batı uluslarının filizlenmesinin, gelişmesinin
ve olgunluğa erişmesinin tarihini anlamak istiyorsak
şu temel olgudan yola çıkmak zorundayız: Avrupa insanı
hep aynı zamanda iki tarihsel mekanda, iki toplumda
birden yaşamıştır, biri daha gevşek dokulu ama daha
geniş olan Avrupa, öbürü daha yoğun, ama daha dar bir
alan, her ulusun ya da bugünkü büyük ulusların habercisi
olan özgün toplulukların daracık toprakları ya da bölgeleri.
Bu böylesine temel bir olgu ki, Ortaçağ'daki tarihimizi
anlamak, bütün o yüzyıllar süresince savaş ve politika
olaylarını, düşün, şiir ve sanat yapıtlarını aydınlatmak
için anahtar orada duruyor. Dolayısıyla, Avrupa'nın
olsa olsa gelecekte gerçekleştirilebilecek bir ütopya
olduğunu düşünmek yanlışın en büyüğüdür. Hayır; Avrupa
öyle yalnızca geleceğin getireceği bir şey değil; çok
eski bir geçmişten bu yana oracıkta bekleyen bir şeydir.
Asıl gelecekte yapılması gerekecek olan şey, o eski
zamanlardan kalma gerçeğe yeni bir biçim vermektir.
Avrupa birliği yakın gelecek için salt bir siyasal program
olmaktan öte, Batı'nın geçmişini, özellikle de - Ortaçağ'ın
tüm yüzyıllarını ve yaşam biçimlerini bir noktada yoğunlaştırdığımızı
bile bile- asıl 'gotik çağ insanı' olarak adlandıracağımız
Ortaçağ insanını anlamak için elimizde bulunan tek yöntemsel
ilkedir." (Tarihsel Bunalım ve İnsan, Metis Yayınları,
İstanbul, 1992, çev. Neyire Gül Işık, s.125-126)
Ortega Y Gasset'in Avrupa üzerine düşünceleri oldukça
kışkırtıcıdır ve hakkında birçok şey söylenebilir ama
daha çok çağdaş değerlere ve insan haklarına bahisle
inşaa edilmeye ve yayılmaya çalışılan Avrupa kültürü
fikrinin propagandif yanına prim vermeyen, gerçekçi
biçimde "ortak geçmişe ve ortak yaşama" vurgu
yapan yanı dikkat çekmektedir. Gasset, temelleri sağlam
bir Avrupa fikrinin temellerini ortak geçmişte arayarak,
daha 1940'larda soruna köklü bir bakış getirmektedir.
Zaten onun tanık olamadığı, dünkü ya da bugünkü Avrupa'nın
siyasal kuruluşunu destekleyen birbirlerinden çok farklı
politik söylemlerin tümünün açık veya örtük biçimde
Ortega Y Gasset'in bakışını paylaştıkları görülecektir.
Çağdaş değerler ve insan hakları propagandasının pullarının
döküldüğü bazı gerçek yaşam olayları karşısında Avrupacılık
adına dinciliğe varan Hıristiyan kulüpçüğü, ırkçılığa
varan "Avrupa merkezcilik" yapılmasının asıl
nedenleri arasında Avrupa'nın geçmişten gelen bir ortak
inşaa olduğu fikrinin zımnen kabulü bulunmaktadır.
Gasset'in çok özlü biçimde anlattığı ortak geçmişe
ve ortak yaşama dayalı Avrupa fikri, Avrupa Birliği'ne
bilinen "uluslar-üstü siyasal bir birlik"
tanımında açıkça içerilmeyen yeni bir tanım getirmektedir.
Bu yeni tanımda Avrupa'nın kendisinin bizatihi çok öteden
beri organik bağlarla bağlı bir "millet" olduğu
fikri esastır ve Avrupa Birliği, Avrupa milletinin yeni
siyasal oluşumu, bir bakıma ulusal devletidir. Avrupa
fikrinin adeta baştan beri mezar kazıcısı konumunda
olan Ortaçağ'dan beri süren, yakın tarihte azalacağı
yerde artan Avrupalılar arasındaki boğazlaşmaları açıklarken
bile "aile kavgası" metaforuna başvurmasında
da .bu "Avrupa milleti" inancı bulunmaktadır:
"Durum şu ki, Avrupalı denilen uluslar için yaşamak
-tabii XI. Yüzyıl'dan, III. Otto'dan başlayarak- hep
aynı alanda ya da aynı ortamda dolaşmak anlamına geldi.
Yani, yaşamak, her biri için öbürleriyle birlikte yaşamak
demekti. O ortak yaşamın kimi barış, kimi savaş görünümü
alması fark etmiyordu. Avrupa'nın karnında çekişip duruyorlardı,
tıpkı analarının kucağında dövüşen ikiz Eteokles ile
Polynikes gibi. Avrupalılar'ın kendi aralarındaki savaşların
aile kavgalarına pek benzeyen bir garip havaları olmuştur
hep. Düşmanın yok edilmesinden kaçınılmıştır, daha çok
savaş oyunlarını, üstünlük kavgalarını andırırlar, köy
delikanlılarının dalaşları ya da miras paylaşan aile
bireyleri gibi. Üç aşağı beş yukarı hepsinin muradı
birdir. Aynı şeyler ama ayrı biçimde. Ne demişti V.
Carlos (Şarlken) I. François için: 'Kuzenim François
ile ben tam bir fikir birliği içindeyiz; her ikimiz
de Milano'yu istiyoruz.'" Avrupacılık yapacağım
derken siyasal-tarihsel gerçekleri tersyüz eden büyük
düşünür Gasset, paragrafının sonuna tüm tezini alt-üst
eden şu cümleyi de eklemeden edemez. "İlk kez şu
son savaşta Batı halkları birbirlerini karşılıklı yok
etmeye kalkıştılar." (a.g.e. s.123-124)
Kültüralist* (*Kültüralizm, kültürü tüm tarihin merkezine
koyan indirgemeci bir yaklaşımı tanımlamak için kullanılmıştır.
Elbette biz de tarihin bir bileşeni olarak kültürel
boyutun önemi üzerinde duruyoruz ve bu yazının ana eksenini
oluşturacak kadar kültürel boyutu önemsiyoruz ama kültürü
her şeyin başı haline getiren bir anlayışı asla kabul
etmeyiz) bir Avrupacılık'ın daha sonra ele alacağımız
yanılgıları bir yana, gerçekten de siyasal-tarihsel
gerçeklikler göz önüne alındığında, insanlık tarihinin
en kanlı coğrafyasını, ortak yaşam ve ortak geçmiş adına
bir araya getirerek Avrupacılık yapmak, Gasset gibi
bir düşünür için bile çok zordur. Gasset, yüz binlerce
Avrupalının Birincisi'nden daha otuz yıl sonra yeniden
birbirini boğazladığı İkinci Savaşın hemen ertesinde
kaleme aldığı bu yazıda, Avrupa hayalinin suya düşmesini
engellemek adına siyasal-tarihsel gerçeklere gözlerini
kapamıştır. Zaten "Kitlelerin İsyanı"nın bu
büyük yazarı, bir dönem milletvekili olarak katıldığı
ve başarısızlıkla sonuçlanan politik yaşamının da gösterdiği
gibi, güç ilişkilerini ve yaşamın siyasal boyutunu anlamakta
güçlük çekiyordu.
Gasset'in kültüralist Avrupacı bakışı, Avrupa'nın
geçmişindeki ve şimdisindeki çatışmaları anlamaktan
uzaktır. Gasset, Birlik içindeki çok şeylere gebe çekişmeleri
anlayamayacağı gibi, neden bazı Kuzey ülkelerinin Avrupa
Birliği'ne karşı tavır içinde olduklarını anlamaktan
da uzaktır. Kültüralist Gasset, Fransızlar, İspanyollar
ve İtalyanların Latin ya da Akdeniz kültürünü oluşturdukları
saptamasına şiddetle karşı çıkar. Ona göre Yunanistan
Helen değil, Giritlidir ve Doğu uygarlığına aittir.
Evet, tarihsel bir oluşum olarak İskenderiye'den Marsilya'ya
ve Girit'e kadar uzanan bir tarihsel Akdeniz kültürü
olmuştur, bu yüzden hala Kuzey Afrika halklarıyla Güney
Avrupalılar arasında benzerlikler vardır ama Gasset'e
göre Akdeniz kültürü tarih sahnesinde yer aldığı zamanlarda
henüz kültürel oluşumlar olarak Avrupa ve Afrika yoktur.
"Avrupa, Cermenler'in tarihsel dünyanın tekil yapısına
tam anlamıyla katılmalarıyla birlikte başlar. O zaman
Afrika, 'Avrupa-olmayan', Avrupa'dan ayrı olan kimliğiyle
doğar. İtalya'nın, Fransa'nın ve İspanya'nın Cermenleşmesiyle
Akdeniz kültürü saf bir gerçek olmaktan çıkar, Cermenlik
oranının ölçüsüne indirgenir. Ticaret yolları iç denizden
uzaklaşmakta, yavaş yavaş Avrupa anakarasının içerilerine
doğru kaymaktadırlar; Yunanistan'da doğmuş olan düşünceler
Cermen ülkesinin yolunu tutarlar. Platon'un ideaları
uzun bir uykudan sonra Galilei'nin, Descartes'ın, Leibniz'in,
Kant'ın Cermen kafataslarının içinde uyanırlar. Aiskhylos'un
fizikötesinden çok esin nitelikli tanrısı Luther'de
kaba saba bir güçle yankılanır; katıksız Atina demokrasisi
Rousseau'da yansır, Panthenon'un yüzlerce yıl kimsenin
el değdirmediği esin Perileri günün birinde kendilerini
Donatello ile Michelangelo'nun kollarına bırakırlar,
Cermen soyundan gelme Floransalı delikanlıların kollarına
yani" (a.g.e. s.130) Bu satırlar, bir düşünce tarihi
metnine ait olsalardı, gerçekten parlak ve ilginç olurlardı
ama bu satırlar, Gasset tarafından kültürel ve çoğu
zaman dikkate almadığı siyasal tarihe ilişkin çıkarımlar
yapmak üzere kullanılmaktadırlar. Gerçi bu edebi değeri
yüksek cümleler sayesinde Gasset, pek inandığı Avrupa
fikrine Cermen bir şecere bulmuştur ama böyle bir anlatıma
Alman milliyetçileri ve Gasset dışında hiçbir Avrupalı
sahip çıkmayacaktır. Kaldı ki, Avrupa Birliği gibi bir
siyasal oluşuma bu şekilde tarihsel dayanaklar aramaya
kalkarsak, yalnızca Avrupacılık'ı değil, bugün Fransa'nın
eskizlerini yaptığı Akdenizcilik'in de meşrulaştırımını
yapmış oluruz; nasılsa düşünce tarihini siyasal idealleri
uğruna Gasset gibi ama bu kez Akdeniz adına eğip bükecek
ve parlak edebi cümleler kurma yeteneğine haiz bir Parizyen
bulunacaktır. Yine kaldı ki, bir siyasal oluşuma kültürel
bir ardalan buluyoruz diye yüzlerce yıllık düşünce tarihini
tek bir ortak atada buluşturursak, bu zaman dilimi içinde
olup biten siyasal olayları, örneğin Gasset'in sevgili
İspanya'sının XV. Ve XVI. Yüzyıllarda şampiyonluğunu
yaptığı sömürgeciliğin tarihini de gözümüzün içine sokacak
birileri çıkacaktır.
Kendine özgü bir kaotik kültürel zeminde siyasal
bir zorunluluk olarak Avrupa ya da Edgar Morin'in Avrupa'yı
Düşünmesi
Daha önceki düşünce ve siyasal yaşamında komünist olduğunu
söyleyen, Fransız yahudisi Edgar Morin, 1987 yılında
kaleme aldığı "Avrupa'yı Düşünmek" adlı kitabında,
Avrupacılaşma serüveninin başlangıcını şöyle anlatır:
"Avrupa konusunda asıl uyanışım, 1973'teki petrol
şokundan sonra oldu. Ortadoğu'da bir yerlerde petrol
muslukları kapatılmış ve biz hastanelerde bu serumdan
yoksun bırakılan hastalara dönmüştük. İşte o zaman,
Avrupa'nın, o çok sevgil zavallı küçük şey oluverdiğini
keşfettim ve bu beni altüst etti. Bundan sonra bir yeni
Avrupacı oldum, çünkü Avrupa'nın hasta olduğunu ve can
çekişmesinin genel provasının yapıldığını gördüm."
(çev. Şirin Tekeli, Afa Yayınları, 1988, s.24) "Avrupa'yı
koruyan Amerikan zırhının geri çekilmesi ya da petrolsüz
kalmanın yol açabileceği bir boğulma yarın pekala gerçekleşme
olasılığı bulunan varsayımlardır. ABD, yakın bir gelecekte
bile ya siyasetinin izolasyonizm doğrultusunda değişmesi
ya da stratejik ağırlık merkezinin Pasifiğe kayması
hatta SSCB ile dünyanın sonunu getirebilecek silahlar
konusunda bir anlaşmaya varılmasına bağlı olarak bugüne
kadar Avrupa'ya sağladığı korumaya son verebilir. Aynı
şekilde SSCB, oldukça yakın bir gelecekte pekala, Orta
Doğu'daki ve iran körfezindeki bazı devletleri yeniden
koruması altına alabilir ya da uydulaştırabilir."
(s.172-173) Siyasal konjonktür öngörüleri bakımından
pek de isabetli saptamalar yapamasa da Edgar Morin,
Avrupa'nın "zavallı" durumunun kendisini Avrupacı
yaptığını söylemektedir. Morin, zavallılıktan kaynaklanan
kader ortaklığı mecburiyetini anlamaksızın, Avrupa'yı
Avrupa'nın belirli bir yerinden bakarak kavramanın çok
zor olduğunu belirtir. Örneğin kendilerini Aydınlanma'nın
ve aklın ülkesi olarak gören Fransızlar'ın Avrupa kavramları,
kendilerini İngilizlerin ampirisizmine, Slavların mistisizmine,
Almanya'nın metafizik ve nebülamsı düşünce yapısına,
İtalyanların ince kelime oyunlarına, İspanyolların karanlık
ihtiraslarına göre yücelttikleri ölçüde (ki bunu hep
yaparlar) çarpıtılmış olacaktır. Herkes, tüm Avrupalılar,
çöküşe doğru gittikleri ortak kaderlerini görmeli ve
buradan ortak bir siyasal amaca ulaşmalıdırlar.
Siyasal bir Avrupa Birliği'nin zorunluluğu bilincinden
hareket eden Morin, bu bilincin sağladığı güdülenmeyle
Avrupa'yı düşünmeye başlar; ortada öyle karmaşık bir
tarihsel ve toplumsal manzara vardır ki, ancak iki şekilde
kavranması mümkündür. Bunlardan birincisi, diyalojik
ilke ya da çok mantıklılık ilkesidir; Avrupa'nın sanıldığı
gibi, Yahudi-Hıristiyan-Yunan-Roma sentezi olmayıp,
her biri kendi mantığına sahip olan bu kertelerin, yalnız
tamamlayıcılık değil, bunun yanısıra rekabet ve aykırılık
ilişkileri içinde bulunduklarını anlamanın biricik yolu
bu ilkedir. Avrupa'yı kavramamıza yarayacak diğer ilke
ise döngüsellik ya da yinelenme ilkesidir ki, tıpkı
hava ya da su kasırgalarında olduğu gibi, görünüşte
birbirlerinin karşıtı akımların karşılaşmasıyla oluşan
ama aynı zamanda birbirlerini tamamlayarak kendi kendini
biçimleyen Avrupa sarmalı ancak bu ilke sayesinde anlaşılabilir.
Morin, Avrupa'yı ortak kaderin zorladığı ortak bir amaç
uğrunda birleştirmeye kararlıdır; bu nedenle çok zor
olsa da onu anlamanın yöntembilgisini de böylece bulup
çıkartır.
"Avrupa'nın kökenine özgü bir kurucu ilke yoktur...Nitekim
Avrupa hukuktur, diyemeyiz, çünkü o aynı zamanda kaba
kuvvettir; Avrupa demokrasidir diyemeyiz, çünkü o aynı
zamanda ezmedir, baskıdır; Avrupa'nın maneviyatçılık
demek olduğunu söyleyemeyiz çünkü o aynı zamanda maddeciliktir;
Avrupa ölçü demekse, ölçüsüzlük yani ubris de aynı derecede
Avrupalı bir özelliktir; Avrupa akıl demek ise akıl
düşüncesinin kendisi de dahil olmak üzere, efsane en
az onun kadar Avrupalı demektir." (s.33) Neredeyse
insan zihninin doğasından kaynaklanan tüm özelliklerini
(Bunun için bizim Ütopya Yayınları arasından 1999 yılında
çıkmış olan "Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri"
kitabımızdaki, "yalnızca duygu dünyamız değil zihnimiz
de dalgalanır" makalesine bakınız) icat ettiği
dayalı yöntembilgisine sığınarak yalnızca Avrupa'nın
tekeline veren Morin, böylece Avrupa siyasetine bir
kültürel ardalan da bulduğunu ileri sürer; sırasıyla
şunları söyler Avrupa'yı Avrupa yapan şey konusunda:
"Avrupa'yı Avrupa yapan şeyin, ilk aşamada onu
Avrupa'ya hapseden (VII. Yüzyıl) İslam olduğu ve daha
sonra, İkinci bir aşamada da İslam'ı Poiters'tan geri
püskürterek (732) Avrupa'nın kendi kendini oluşturduğu
söylenebilir...(s.38)
....
Ortaçağ Avrupası Hıristiyan Avrupa'dır. Bununla birlikte
bu Hıristiyan Avrupa, birlikten ve türdeşlikten yoksundur.
Her şeyden önce Hıristiyanlığın birleştirdiği Avrupa,
doğrudan Hıristiyanlık tarafından ikiye bölünmüştür...(s.41)
....
Modern Avrupa, Eski Dünyayı yitirerek (Bizans'ın düşüşü,
1453), Yeni Dünyayı keşfederek (1492) ve dünya değiştirerek
(Copernic, 1473-1543) oluşur. İkiyüz yıl sonra dünyayı
o değiştirecektir... (Rönesans ve Reform sonrasında
-E.G) teolojinin koruyucu kabuğu içinde birbirlerine
iyice kenetlenmiş gibi duran Yahudi- Hıristiyan- Yunan-
Latin kültürü, simbiyoz halindeki birliğini yitirecek,
bu unsurlardan herbiri, diğerleri için yalnız tamamlayıcı
olmaktan çıkarak onlarla aykırılık ilişkisi içine girecektir...(s.45-46)
(Din savaşlarından -E.G) kısa bir süre sonra devlet
çıkarı, iman çıkarlarının önüne geçti ve hanedanların
çıkarları, ekonomilerin çıkarları, sömürgeleri paylaşma
mücadeleleri, ucu Amerika'lara dek uzanan devletlerarası
savaşların ardı arkası kesilmeyecek bir biçimde başlamasına
yol açtı..."(s.49) Dünya üzerinde egemenlik kurduğu
zamanlarda Avrupa, tohumlarını her yana saçmış, dünyayı
Avrupalaştırırken, Avrupalılığı da evrenselleştirmiştir.
"İşte bu nedenle Avrupa'ya özgü olan şey artık
Avrupalının tekelinde değildir: Ulus-devlet, Demokrasi,
Hümanizma, akılcılık, Bilim, Teknoloji, Sanayi, Kapitalizm,
Sosyalizm, bütün bunlar, Avrupa'da doğmuş ama onun sınırlarını
aşmış kavramlardır. Bir bakıma Avrupa, bütün dünyaya
öncülük etmiş ve onu bildiğimiz dünya yapmıştır."
(s.69)
Ama hikayenin devamı hiç de parlak değildir: Birinci
ve İkinci Dünya Savaşları Avrupa için intihar savaşlarıdır;
bunların ardından gelen Soğuk Savaş döneminde ise Avrupa,
Batı ve Doğu arasında sıkışıp kalmış, kendi doğal coğrafi
sınırlarına çekilmiş, "artık yeryüzünün en küçük
bölgesinden başka bir şey" olmayan, içinde yaşayan
"ulus-devletlerden hiçbirisinin, doğal coğrafi
sınırlara ya da türdeş bir halk kitlesine" sahip
bulunmadığı bir yerdir... İşte Morin'in kader ortaklığını
kaçınılmaz gördüğü Avrupa, bu Avrupa'dır. Temeli temelsizlik
olan ve kader ortaklığına mahkum kalan bu Avrupa'dan
geriye ulus sınırlarını aşan kültürlerle (Alman Latin,
Slav), her biri özgün bir dille diğerlerinden ayrılan
ulusal kültürlerin çok zengin çeşitliliği ve ayrıca
Avrupa'nın uğradığı son istilaların yarattığı mikro-etnik
dokunun meyvesi olan mikro-kültürlerin olağanüstü çeşitliliğinden
başka bir şey kalmamıştır.
Morin, Avrupa'nın iç karartıcı uzak tarihine baktığında
onun için "örgütleyici anarşi" adını verdiği
şeyden başka hiçbir kurucu bir temel bulamaz ama nedense
bu ne idüğü belirsiz "örgütleyici anarşi"den
Avrupa'nın yakın tarihindeki kaosu ve vahşeti, bu arada
Avrupacılığı açıklayacak bir gerekçe çıkartır: "Görüldüğü
gibi modern Avrupa'yı şekillendiren her şey onu bölmekte
ve Avrupa'yı bölen her şey de onun şekillenmesine katkıda
bulunmaktadır. Avrupa, kendi kendisiyle savaşarak doğar,
gelişir ve kendini ortaya koyar. Doğuş kaosu kesintisizdir:
Avro-örgütleyici anarşi, süreklilik kazanmıştır....Modern
Avrupa dış düşmana karşı verilen savaşlarla değil, kendi
kendisiyle savaşarak oluşmaktadır.... Kaçınılmaz olarak
çok kişinin hayatına mal olmalarına ve çoğu zaman geniş
toprakların aynıp yıkılmasına yol açmalarına rağmen
Avrupa savaşlarının düzenleyici aksaklıklar ya da aksak
düzenlemeler olduklarını, herhangi bir devletin öbürlerinden
çok fazla güçlenmesini önlediklerini ve güçler arasında
denge kurduklarını söylemek mümkündür..."(s.49-50,
53)
Bu yüzden yüzü geçmişe dönük Gasset'in aksine Morin
"Avrupa'nın örgütlenme ilkesini, geçmişte değil,
bugünde arama gereği" (a.g.e s. 71) üzerinde durmaktadır.
Sert ve sağlam dokusunda bize asla yer olmayan Gasset'in
Avrupa milletine göre Morin'in bu saptamaları, ilk bakışta
bir parça umut vericidir. Çünkü her ne kadar Morin,
ülkemizden asla bir Avrupalı olarak bahsetmese de O'nun
dünyanın Avrupalılaştığı dönemde bizim de belli oranlarda
Avrupalılaştığımız gerçeğine işaret ettiği söylenebilir.
Yine zihin yapıları kolayca esneyebilen bazılarımız
Morin'in örgütleyici anarşisinin içinde pekala bizim
de girebileceğimizi iddia edebilir. Ama umutlar boşunadır,
Morin çok açık konuşur: "Modern Avrupa, siyasi
bakımdan nasıl kopma ve kavgalarla oluşmuşsa, kültürel
bakımdan da Yahudi, Hıristiyan, Yunan ve Latin kerteleri
arasında aykırılıkların baş göstermesiyle oluştu...
O halde Avrupa'nın özgünlüğü, yalnız Yunan, Roma ve
Yahudi-Hıristiyan miraslarının etkin bir biçimde birbirlerini
tamamlamalarında değil, bunun yanı sıra aralarındaki
sürekli çatışmada aranmalıdır." (s.83-84) "Şüphesiz
her kültürde diyalojik vardır, ama başka kültürlerin
çoğunda diyalojik bir dogmalar, yasaklar kuşağı içinde
az ya da çok başarılı olarak hapsedilerek gelişme süreci
az ya da çok yavaşlatılabilmiş, durdurulabilmiş ya da
denetlenebilmiştir. Avrupa kültürünün özgüllüğü, her
şeyden önce diyalojiklerin sürekliliğinde ve yoğunluğunda
yatar." (s.135) Yani temelsiz de olsa, çatışma
üstüne de kurulsa kendine özgü bir Avrupa kültürü vardır;
Avrupa Birliği de bu kültürün coğrafyasıyla sınırlıdır.
Morin, çetrefilli bir yöntembilgisiyle bu kadar ince
sözü ve, dünyanın bu en kanlı coğrafyasındaki bir siyasal
birliğin zorunluluğunu anlatabilmek için söylemektedir.
O, sözümona Avrupa'nın örgütlenme ilkesini geçmişte
değil, bugünde aramaktadır ama çok iyi bilmektedir ki,
bir siyasal inşaa, bir toplum projesi, yalnızca kader
ortaklığıyla değil fakat aynı zamanda ortak bir kültürel
zeminde hayat bulabilir. "Genelleşmiş sorunsal
Avrupa'ya yerleşmiştir. O halde Avrupa'nın da geçmişinden
devraldığı miras bu olduğu için, sorunsala yerleşmekten
başka yapabileceği bir şey kalmamıştır. Madem ki sorunsalın
varisçileri biziz, o zaman artık onun çobanları olmayı
da öğrenmeliyiz." (s.142) Eğer bu yapılamazsa,
Avrupa yaşadığı kültürel, enerjisel, ekonomik ve demografik
krizi yeni bir bilinçle birleşip aşamazsa, evrenin o
eski egemen gücü, artık zavallı, sevgili, yaşlı şey
olarak kalakalacaktır.
Morin, güç mücadelesindeki jeostratejik bir zorunluluğa
kültürel bir kılıf uydurmaktadır. "Avrupa ufaldı.
Artık Batının küçük bir parçasından başka bir şey değil,
oysa bundan dörtyüz yılönce Batı, Avrupa'nın küçük bir
parçasından başka bir şey değildi. Avrupalı artık dünyanın
merkezinde değil, tarihin kıyısına itilmiş durumda yaşıyor.
Dev imparatorluklara göre taşralaştı ve yalnız batı
dünyası içinde değil, dünyada bir taşra, bir bölge oldu.
Ancak Avrupa'nın dünyanın bir bölgesi olma niteliğini
gerçekleştirebilmesi de, her biri mutlak egemenliğe
sahip devletler şeklinde parsellenişine ve atomlaşmasına
son verebilmesiyle mümkündür." (s.211-212) diyen
Morin, başka türlü olsaydı, İlle de "Avrupa"
diye tutturmak yerine, Avrupa'dan kaynaklanan bir süreç
olarak gördüğü Amerika'dan yana tavır alır; güçlerini
onunla birleştirmeyi ve yeni bilinci onun içinde yaygınlaştırmayı
savunabilirdi.
Ama elbette asıl sorun Morin'in ne söylediği değil,
bugün birlik yolunda önemli mesafeler katetmiş olan
Avrupa Birliği karşısında bizim ne yapacağımızdır. Tüm
bu düşüncelere enine boyuna baktığımızda, baştan sona
ve ille de Avrupacı kesilmemiz için bir küçük tutamak
noktası bile olmadığı görülmektedir. Avrupa'nın önümüzdeki
süreçte, büyük ve tarafsız bir güç olmaya yani Helvetleşme'ye
doğru mu gideceği yoksa tarihinde bolca bulunan kendi
arasındaki çatışmalara dönüp küçük site devletleri şeklinde
parçalanmaya mı yeğleyeceği yani Helenleşeceği ya da
içindeki bir gücün örneğin Almanya'nın denetimi altına
mı gireceği konusunda şu anda elimizde hiçbir net ipucu
bile yoktur. Ortada olan en açık durum, kültürel farklılıkların
böylesine belirgin olduğu bir toplum projesinin içinde
hemen yer almak yerine, Avrupa Birliği'ni şimdilik,
tarihin bu dönemindeki geçici bir ittifak fırsatlarından
birisi olarak kavramak gerektiğidir.
Her zaman "yepyeni"nin peşinde bir sol düşüncenin
Avrupacılığı
Şüphesiz ülkemizin Avrupa karşısında nasıl bir konum
alması gerektiği hakkında, bizim "Türkiye'nin Avrupa
karşısındaki tercihini, kültürel boyutu önemseyen bir
bakış açısıyla uzun vadeli uluslar arası konjonktür
hesaplarına göre yapması gerektiği" şeklindeki
perspektifimizin dışında birçok başka perspektifler
daha vardır. Elbette, bu perspektifler arasında bir
toplum projesi, jeopolitik ve jeostratejik hedefleri
olmayan, kısa vadeli ekonomik çıkarlar; demokratikleşme
ve insan hakları alanında sağlanacak gelişmeler esas
alınarak yapılan basit Avrupacılığı ve bilinen ıvır
zıvır gerekçelerle yapılan basit anti-Avrupacılığı saymıyoruz.
Kaldı ki bu her iki tutum, tam da bizim üzerinde durmaya
çalıştığımız kültürel boyutun önemine işaret etmektedirler.
Derin sosyokültürel nedenleri bulunan ve kültürümüzün
olumsuz yanlarını temsil eden bu tutumlar, görünüşte
birbirlerine karşıt gibi durmakla birlikte, ortak çıkış
noktası olarak kendi öz-gücüne güvensizlik duygularına
sahiptir. Basit-Anti-Avrupacılıktaki öz-güvensizlik
çok açık biçimde görülmektedir ama basit Avrupacılıkta
bu duygu ancak uygun bir gözlemle açığa çıkabilir. Basit
Avrupacılık, bu topraklarda yaşayanların hiç değilse
bir kısmında, zor zamanlarda "başkası"ndan
medet umma, "nasıl olsa biz yapamayacağız, o halde
başkası yapsın" tarzında gelişen teslimiyetçi tutumun
bir yansımasıdır. Bu teslimiyetçilik, çeşitli kimselerde
çeşitli biçimlerde kendini göstermekte; bugüne kadar
çözülmeyen, daha doğrusu çözemediğimiz tüm sorunlarımızı
artık Avrupa'nın çözeceği şeklinde bir umut yayılmaktadır.
Oysa bu umudun altında çok tehlikeli bir kendine güvensizlik
psikolojisi yatmaktadır ve büyük olasılıkla zaten modernleşme
çabasında şimdiye kadar bizi en çok zorlayan da, maalesef
kültürümüzde böyle bir zayıf nokta bulunmasıdır. "Avrupalı
oluyoruz, bundan sonra bizde de artık modern bireyler
ortaya çıkar" şeklindeki bir tavrın bırakın düşünce
olarak tutarsızlığını, duygu olarak da olumlu bir yanı
yoktur, korkarız Avrupa Birliği'ne katılmamızda da bir
faydası olmayacaktır. Birey olma kapasitesini barındırdığını
düşünen, ülkesine de bu öz-güvenle sahiplenen birisinin,
hele hele aydınsa, böyle yapmak yerine, Birlik üyeliğinin
bize ne getirip ne götüreceğini enine boyuna düşünmesi;
ona göre bir tutum geliştirmesi gerekmektedir.
Böyle basit ve üzerinde durulmaya fazlaca gerek olmayan
Avrupa hakkındaki kanaatler dışında, görüş ayrılığımızın
bir toplum projesinde kültürel boyutun ne denli önem
taşıdığı ya da uluslar arası konjonktürün nasıl değerlendirildiği
noktalarında olması halinde ise, farklılıkların tartışılarak
bir çözüme bağlanabileceğini düşünüyoruz. Ancak örneğin
Birikim Dergisi'nin "Avrupa kavşağında Türkiye"
anatemalı 128. Sayısı'nda olduğu gibi bizden oldukça
değişik biçimde öne sürülen görüşler hakkında ne düşündüğümüzü
de söylememiz gerekiyor.
Birikim Dergisi'nin adı geçen sayısında Sayın Ömer
Laçiner, Ahmet İnsel ve Taner Akçam sözbirliği etmişçesine
Avrupa-Türkiye ilişkilerine artık "yepyeni"
bir bakış gerektiğini güçlü düşünsel dayanaklarla ileri
sürmektedirler. Onlara göre bugüne kadar hem Avrupa
hem Türkiye tarafı sorunu perspektif yetersizliğinden
ve siyasal hesaplar peşinde olduklarından savsaklamışlardır;
oysa sorunun çözümü için gelinen yolun ve yapılması
gerekenlerin tutarlı bir analizine ihtiyaç vardır. Birikim
yazarları, bu sağduyulu, analitik bakışlarını kültürel-siyasal
ve tarihsel olarak Avrupa fenomenine çevirdiklerinde
bizim gördüğümüz engelleri görmüş olacaklar ki, geçmişte
"Gümrük Birliği" sırasındaki tartışmalarda
bazılarının düştüğü "her bakımdan kutsanan kör
bir küreselleşmecilik", "Türkiye'de demokrasi
ve insan hakları için ille de Avrupacılık" yapma
hatasına artık düşmemekte, bunun yerine Avrupa'nın emperyalist
boyutunu, küreselleşmenin Kuzeyci ve talancı yanını;
kendi sınırları konusunda Avrupa'nın kararsızlıklarını
ve tutarsızlıklarını hesaba katan, mücadeleyi "Avrupa
içinde özgürlükçü ve dayanışmacı Avrupa soluyla birlikte
sürdürmek için" Avrupa Birliği fikrini savunmaktadırlar.
Birikim yazarları, Türkiye soluna bir çağrı yapmakta
"eğer sıfatlarının kaynağında, odağında yeralan
değer ve amaçların sahibi iseler, koşullarının olumsuzluğuna,
filili imkanlarının azlığına, kısıtlılığına rağmen ve
hatta içinden geldikleri topluma, o Avrupa'da 'ikinci
sınıf' bakılmasının yüküne de tahammül ederek, toplum
ve hareket olarak, tarihin şu noktasında insanlığın
kaderinin en fazla belirlendiği bu 'arena'da yeralmanın
koşulsuz savunucuları olmalıdırlar" (Ömer Laçiner)
demektedirler. Hatta Ahmet İnsel, yazısının ruhuna aykırı
düşse de, biraz daha ileri giderek, Avrupa'nın özgürlükçü
ve dayanışmacı solu içinde yer almanın Türkiye soluna
sağlayacağı "ön planda yer alma" avantajını
bile dillendirebilmektedir: "Üstelik dinamik toplum
yapısıyla ve önümüzdeki on yıl içinde varacağı yetmiş
milyon civarındaki göreli genç nüfusunun beklentilerinin
taşıyıcısı olan bir özgürlükçü Türkiye solunun, Avrupa
sosyalist hareketleri içinde ön planda yer alma şansı
vardır."
Taner Akçam ise, diğer iki yazara göre daha az solcu,
daha küreselleşmeci bir bakışa sahiptir. Akçam, her
iki tarafın önceki tutumlarındaki hatalarını sergileyen;
Avrupa tarafına, Türkiye'nin Avrupa'ya entegrasyonunun,
Avrupa'nın çok kültürlü, çok uluslu, çok dinli bir yapıya
uygun demokratik toplumsal örgütlenmeleri sağlayabilmesine
ve buna uygun bir politik kültürün yerleşmesine önemli
katkılar yapacağını, Türkiye tarafına ise Avrupa Birliği
üyesi demokratik bir Cumhuriyet ya da büyük güç olma
hayalleri içine yuvarlanmış, Avrupa'dan uzaklaşmış,
otoriter, askeri-bürokratik bir devlet mi olacağına
karar vermesi gerektiğini hatırlatan ve artık soruyu
soruş tarzını değiştirmek gerektiğini belirten çok önemli
yazı kaleme almıştır. Sorunu tarihsel boyutuyla da ele
alan, Almanya ve Türkiye'nin tarihsel benzerliğine vurgu
yapan Taner Akçam, çözüm noktasına geldiğinde ise, bu
tarihsel perspektiften vazgeçmekte, Türkiye'nin Avrupa'yı
hep "öteki" ya da "düşman" gördüğü
Osmanlı ve Cumhuriyet karşılaşmalarından sonraki globalleşme
çağında Avrupa'yla bu üçüncü karşılaşmasında, artık
bu kategorilerden vazgeçmesini istemektedir.
Türkiye ve Türkiye solu, Birikim yazarlarının öngördüğü
üzere Avrupacı bir tavır sergilemezlerse eğer, bunun
nedeni gericilik, özgüvensizlik, özsaygısızlık, komplekslilik
ve sepetlerinde sunacakları güçlü kültürel ve düşünsel
malzemeye sahip olamayıştır.
Düşünsel tutarlılık açısından bizim Birikim yazarlarına
tek itiraz noktamız, bu sonuncu "özgüven"
teziyle ilgilidir. Aslında yukarıda da belirttiğimiz
gibi özgüven, bizim de çok önem verdiğimiz bir husustur.
Ama Birikim yazarları özgüveni bizden değişik bir biçimde
anlamaktadırlar. Onların özgüvene bakışlarında belli
bir ikircim söz konusudur ve amaçları, adeta sözün muhatabı
Türkiyeli solculara "tabii ki biz kendimize güveniyoruz;
o halde Avrupa'ya katılmaktan korkmamalıyız" dedirterek,
Avrupa tercihindeki bir psikolojik bir engeli ortadan
kaldırmakla sınırlıdır. Böyle kaba retoriğe dayalı özgüven
temasının Birikim yazarlarının tutarlı çizgilerinde
bir yeri olmaması gerekir zaten özgüven temasının bu
şekilde kullanılması yeni değildir. "Gümrük Birliği"
tartışmaları sırasında, bu kez gelenekçi bir özgüven
adına, Avrupacı dinci çevreler (o zamanlar çok az bir
dinci çevre Avrupacı'ydı, şimdi nedense birdenbire hepsi
öyle oldu) ve dönemin başbakanı tarafından, retoriğe
dayalı özgüven teması fazlasıyla tüketilmiştir. Kaldı
ki, böyle bir özgüven sahibiysek eğer (değilsek Birikim
yazarlarına göre zaten yapacak bir şey yok!) bu ülkenin
kendi bünyesinde onun işaretlerini açıkça fark etmemiz
gerekmez mi? Sahi bu işaretler yoksa, Avrupa Birliği
bizi ne demeye kucaklamaya hazırlanıyor?
Bu itiraz ettiğimiz noktayı ve ondan kaynaklanan soruları
görmezden geldiğimizde, Birikim yazarlarının solcu Avrupacılıkları
düşünsel bakımdan tutarlıdır: Hem Avrupa Birliği içinde
yer alarak Türkiye'nin demokratik yönelimi sağlanırken
hem de Avrupa içinde süren mücadelede solun kazanması
için çaba gösterilecektir. Gerçekten de Avrupalı solcular
da benzeri bir çözümün arayışı içindedirler. "Bir
Avrupa solu olacak mıdır?" adlı yazısında Alman
düşünür Otto Kallscheuer, Avrupa'nın içinde bulunduğu
son durumla ilgili olarak "Avrupa ulusları, Amerika'nın
başından beri içinde bulunduğu duruma düşmek üzeredir:
Avrupa göçmenler toprağı haline gelmektedir... Oysa
Avrupa Birleşik Devletleri yoktur, tek bir anayasanın
bütün nüfusa garanti ettiği haklar ve özgürlükler temelinde
kurulmuş ortak bir miras yoktur ve yerli halk ve kültürleri
kökünden silip atmanın imkanı da yoktur. Çünkü burada,
göçmenler değil, yerliler güçlüdür. Bir Avrupa Cumhuriyeti
asla olmayacak mıdır?" diye sormakta, bu yazıyı
sonsöz olarak yazdığı ünlü solcu düşünür Andre Gorz'un
kitabında ("Kapitalizm, Sosyalizm, Ekoloji: Yönelim
Bozuklukları, Arayışlar" çev. Işık Ergüden, Ayrıntı
Yayınları, 1993) önerilen çalışma etiğinin değiştirilmesine
dayalı yeni sosyalizm anlayışının bir çözüm getirebileceğini
söylemektedir. Filozof Kallscheuer, oldukça açık konuşmaktadır:
"Böyle yapılamadığı takdirde Avrupa yurttaşlık
haklarını yerlilerle sınırlayarak Güney Afrikalaşacaktır."
Birikim yazarları, ülkemiz solunu da Avrupa'da Güney
Afrikalaşma tehlikesine karşı göçmenlerin saflarında
mücadeleye katılmaya davet etmektedirler. Bu anlaşılabilir
ve saygı gösterilmesi gereken bir bakış açısıdır.
Bizim Birikim yazarlarının bu tutarlı ve kaliteli sol
çizgilerine itirazımız yoktur ama bakış açımızdaki farklılıktan
dolayı eleştirilerimiz vardır. Asıl eleştiri noktamız,
öne sürülen görüşlerdeki tutarlılığının, tıpkı bir dönem
bazı sosyalistlerin Sosyalist Blok'a katılmamızı önermeleri
gibi, yalnızca "düşünsel" planda kalması;
bu yazı boyunca önemini vurgulamaya çalıştığımız kültürel
boyutun hiç hesaba katılmaması ve konjonktürden kaynaklanan
reel-politiğin bile dikkate alınmamasıdır. Birikim yazarları,
yeni bir toplumun, kültürel farkları ve konjonktürü
bir kenara bırakarak yalnızca tasavvur edilen bir ütopya
uğruna mücadeleyle kurulabileceğini sanmaktadırlar.
Türkiye-Avrupa ilişkileri, Avrupa Birliği içindeki
henüz belirlenmemişliği ve kargaşayı gerekçe göstererek,
kültürel-siyasal ve tarihsel zeminden düşünsel bir mücadele
planına kaydırılırsa, elbette düşüncenin gerçeklikten
görece özerkliğine yaslanarak yeni çözümler üretilebilir.
Ama düşünsel olarak tutarlı bu sol perspektifte, bizim
ülke olarak uzun vadeli çıkarlarımıza dayalı bir kararın
rasyonellerini bulmak mümkün değildir; yazarlar için
önemli olan Türkiye'nin ne yapması gerektiği değil,
Türkiye solunun nasıl davranması icap ettiğidir. Oysa
kararı verecek olan Türkiye Cumhuriyeti ve onun politik
sınıflarıdır, Birikim yazarları, nasılsa müdahil olamayacaklarını
düşünüyor olduklarından olsa gerek, karar alma süreçlerine
ilişkin düşünce beyan etmemektedirler. Düşünce dağarcığında
"topyekün Türkiye" diye bir kavram olmayınca,
Birikim yazarlarına "Türkiye Cumhuriyeti, (Türkiye
solu değil) Avrupa Birliği içindeki yerliler-göçmenler
mücadelesinde, dahası yerlilerin kendi arasındaki mücadelede
kimin safında yer almalıdır?" gibi sorular sorma
şansımız da kalmamaktadır. Galiba Avrupacı sol ile ulusalcı
sol arasındaki temel ayrım noktaları da bu soruları
sormaya yeltenip yeltenmemek noktasında ortaya çıkmaktadır.
Ülkemizdeki Avrupacı sol, "topyekün Türkiye"
gibi "ulusal çıkar" kategorisini de hiçe saymaktadır;
Sayın Taner Akçam'ın vazgeçmemizi istediği gerçek kategori
de muhtemelen "ulusal çıkar" olmalıdır. Sayın
Akçam, Almanya ve Türkiye'nin tarihsel benzerliğinden
hareketle ve Almanya'nın bugünkü demokratikleşmesini
İkinci Dünya Savaşı sonrası gerçekleşen "Batı bağlantısı"
ve "Batı entegrasyonu"na borçlu olduğu belirlemesi
yaparak Türkiye'ye batılılaşmanın değerini anlatmaya
çalışmakta ama aynı zamanda Avrupa Birliği içindeki
yoğun Alman gücünü görmezden gelmektedir. Sayın Akçam,
Türkiye'ye Alman sağcıları gibi bir "özel yol",
bir "sonderweg" arayışı içine girmemesi tavsiyesini
yapmakta ama bizatihi Avrupa Birliği'nin aynı zamanda
bir Alman sonderweg'i olduğunu gözden kaçırmaktadır.
Almanya'nın demokratikleşmesini borçlu olduğu "batı
bağlantısı"ndan sonra bile, hala Avrupa Birliği
dışında özel yol arayışları varsa, Türkiye'nin neden
ulusal çıkarları gereği, yarın Avrupa'nın dağılması
ihtimalini de göz önüne alan, başka alternatif özel
yol arayışları olmasın!
Birikim yazarları sözkonusu değerlendirmenin zaten
ulusallığı aşan ulus-ötesi bir siyasal-toplumsal oluşum
olan Avrupa Birliği için ve üstelik soldan yapıldığını
hatırlatarak, düşüncelerine bizimki gibi "ulusal"
pürüzler koymadıklarını söyleyebilirler. Avrupa Birliği'nin
perspektifinin ulusal devletleri aştığı doğrudur ama
buradan çıkarak Avrupa Birliği'ni savunan bir sol hareketin
Türkiye adına konuşamayacağı şeklinde bir çıkarım yapılamaz.
Topyekün Türkiye ve "ulusal çıkar" kavramlarının
yer aldığı bir düşünce dağarcığından ille de ulusal
devletle sınırlı düşünceler türemek zorunda değildir.
Siz, tarih yeni bir aidiyet alanı inşaa edene kadar
isteseniz de istemeseniz de dahil olacağınız bir "buraya"
aitsinizdir ve düşünceleriniz "buradan" geçerek
oluşacaktır. Bu yüzden Türkiye'nin çıkarlarından bahsetmek,
evrenselciliğinize halel getirmeyecektir; Türkiye'nin
Avrupa Birliği içinde yer alacaksa bile çıkarlarını
en üst noktada tutmak için sürdüreceğiniz mücadele,
yalnızca Türkiye'nin değil, son tahlilde onun bir unsuru
olarak yer alacağı Avrupa'nın da çıkarlarına olacaktır.
Zaten böyle bakmazsak eğer Avrupa Birliği ya da bir
başka birlik için neden mücadele edelim ki? Bu ülkenin
üst gelir grupları zaten yıllardır, Avrupa'daki ve dünyanın
her yerindeki sınıf kardeşleriyle canciğer kuzu sarması
bir birlik içinde değiller mi?
Daha belirli ve kısmi amaçlar için kurulmuş uluslar
arası siyasal ve ekonomik ittifaklar ve oluşumlar için
bile, katılıp katılmamakta tüm tarafların dikkate aldıkları
biricik ölçüt, ülke çıkarları iken Avrupa Birliği gibi
ulusal olanın sönmesiyle sonuçlanacak bir toplum projesinde
ülke çıkarları niye görmezden gelinsin? Eski olan sönecekse
eğer, yeni gelecek olan bunun daha iyi olacağına onu
ikna etmelidir. Eski ve var olanın kıymeti bilinmeden,
yeni olmayacak, "yepyeni" ise hiç gelmeyecektir.
Bu nedenle biz, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin
geleceğinde, ülkemizdeki siyasi aktörlerin değerli Birikim
yazarlarının saptamalarına kulak kabartmalarını, ama
bu tavrı değiştirmeyi gerekli kılacak yeni bir konjonktürel
fırsat çıkmadığı sürece, tıpkı Avrupa'daki gerçek siyasi
aktörler gibi "eşe ve müziğe uygun dans" yöntemini
izlemesini, kendi gücümüze dayanan ve güvenen bir demokrasi
ve modernleşme çabasını esas almasını önereceğiz.
Avrasya Dosyası Avrupa Birliği Özel Sayısı
Kış 1999