MAKÂLELER
Yaşasın Yurtaşlarımızın Gönüllü Birliği

Doç. Dr. Erol GÖKA


Bir süreden beri “Türk grup davranışı” alanında çalışıyorum ve Türklerin tarihsel ve toplumsal değişime dirençli davranış örüntülerinin neler olduğunu anla(t)ma gayreti içindeyim. Bugüne kadar daha çok kendine özgü modernleşme çabamızın önünde engel olarak duran, göçebe-çoban-savaşçı bir toplum olmanın ve Asya’daki bozkır ortamında yaşamanın doğal ve doğrudan bir sonucuymuş gibi görünen, “itaati”, “gösteriş ve şatafatı” önemseyen, yazıya ve özgün uygarlık girişimlerine pek değer vermeyen, hemşerici ve mafiyöz toplumsal yapılara kaynaklık eden olumsuz davranış özelliklerimiz üzerinde durdum. Elbette bu olumsuz özellikler, tarihte Türkleri niteleyen grup davranışlarının tamamını oluşturmuyordu. Onlar olmaksızın insanlık tarihini anlayamayacağımız Türklerin olumlu türden öyle grup davranışları daha vardı ki, bu özellikler yalnızca şimdi değil, gelecekte de insanlıktan umutlanmamızı sağlayacak değerde.

Türk grup davranışının olumlu nitelikleri, özellikle, topluluk yapıları gereği, kadın-erkek ilişkilerine tarihte eşine ender rastlanır biçimde eşitlikçi bir bakışa sahip olmaları, asla ırkçı olmamaları ve inanılmaz bir dinsel hoşgörü potansiyeli barındırmalarıdır. İnsanlığımızın geleceği ve adil bir dünya mücadelesi için vazgeçilmez erdemler olan bu özelliklerin Türklerin tarih boyunca ayırt edici vasıfları olduğu konusunda tüm önde gelen Türkiyatçılar bir fikir birliği içindedir. Elbette bu özellikler de Asya bozkırının zor coğrafyasından doğdu ve o zor coğrafyanın koşulları, onları batıya doğru göçe zorladığında, bir kısmı, (daha ziyade Hazar’ın kuzeyinden Batı Hıristiyan dünyasının içlerine dalanlar) yitip gitseler de, Türklerin yeni yurtlarında tutunmalarını sağladı.

Bin yıldır buradayız ve buralıyız. Şimdi buralarda dünya yeniden kuruluyor ve ortalıkta cirit atan kıyamet senaryolarının çoğunda, ülke bütünlüğümüz tehlikede görülüyor. Güce tapıcı, ırkçı ve dinsel fanatik ideolojilerin yönlendirdiği yeni hegemonların, buraları kendi isterlerince bir tapu-kadastrodan geçireceğine inanılıyor. Her nereye dönsek, bunları terennüm eden fısıltılar geliyor kulağımıza. Bu işler bu kadar kolay mı? Ermeni ve belki ardından gelecek Rum, Süryani hatta Alevi soykırımı iddialarına, uluslar arenası arenada destek sağlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına uluslar arası hukuk (!) marifetiyle son verilebilir mi? Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan yurttaşlarımız, kendi etnik ve dinsel farklılıklarını öne çıkartıp toplumsal bütünlüğümüzü, yüzlerce yıldır burada oluşmuş ortak yaşama iradesini hiçe sayan tavırlar içine girerler mi? Dahası buranın insanları, üzerlerinde oynanan oyunları fark etmeden, tüm ortak gelecek ideallerinden vazgeçerek, bilinmeyen vaatler uğruna birbirlerinin boğazlarına sarılırlar mı?

Halkın azim ve kararlılığı
Bu sorulara verilecek cevaplar, ilk bakışta öncelikle konjonktürel olmalıymış gibi geliyor ve bu yüzden de daha çok jeo-stratejiye dayalı bir düşünce kurgusu içinde üretiliyor. Bunları dinliyorum, anlamaya çalışıyorum ve yalnızca jeo-stratejik açıdan bakıldığında bile, buralarda bir süre için bir kargaşa hatta hercümerç ortamı oluşturulması mümkün olsa da, asla kıyamet senaryolarından birinin başarılı olamayacağı, eninde sonunda bölge halklarının kaderini yine halkın iradesinin ve kararlılığının belirleyeceği sonucuna ulaşıyorum.

“Halkın azim ve kararlılığı”; bu ifade, her jeo-stratejik teorinin dikkate alması gereken, nihai belirleyicidir; halkın azim ve kararlılığını dikkate almayan bir jeo-stratejinin başarılı olma şansı yoktur. Nasıl bir bireysel varlığı önceden belirlenmiş bir teoriye göre kurmak, yani teoriye tıpatıp uyan bir adam yetiştirmek mümkün değilse, bir grup-varlığı da toplum mühendisliği ölçülerine göre, baştan aşağı değiştirmek mümkün değildir.

“Halkın azim ve kararlığı”; bu ifade, Cumhuriyetimizin kurucu iradesinin simgesi Mustafa Kemal Atatürk’e aittir: “Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır.” Ülkenin her bir yerinden millet evlatlarının katıldığı İstiklal Savaşı’mızın kanıtladığı gibi, ancak böyle bir bakış ve bu bakış üzerine geliştirilmiş bir jeo-stratejik anlayış, geleceğe dair nispeten daha sağlam sezgiler geliştirmemizi sağlar.

“Halkın azim ve kararlılığı”, bu ifade, bir siyasal organizasyonun ancak alt-yapıda onu taşıyacak uygun bir topluluk psikolojisinin var olması halinde kurulabileceğini bilenlerin gerçek anlamını anlayabilecekleri bir sözdür. Topluluklar, insanın grup-varlığının ontolojik tezahürleridir. Grup-varlık olarak insan, dünyaya bir azim ve kararlılıkla tutunarak angaje olur ve varlığını sürdürmeye heves eder. Varlığı sürdürme hevesinden kasıt, birlikte yaşama ve birlikte yaşamaktan kaynaklanan maddi ve manevi ürünleri devam ettirme arzusudur.

Göçerlerin devletleri (ABD, İsrail ve Anadolu Türk Devletleri) aynı mı?
Toplulukların oluşumundaki tinsel, psikolojik öğenin temel niteliğini fark etmeyerek istilaları meşrulaştıranlar, tarihteki desteklerini, çoğu zaman, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve modern İsrail devletinin ortaya çıkışından örnekliyorlar. Gerçekten de bu devletlerin ortaya çıkışı, toplumsal tarihte bir anomali gibi duruyor; daha doğrusu ABD ve modern İsrail devletinin ortaya çıkış tarihindeki girift olaylardan kaynaklanan sis, topluluk psikolojisinin dinamiklerinin burada da bütünüyle yürürlükte olduğunu, çıplak gözle görmemizi engelliyor. ABD ve modern İsrail devleti örneğiyle bakışları çarpılanlar, Irak’a, Afganistan’a, Orta-Doğu’ya istenilen siyasal ve toplumsal biçimlerin güce dayalı olarak verilebileceğini sandıkları gibi, bu çarpık bakışlarını tarihe getirdikleri yeni yoruma da taşıyorlar. Onlara göre, güce dayalı istilacı bir hareketle istila edilen ülkenin toplumsal ve siyasal yapısını değiştirmek mümkündür. Nasıl istilacı göçmenler ABD’ni ve modern İsrail devletini kurmuşlarsa, nasıl Romalılar, istila yoluyla büyük bir imparatorluk oluşturabilmişlerse ve nasıl Türkler, Anadolu’ya gelip birbirini izleyen devletler ortaya çıkarabilmişlerse…

Elbette, tarihi ve toplumu, yukarıdan aşağıya istila hareketleriyle açıklamaya çalışan çarpık bakış için bizim ısrarla vurguladığımız, “halkın azim ve kararlılığı” sözünün bir anlamı olmayacaktır. Toplulukların psikolojisinin onlar için bir değeri yoktur; alınıp satılabilecek, olmadı kökü kazınacaktır “topluluk” denilen şey…

Tarihsel gerçeklikler böylesine çarpıtılınca, artık tarih konuşma zamanıdır. Yeni dünya arayışlarının tarihsel ve kültürel bir zemine yaslanma gereği de ayrıca tarih konuşmayı zorunlu kılmaktadır. Elbette her topluluk gibi, biz Türklerin tarihi de, her açıdan pürü pak değildir; tarihimizde utanılacak sayfalar vardır. Böyle olmasında bir beis de bulunmamaktadır; insan olmanın olumsuz özelliklerinden Türkler de kendi paylarına düşenleri almışlardır. Ancak neresinden bakarsak bakalım, Türk tarihindeki olumsuz özellikler, “öteki”ne karşı olmaktan ziyade, “kendinden olan”a karşı yoğunlaşmaktadır. Türklerin olumsuzlukları dışarıya, “öteki”ne değil de, “kendinden olan”a yansıtan nitelikleri, onların tarihini “kardeş kavgaları” tarihi haline getirmiştir. Öyle ki devlet kurma özellikleri tartışmasız olan Türklerin devletlerinin yıkıcıları her zaman başka bir Türk topluluğu olmuştur. Türklerin olumsuz niteliklerini yansıtacağı rezervuar olarak “kendinden olan”ı kullanan bu özellikleri, bir başka tartışmanın konusudur; burada bu noktaya saptama yapmamızın nedeni, Türklerin tarihindeki utanılacak yanların “öteki”ne karşı davranışlarında bulunmadığının altını çizebilmek içindir.

Irkçı ve dinsel fanatik özellikler taşımaması alamet-i farikası olan bir topluluk, soykırım gibi bir vebali üstlenmeye psikolojik olarak bile uygun değildir. Bu kültürde yetişmiş hiçbir insana, atalarının soykırım yaptığını anlatamazsınız; bunu havsalası alamaz. Zaten tarihsel gerçekler de bunun aksi yöndedir. Konumuz Türklerin soykırım yapıp yapmadıkları değildir. Tarihsel gerçeklerden konuşmamızın nedeni, tarihsel gerçeklikleri çarpıtan istilacılık savunucularının ABD ve İsrail devletinin göç ortamında kuruluşlarıyla ve daha sonraki istilacı girişimleriyle, Türklerin Anadolu’ya gelişlerini aynileştirme çabalarına karşı durmamızdır.

Tarihte güç mücadeleleri kaçınılmazdır ve doğal olarak güç mücadelesinin sonucunda egemenlik alanları da daralıp genişleyebilir, el değiştirebilir. Bu durumda önemli olan, egemenliğin kendisi değil egemenliğin ifa biçimdir. Doğanın güçlükleri ve baş edilmesi imkansız kalabalık Çin kuşatmasının baskıları sonucunda batıya göç eden ve tutunmaya çalışan Türk topluluklarının kendilerine yurt arayışları ile ABD ve İsrail’i kuran göçmenlerin yurt arayışı arasında taban tabana bir zıtlık vardır. Üstelik zıtlık yalnızca, Türklerin kelimenin tam anlamıyla yertsiz yurtsuz ve yoksul göçmen olmalarından diğerlerinin ise gücü ve parayı elinde bulundurmalarından yani göçmenden ziyade zengin turiste benzemelerinden kaynaklanmamaktadır. Göç edilen yerdeki yerli ahalinin göçmenlere karşı tutumu açısından da ciddi farklılıklar vardır ve asıl önemlisi de budur.

ABD’ni ve İsrail devletini kuran göçmenlere karşı yerli ahalinin tutumu, tüm dünyanın malumudur. Peki Asya bozkırlarından kopup gelen ve kendilerine yurt arayan Türk göçerlerine karşı Anadolu’nun yerli halkı nasıl bir tutum takınmıştır? Bakalım:

“Her halükarda Bizans, başlangıçtan itibaren farklı Hıristiyan kiliselerinin varlığını kabul edememiş ve özellikle Doğu kiliselerinin asimilasyonuna gayret etmiş, bazen de onlara karşı çok sert yöntemler uygulamıştır. Bizans Anadolu’daki bu toplulukları Ortodokslaştırmak ve Rumlaştırmak emelindeydi. Çok önceden İmparator Heraklius, bütün akideleri monoteizm adı altında birleştirmeye teşebbüs etmişti. Bu tavırlar ve muameleler ise, Bizans ve Ortodoks Kilisesi’ne karşı büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştı.

Bu bakımdan Anadolu’nun Müslüman Türkler tarafından fethi karşısında, yerli Hıristiyan halkın Türklere karşı sistematik bir düşmanlık beslemedikleri anlaşılmaktadır. Hatta anlaşılan onlar, bu fetihleri, kendilerine karşı olmaktan çok, Bizans için bir cezalandırma olarak yorumlamışlar; bazı Bizanslılar başka Bizanslılara karşı Türklerden yardım istemişler ve fetihleri kolaylaştırmak için çaba göstermişlerdir. Özellikle Bizanslıların zulmü altında ezilen Süryaniler ile Ermenilerin Türklere bazı yardımlarda bulundukları bilinmektedir. Bizans’ın baskı ve zulmü ve Türklerin adaleti ve hoşgörüsü, Alparslan ve Melikşah dönemlerinde Anadolu’nun fethi esnasında, birçok şehirler ve kaleleri kendiliklerinden teslim olmaya götürmüştü. Din konusundaki tarafsız ve hoşgörülü tutumları sebebiyle Selçuklu sultanları ve mesela bir Melikşah yabancı din mensupları ve özellikle de Hıristiyan tarihiler tarafından övülmektedir. Ermeni Mathieu, Ani’li Samuel ve Gürcü vakanüvisler bunun canlı örnekleridir.
……………………………………………………………………………………………
Nitekim Haçlılara karşı İslam dünyasını birinci derecede savunmak görevi de Türklere düşmüştü. Bu savaşlar sırasında Süryanilerin ve Ermenilerin zalim Bizanslılara karşı olduğu gibi, Haçlılara karşı da Türkleri tercih ettikleri anlaşılmaktadır. Türklerin Haçlılara karşı savaşlarında Sultan Mesud, Fransız güçlerini Denizli ve Antalya’da perişan edince, dağılan Haçlılar açlık ve yoksulluğun ızdırabını çekerken, yerli Rumların da zulüm ve eziyetlerine maruz kalmışlar ve bu Frenklere, kendileri ile savaştıkları Türkler sahip çıkmışlar, açları doyurmuşlar, hastaları tedavi etmişler, hatta Rumların onlardan zorla aldıkları paralarını tedarik ederek onlara iade etmişlerdi. Frenler bu durumdan etkilenmişler ve bu Haçlılardan üçbinden fazlası Müslüman olarak Türkler katılmıştı. ” (Türklerin Dini Tarihi, Ünver Günay ve Harun Güngör, Rağbet Yayınları, s. 378-382)

Türklerin etnik ve dinsel fanatizm tanımayan, adaletli tutumları Anadolu ahalisinin gönlünü adım adım fethediyor, birçok Rum Bizans’tan kaçıp Türklerin egemen olduğu bölgelerde yaşamak istiyordu. Bu arada Doğu ve Batı Hıristiyanlığı arasındaki çelişkiler de büyüyor, önceleri Batı Hıristiyanlığı içinde sayılan Ortodokslar da giderek Doğu Hıristiyanlığı içinde yer almaya başlıyordu. Son Haçlı seferleri doğrudan doğruya Bizans’a yönelik olarak düzenleniyordu. Bizans halkının gönlü de giderek Türklerden tarafa yöneliyordu.

“Klasik örnek, Türklerin 1453’te İstanbul’u almaları olayı tarafından meydana getirilmektedir. Günümüz Türk tarihçilerinden biri, kentin kendi kendini verdiğini, Türk saldırısından önce içeriden fethedilmiş olduğunu savunmuştur. Aşırı olmakla birlikte bu tez yanlış değildir. Nitekim Ortodoks Kilisesi (Bizans uygarlığı da diyebilirdik), kendini kurtaracak yegane yol olan Latinlerle birleşmek yerine, Türklere boyun eğmeyi tercih etmiştir. Olayın karşısında; hemen oracıkta alınan bir ‘karar’dan söz etmeyelim. Söz konusu olan, bizzat Bizans’ın gerileme süreci kadar uzun olan ve Yunanlıları teolojik farklılıklarından ötürü ayrıldıkları Latinlere yaklaşmaktan gün be gün nefret ettiren uzun bir sürecin ulaştığı noktadır...

…Bizanslılar, Türk ile Latin arasından Türkü seçeceklerdir. Bizans Kilisesi, özerklik tutkusu nedeniyle düşmanı davet etti, İmparatorluğu ve Hıristiyanlığı ona teslim etti, çünkü düşman, İstanbul Patriğinin Papa VI. Urbanus’a 1385’te yazdığı gibi Bizans Kilisesi’ne tam bir hareket serbestisi tanımaktaydı ve belirleyici söz bu idi.” Bu sözlerin sahibi, büyük tarihçi Fernand Braudel’dir. (Uygarlıkların Grameri, İmge Yayınları, s. 63)

Türklerin egemenliğindeki ortak yurt
Önceleri Anadolu’nun yerli ahalisinin ve sonra giderek tüm Bizans halkının Türklere karşı böylesine olumlu bir tutum takınmalarında, yaşadıkları ortamın egemenlerinden ve egemenlik tehditlerinden artık bıkmalarının olduğu kadar Türklerin ırkçı ve dinsel fanatik niteliklerinin olmayışlarının da payı büyüktür. Anadolu’ya gelmeleri sırasında henüz İslamiyet’i kabul eden Türkler, İslamiyet’e Emevi ve Abbasi döneminden bambaşka bir çehre kazandırdıkları gibi, bölge halkının tarihsel kültürel birikiminden etkilenmeye ve onlardan öğrenmeye de açıktır. Onların bu özellikleri Doğu Hıristiyanlığı ve İslamiyet arasında yepyeni iletişim imkanlarına yol açmış, Türklerin bin yıllık egemenliği boyunca bölgede alabildiğine karmaşık etnik ve dinsel yapılar, büyük bir huzur ve barış içinde yaşamışlardır. Doğu’dan gelen Moğol ve Batı’dan gelen Haçlı saldırılarına karşı Türklerin egemenliğindeki bölge insanı, ortak yurtlarını korumuşlar; ta ki son zamanlara kadar Doğu Hıristiyanlığı ve İslamiyet arasındaki ittifak başarıyla sürmüştür. Doğu’da yapılan Mercidabık ve Çaldıran gibi büyük savaşlar, Türklerin kendileri arasındaki savaşlardır. Bölge barışını koruyabilmek adına Türkler her zaman yaptıkları gibi yine “öteki” unsurları korumuşlar, hınçlarını birbirlerinden çıkartmışlardır. Anadolu, barış ve huzur dolu bağrını, her zaman yeni gelen göçmenlere (İspanya Yahudilerini, Kafkasyalı göçmenleri vs) açmış, onlar da kısa sürede diğerleriyle kaynaşarak, millet unsurları haline gelmişlerdir.

Son zamanlarda büyü bozulmuştur ve bunun iki nedeni vardır. Birinci neden etnik ve dinsel fay hatlarına yerleştirilen mayınlardır. Bunlar yüzünden bölgedeki huzur ve barış ortamı, bir mayın tarlasına çevrilmiştir. Büyü bozumunun ikinci nedeni, “milletin azim ve kararlılığı”na dayalı olarak yürütülen İstiklal Savaşı’nın sonucunda kurulan Cumhuriyet ve ardından demokrasiye yönelim, insanımıza yaraşan ve çağa uygun bir atılım olsa da, “ulus” yaratma gayretleri sırasında yapılan hatalardır. Bu iki nedenle bozulan ahenk, çıkarlarını milletle değil, uluslar arası çıkar çevreleriyle aynı hizada tutan bir oligarşik düzenin yerleşmesine zemin hazırlamıştır.

Ama her şeye rağmen, tarihsel bellek ve kolektif bilinçdışı, birlikte yaşamanın arzusuyla doludur. Milletin azim ve kararlılığını yeniden ayağa kaldıracak olan bu birlikte yaşama arzusu, demokratik cumhuriyetin yurttaşlarının gönüllü birliğidir. Demokratik cumhuriyet çatısı altında birlikte yaşama arzusuyla ayağa kalkan milletin azim ve kararlılığının etnik ve dinsel fanatizme ve oligarşiye karşı muzaffer olması, tüm dünya için de yeni bir umut olacaktır.


"Türkiye Vardır!" Kitabından.

 
2005 © Copyright Doç. Dr. Erol GÖKA
All rights Reserved. Web & Gfx Designed by Zafer IŞIK