Toplum, biz ruh hekimlerini, gerçekten müthiş bir güçle
donatıyor bazen. Elimizde, bir tamircinin çekici gibi,
bazı tanı kategorileri var ya, bunlar sayesinde, “sağlıklı”
ve “hastalıklı” düşünce arasındaki ayrımları hemen yapıvereceğimiz
varsayılıyor. Komplo teorileri de, bu teorileri uyduranlar
da, inananlar da bize soruluyor: “Doğru olabilir mi
tüm bunlar?”, “Hasta değil mi bu adamlar?” Sizlerden
aldığımız güçle (!) her zaman olmasa da birçok kez,
“paranoya”, “sanrı” vs. gibi şablonlarımızı karşımıza
oturan her insanın zihninde denemeye kalkıyoruz biz
de; elimizde bu çekiçlerle havalı havalı (!) dolanırken
önümüze çıkan kafaları, çakılacak birer çivi olarak
görüyoruz doğallıkla.
İşini bilen, usta bir ruh hekimi için karşısında oturan,
muayene ettiği bir insanın düşünce sistemindeki aksaklıkları
görmek zor bir durum değildir. Bir zorluk varsa bile
bu tıpta arada bir rastlanan türden tanı güçlüğüdür;
tıpta tanı koymanın en azından şimdilik olanaksız olduğu
durumların olduğu bilinen bir olgudur. Ruhsal muayene
ve değerlendirmeler sonrasında, bir insanın zihinsel
işleyişinin nasıl olduğu sorusuna cevap vermek, ruh
hekiminin bilimsel bilgisinin yönettiği, muayene ortamında
sergilediği teknik bir becerisidir. Bu beceriye sahip
olması ruh hekimine, her türlü fikri, fikir akımını,
her politik eylemi, politikacıyı uzaktan değerlendirebilme
olanağı sağlamaz. Sağladığını sanmak, iyi bir beyin
cerrahının beyinle ilgili tüm bilimsel bilgiye, beynin
ürünü olan düşünceyle ilgili derin bir felsefi kavrayışa
sahip olduğunu sanmakla aynı şeydir ki, komik-ötesidir.
Komplo teorilerinin, bunların alıcı ve taşıyıcılarının
ruh sağlığıyla ilgili bir boyutu olduğu kesin ama ruh
hekimi olarak böyle bir değerlendirme yapmamız, ancak
o insan teki muayene için karşımıza oturduğunda, hekimlik
becerimizi sergileme fırsatı bulduğumuzda mümkündür.
Üstüne basa basa “insan teki” diyorum çünkü henüz ruh
sağlığının işleyişi “birey” odaklıdır; ruh hekimlerinin
uzmanlıkları bireysel-ruhsal sorunlar üzerinedir. Toplumsal
zihniyetin işleyişindeki sağlıklı ve hastalıklı yanlar,
psikiyatri alanına girememiştir henüz, belki de hiç
girmemelidir. Elbette toplumsal zihniyetin hastalıklı
biçimleriyle ilgili sözler sarf eden psikanalistler,
sosyologlar, sosyal psikologlar, psikiyatri uzmanları,
bunların verdikleri düşünce ürünleri vardır ortada ama
bunların bilimsel değerlerinin olmadığı ya da çok düşük
olduğu kabul edilmeli, ihtiyatla karşılanmalıdırlar.
Mesleki kaygılarımızın yükünden bu şekilde kurtulduktan
veya onları paranteze aldıktan sonra, özellikle “Neocon”
denilen Amerikan Yeni Muhafazakarlığı’nın sahne almasının
ardından, filmleri, dizileri yapılan, mezata düşecek
kadar yaygınlaşan komplo teorileri hakkında, (daha doğrusu
komplo teorileri karşısında ne yapmamız hakkında) konuşmaya
başlayabiliriz. Konuşmamız gerekiyor, zira bu teoriler
yayıldıkça, dünyayı yönetmekte olan bir “cani-dahi ve
şeytani üst-insan şebekesi”nin elinde oyuncak olduğumuz
ve elimizden bir şey gelmediği hissi giderek ruhlarımızda
kök salıyor. Hele bir de yavaş yavaş ilerletilen “zihin
denetimi” (mind control) teorileri var ki, akıllara
seza! Bunlar yaygınlık kazanırlarsa eğer, bırakın “mücadele”
hissiyatımızın ortadan kalkmasını, kendi kendimizi android
sanıp insani varoluşumuzu iptal edeceğiz. Komplo teorilerinin
niye bu kadar kolay alıcı bulduğunu anlayabilmek için
öncelikle insanın zihninin bir özelliğine yakından bakmalıyız.
Zihnimiz dalgalanır
İnsan zihninin bir özelliği var ki, bu özellik hem komplo
teorilerinin neden ortaya çıktıklarını ve hem de neden
bu kadar yaygınlık kazandıklarını açıklıyor. Zihnimiz,
varlıklarımızı şu hayat gailesinde ayakta tutabilmek
için, en doğruyu bildiğini ve en doğruyu yaptığını sanarak,
gerçekliğe ayarlanmak zorunda. Bu yüzden de tıpkı duygularımız
gibi zihnimiz de, gerçekliğin biteviye değişimine ayak
uydurabilmek için bir o yana bir bu yana durmaksızın
dalgalanıyor. Bu dalgalanmayı tek bir insanın zihninde
de, tüm düşünce tarihinde de gözlemek mümkün. Zihinlerimizdeki
dalgalanmanın bileşenleri, üç kola ayrılarak incelenebilir
(Ayrıntısı için ‘Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri’ kitabımıza
bakınız):
Zihinlerimizin birinci dalgalanma hattı, rasyonel,
makul, bilinçli olan ile irrasyonel, mantıksız ve bilinçdışı
olan arasındaki salınımdır. Rasyonel olanı tanımlayan
en uygun kavramı, Umberto Eco’dan ödünç alıp ona modus
diyebiliriz. Modus, ılımlı, ölçülü ve makul olma (moderateness)
ile bağlantılıdır. Ilımlı, ölçülü ve makul olmak ancak
bir modus içinde, yani belirli sınırların ve ölçünün
içinde olma anlamına gelir. Bir modus içerisinde hareket
eden yanıyla insan zihninin rasyonelliği, mantık ilkelerine
göre temellenmekte; her zaman dünyanın fiziksel bir
düzeni bulunduğuna bizi tam olarak ikna edemese bile,
bir toplum sözleşmesine zemin hazırlamaktadır.
Ne ki modus'un bir de karşıtı, apeiron (sonsuzluk)
vardır ki, insanlar aynı ölçüde ve hatta çoğu zaman
onun cazibesine kapılırlar. Sonsuzluk, modus'u olmayan,
bir norma sığmayan, sürekli değişen demektir. Yunan
mitolojisinde sürekli başkalaşım Hermes tarafından simgelenir.
Hermes, uçucu ve iki anlamlıdır; hem tüm sanatların
hem de hırsızların tanrısıdır; aynı zamanda hem genç,
hem de yaşlıdır. Hermes mitinde mantık ilkeleri yadsınmakta;
sonra öncenin önünde gelebilmekte; uzamsal sınırlar
ortadan kalkmakta, aynı anda farklı kılıklarda, farklı
yerlerde bulunmak mümkün olmaktadır.
Rasyonel olan zihin etkinliğinin Yunan ve Latin uygarlıklarındaki
kökleri kolayca gösterilebilir ve buna dayanarak "Batı
aklı" nitelemesi yapılabilir, yapılmaktadır. Yine
aynı şekilde hermetik düşünce de tarihsel ve yapısal
olarak insanlığın Doğulu mirasına gönderilebilir. Ama
böyle yapmakla, gerçeklik örtülmüş, klasik rasyonalizmin
Yunan ve Latin mirasının hakikati aramada tek başına
yeterli olmadığı; Hermes'in M.S. ikinci yüzyılda, üstelik
belirgin bir siyasal, kültürel ve dilsel birliğin sağlandığı,
her alanda bilgili ve eksiksiz bir insan üretimi için
çabalayan enkyleios paideia'nın, yani genel eğitim kavramının
egemen olduğu bir sırada ilgi odağı haline geldiği unutulmuş
olur.
Ortaçağ skolastik-Hıristiyan rasyonalizminin boğucu
bir biçimde modus ponens (önermeler mantığında doğrulama
yöntemi)'in esinlediği akıl yürütme örüntüleri aracılığıyla
Tanrı'nın varlığını kanıtlamaya giriştiği yüzyıllar
boyunca hermetik düşünce ölmemiş, simyacıların, Yahudi
Kabalacıların ve Yeni-Platoncuların çabalarında marjinal
bir biçimde varlığını sürdürmüş ve nihayet modern zamanlarda
modern bankacılık ekonomisinin icat edildiği Floransa'da
yeniden keşfedilerek modern kültürün büyüden bilime
uzanan tüm bilgi katmanları arasına sağlam biçimde yerleşmiştir.
Ortada, belli coğrafyalara ve kültürlere mal edilerek
açıklanacak özgün bilinç halleri değil, bir insanlık
durumu vardır. İnsan bilgisi, hakikat yolunda, modus
ile apeiron; rasyonalizm ile irrasyonalizm arasında
salınmaktadır. Üstelik bunları gerek tarihin, gerekse
bir insan tekinin düşünce dünyasında birbirlerinden
kesin hatlarla ayırmanın imkanı yoktur. Bugün tarih
yazıcılığı bize hermetik çizgiyi, bilimsel çizgiden
ayırmanın imkansız olduğunu; hermetik bilginin Bacon'u,
Kopernik'i, Kepler'i ve Newton'u derinden etkilediğini
ve modern nicelik biliminin ortaya çıkışında hermetizmin
niteliksel bilgisiyle diyaloğun büyük rolü bulunduğunu
göstermektedir. Sanki rasyonel olan zihinsel etkinlik
uzun zamanlara yayılan bir düzen sağlama çabasına girişmekte
ama tam zafer sancağını burçlara dikmek üzereyken donmakta
ve dipten gelen hermetik bir yaratıcı dalganın esinini
beklemektedir.
İnsan zihninin bir başka dalgalanma hattını, bazı düşünürler,
Helenizm-Hebraizm kutupsallığı olarak anarlar. Burada
Helenizm, insan doğasının entelektüel yanına (teoriye)
değer verir ve doğru düşünceyi, hakikati vurgularken
Hebraizm ise, moral tarafa (pratiğe) değer verir ve
doğru davranışı vurgular. Aslında her ikisi de insanlığı
mükemmele ulaştırmayı amaçlarlar ama izledikleri yol,
çok farklıdır; üstelik asla biri diğerinin yerine geçemez.
Oldukça tarihsel ve dinselmiş gibi görünen bu tartışma,
gerçekte, insan bilgisinin pratikle ve "öteki"yle
olan ilişkisiyle kopmaz bağından kaynaklanmakta ve teori-pratik
karşıtlığına uzanmaktadır. Ayrıca bu tartışmayı her
birimiz kendi düşünce dünyamızda yapar dururuz; "Neyi
biliyorum?"la "Ne yapmalıyım?" arasındaki
gerilimi hep hissederiz.
Son tahlilde Helenizm-Hebraizm kutuplaşması, yapma
ile bilme, bağlanma ile bağımsız olma, evrensel olanla
tikel olan arasındaki karşıtlıkları, yani "İnsan
nedir?" sorusuyla ve "Ben kimim ve ne yapmalıyım?"
soruları arasındaki diyalektiği temsil etmektedir. Modernlik,
bir anlamda Helenik kutbun lehine bir gelişmedir ve
tek başına böyle bir gelişme, birçok eleştiri almaktadır.
Bu eleştirilerin en önde geleni, Hebraik kutbun yani
doğru davranışın ne olduğunun ihmal edilmesi yüzünden
"siyasi iyi" ile "ahlaki iyi" arasında
kapatılması imkansız bir boşluğun ortaya çıktığının
ve insanlığın ahlaki bir krizle karşı karşıya kaldığının
ileri sürülmesidir.
İnsanın zihinsel etkinliğinin sonuncu salınım hattı
ise, şüphe ile inanç arasındadır. Şüphe ile inanç arasındaki
gerilimi, insanlık tarihinin, düşünce tarihinin, gündelik
hayatımızın her yerinde görürüz. Hayatımızı kimi zaman
kimi konularda dogmatik kimi zaman kimi konularda şüpheci
olarak yaşar gideriz. Ömrümüzün hoşgörü ve bağnazlık
arasında geçip gitmesi bundandır. Her birimiz için düzey
ve süreleri farklı olsa da, hoşgörü ve bağnazlık arasında
salınıp durmamız beşeri yapımızın özelliklerinden kaynaklanmaktadır.
Çünkü yaşantımızı var edebilmemiz için zaman zaman pozitivist
bir filozof gibi davranmak, yani doğruyla gerçeği birbirine
eşitlemek zorundayız. Bu eşitleme anı, inançlarımızın,
bizim hayat karşısındaki bağnaz kör noktalarımızın temelini
oluşturmaktadır. Sanki hakikat orada, dışarıda, gerçekliğin
yanı başına uzanmış durmaktadır ve onu apaçık haliyle
görüp ifade edebilmek bize nasip olmuştur. Hepimiz böyle
bir inanca sahip olmak zorundayız, düşündüklerimizin,
yaptıklarımızın doğru olduğuna inanmasaydık, tek bir
adım bile atmazdık.
Oysa doğru ile gerçek, birbirleriyle çok yakından bağlantılı
olsalar da asla aynı değiller. Bir kere köken olarak
farklılar; “doğru”, bilgiyle, felsefe diliyle söyleyecek
olursak epistemolojik alanla, “gerçek” ise, varlıkla
yani ontolojik alanla ilgili. “Doğru” bireyin zihninin
bir ürünü, “gerçek” ise bireyden de, onun zihninden
de bağımsız bir biçimde mevcut. Bizim fani varoluşumuzdan,
gerçekliğe baktığımızda ürettiğimiz gerçeklik tasarımına
“doğru” diyoruz. Bu anlamda kaçınılmaz biçimde hepimizin
“doğru” ları, daha doğrusu önyargıları var.
İşte bağnazlığımızın temelinde de bu her birimizin
gerçeklikle ilişkisi sırasında üretmiş olduğumuz doğrular
yer alıyor. Kendi gerçeklik tasarımımıza (“benim doğrum”
dememiz gerekirken), “doğru” diyoruz. Tikel ve bireysel
olanı, genel ve kamusal bir hale dönüştürüyoruz. Ontolojik
olanı, epistemolojik olana dönüştürdükçe aslında gerçekliğe
yalnızca kendi algılarımızın temellük edebileceğini
iddia etmiş yani kendi bağnazlığımızın sınırlarını koymuş
oluyoruz. Hepimiz için önyargılarımız, bağnazlık alanımıza
gelindiğinin kırmızı hattıdır; oraya girmek, orasını
değiştirmek çok zordur.
İnancımızın en önemli kaynağı gelenektir; gelenek ise
kendisini dilde gösterir; bir dili öğrenirken aynı zamanda
dünyaya anlam vermeyi de otomatik olarak öğreniriz.
Bir konuda önyargımız (kanımız) yani inancımız ne kadar
güçlüyse, duyusal algılarımız da ona göre şekillenir;
dünyayı sanki gözlerimizle değil de bilişlerimizle görürüz;
tarafsız gözlem yoktur; üstelik önyargılarımızdan kurtulmak
da öyle kolayca (ve hatta kimilerine göre hiç) mümkün
değildir.
Peki inancın zihnimizdeki yeri ve kaynağı ile ilgili
bunları söyleyebiliyoruz ama aynı şekilde şüphe hakkında
da bazı şeyler söyleme şansına sahip miyiz? Bu o kadar
kolay değil. Ama hepimiz, insanın yalnızca önyargılarının
mahkumu, dilinin tutsağı, geleneğin bir tekrarlayıcısı
olmadığını; varolan ve genel geçer bilgiden şüphe eden
ve zaman zaman başka doğruların da peşine düşen yenilikçi,
devrimci bir potansiyel taşıdığını biliyoruz. En önemli
tanığımız da tarihin bizzat kendisi. Hep içimizde sezdiğimiz,
felsefeye "özgürlük" sorunu olarak geçen,
Habermas'a insanın temel istemlerinden birisi olarak
kendisini duyuran özgürleşme arzumuzdur; önyargıların
ve geleneğin karşısına dikilen...
Bilgi güçtür
Gördüğümüz gibi zihnimiz, her yerde ve her zaman, gerçekliğe
ayak uydurabilmek için modus ile apeiron, Helenizm ve
Hebraizm, inanç ve şüphe arasında salınmaktadır. İnsan
olarak, bu zihinsel dalgalanmalar içerisinde yaşar gideriz
ama belli bir anı fotoğraflamaya kalktığımızda sanki
yalnızca salınımın tek bir noktasını gerçekmiş gibi
yaşarız, tıpkı bir fotoğrafı, gerçeğin tamamı sandığımız
gibi... Bu deveranda değişmeyen tek şey, bizim psikolojik
metanetimiz, değişen gerçekliğe zihinsel ve duygusal
olarak ayak uydurabilme çabası gösterebilme, kendimizi
hep haklı olarak görebilme kuvvetimizdir. Haklılıktan
kastımız, bir narsistin kuruntusu değil; insan olarak
var kalma mücadelemizin bir gerekliliğidir; sağlıklı
insan özür dilerken de, öz eleştiri yaparken de, günah
çıkartırken de haklı hisseder kendini. Yıkılmamış, ayaktadır;
var kalmasının gereği neyse yapmaya hazırdır, varoluşunu,
yaratılışını meşru görür, kaderini yaşamayı arzular.
İşte bu “arzu” denen şeydir, zihinlerimizi “en doğruya”
ayarlı biçimde durmaksızın salındıran… Arzu, ayakta
kalabilmeyi ister; ayakta kalabilmek, gücü gerektirir;
güç için gerçeklik hakkındaki en doğru (sandığımız)
bilgiye, doğru bilgi için de gerçeklik kadar değişken
olan bir zihinsel işleyişe gereksinmemiz vardır. Zihnimizin
dalgalı, salınan yapısı, her türden iyi düzenlenmiş
düşünce kurgusunun alımlanması veya yeşermesi için uygun
bir ortam sağlıyor; arzumuza yani ruhsal gereksinimlerimize
göre, yaşadığımız karmaşık dünyayı açıklayacak modelleri
ya aynen benimsiyor ya da kendimiz yeni baştan inşa
ediyoruz. İtiraf etmeliyiz ki, komplo teorileri de ruhsal
gereksinimlerimizi doyurmak için oldukça doyurucu ve
üstelik hazırlop bir menü sunuyorlar. McDonaldlaşan
dünyada pek de güzel gidiyorlar doğrusu, ucuza gelmelerinin
yanı sıra, birçok hemcinsimiz tarafından paylaşılan
bir inanca sahip olmanın hazzını da yaşatıyorlar.
Böyleyse, bu söylediklerimizin bir gerçek payı varsa,
komplo teorileri karşısında ne yapmamız gerektiği de
ortaya çıkmaktadır. Sorun, bizatihi zihnin gerçekliğe
ayak uydurabilme çabasının bir ürünü olan komplo teorisinin
kendisinde ya da zaman zaman üretici veya alıcı olarak
bizi etkilemesinde değil, ruhsal gereksinimlerimizin,
arzumuzun zihnimiz tarafından karşılanamaması halindedir.
Arzumuzla, zihnimiz arasındaki bağlantı kopukluğudur,
komploları paranoya haline getiren. Öyle zor ayakta
duruyoruzdur ki, gerçekliğe tamamen temellük etme iddiamızdan
başka şansımız yoktur; zihnimizin akışını bir yerde
dondururuz. “Aha gerçek bu, hepsi bu kadar!” diyebilecek
kadardır ancak gücümüz, bir adım bile atacak mecalimiz
kalmamıştır. Zihnimizin gerçekliğe ayak uydurmaya çalışan
dalgalı yapısı bozulmuştur. Zihnimiz gerçekliğe ayak
uyduracakken artık gerçekliğin kendi bilgisine uygun
hareket etmesini beklemeye başlamıştır.
O sırada neye inanırsa inansın salınımını sürdüren,
yeri geldiğinde ve olgular karşısına çıkardığında, diğer
olasılıklara kulak kesilebilen bir zihin, sağlıklı işleyişini
sürdürüyor demektir. Ancak böyle bir zihnin sahibi,
kendine güvenini koruyabilir, mücadele azmini devam
ettirebilir. Bazen doğruyu bilme ve yapma gereksinimimiz
öyle şiddetli bir düzeye gelmiştir ki, hayatın gerçekliği,
bizim düşüncelerimizi tamamen yalanlasa da, biz teorilerimizde
inatla ısrar etmeyi sürdürürüz. O zaman vay halimize!
Zira böyle bir zihin için hayat dansı bitmiştir; tek
amacı kendi doğruluğunun kanıtlanmasıdır artık. Bakmayın
bu uğurda ettiği kan kokulu, ateşli sözlere, teslim
bayrağını çekmiştir çoktan… O yüzden siz siz olun, hayat
dansından vazgeçmeyin. Kişilerin ve grupların var kalabilmek
için sürekli bir güç mücadelesi içinde oldukları dünyada,
düşmanların kimler olduğunu belirleyebilmek için iddialı
düşünceler üretmenin de, dinlemenin de ne zararı olabilir,
gerçekliğe uyum sağlamadıklarında vazgeçilmeleri koşuluyla!
Komplo teorilerine, asıl sonuçları açısından bakın,
sizi kafanızı çalıştırmaya, dansın ritmini artırmaya
mı davet ediyorlar yoksa güçsüz, androidler haline getirip
yaşam mücadelesinden alıkoymaya mı yarıyorlar? Dansa
davet varsa korkmayın, direnen insan eninde sonunda
kazanacaktır!
"Türkiye Vardır!" Kitabından.