Bir süreden beri
“Türk grup davranışı” alanında çalışıyorum ve Türklerin
tarihsel ve toplumsal değişime dirençli davranış örüntülerinin
neler olduğunu anla(t)ma gayreti içindeyim. Bugüne kadar
daha çok kendine özgü modernleşme çabamızın önünde engel
olarak duran, göçebe-çoban-savaşçı bir toplum olmanın
ve Asya’daki bozkır ortamında yaşamanın doğal ve doğrudan
bir sonucuymuş gibi görünen, “itaati”, “gösteriş ve şatafatı”
önemseyen, yazıya ve özgün uygarlık girişimlerine pek
değer vermeyen, hemşerici ve mafiyöz toplumsal yapılara
kaynaklık eden olumsuz davranış özelliklerimiz üzerinde
durdum. Elbette bu olumsuz özellikler, tarihte Türkleri
niteleyen grup davranışlarının tamamını oluşturmuyordu.
Onlar olmaksızın insanlık tarihini anlayamayacağımız Türklerin
olumlu türden öyle grup davranışları daha vardı ki, bu
özellikler yalnızca şimdi değil, gelecekte de insanlıktan
umutlanmamızı sağlayacak değerde.
Türk grup davranışının olumlu nitelikleri, özellikle,
topluluk yapıları gereği, kadın-erkek ilişkilerine tarihte
eşine ender rastlanır biçimde eşitlikçi bir bakışa sahip
olmaları, asla ırkçı olmamaları ve inanılmaz bir dinsel
hoşgörü potansiyeli barındırmalarıdır. İnsanlığımızın
geleceği ve adil bir dünya mücadelesi için vazgeçilmez
erdemler olan bu özelliklerin Türklerin tarih boyunca
ayırt edici vasıfları olduğu konusunda tüm önde gelen
Türkiyatçılar bir fikir birliği içindedir. Elbette bu
özellikler de Asya bozkırının zor coğrafyasından doğdu
ve o zor coğrafyanın koşulları, onları batıya doğru
göçe zorladığında, bir kısmı, (daha ziyade Hazar’ın
kuzeyinden Batı Hıristiyan dünyasının içlerine dalanlar)
yitip gitseler de, Türklerin yeni yurtlarında tutunmalarını
sağladı.
Bin yıldır buradayız ve buralıyız. Şimdi buralarda
dünya yeniden kuruluyor ve ortalıkta cirit atan kıyamet
senaryolarının çoğunda, ülke bütünlüğümüz tehlikede
görülüyor. Güce tapıcı, ırkçı ve dinsel fanatik ideolojilerin
yönlendirdiği yeni hegemonların, buraları kendi isterlerince
bir tapu-kadastrodan geçireceğine inanılıyor. Her nereye
dönsek, bunları terennüm eden fısıltılar geliyor kulağımıza.
Bu işler bu kadar kolay mı? Ermeni ve belki ardından
gelecek Rum, Süryani hatta Alevi soykırımı iddialarına,
uluslar arenası arenada destek sağlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin
varlığına uluslar arası hukuk (!) marifetiyle son verilebilir
mi? Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan yurttaşlarımız,
kendi etnik ve dinsel farklılıklarını öne çıkartıp toplumsal
bütünlüğümüzü, yüzlerce yıldır burada oluşmuş ortak
yaşama iradesini hiçe sayan tavırlar içine girerler
mi? Dahası buranın insanları, üzerlerinde oynanan oyunları
fark etmeden, tüm ortak gelecek ideallerinden vazgeçerek,
bilinmeyen vaatler uğruna birbirlerinin boğazlarına
sarılırlar mı?
Halkın azim ve kararlılığı
Bu sorulara verilecek cevaplar, ilk bakışta öncelikle
konjonktürel olmalıymış gibi geliyor ve bu yüzden de
daha çok jeo-stratejiye dayalı bir düşünce kurgusu içinde
üretiliyor. Bunları dinliyorum, anlamaya çalışıyorum
ve yalnızca jeo-stratejik açıdan bakıldığında bile,
buralarda bir süre için bir kargaşa hatta hercümerç
ortamı oluşturulması mümkün olsa da, asla kıyamet senaryolarından
birinin başarılı olamayacağı, eninde sonunda bölge halklarının
kaderini yine halkın iradesinin ve kararlılığının belirleyeceği
sonucuna ulaşıyorum.
“Halkın azim ve kararlılığı”; bu ifade, her jeo-stratejik
teorinin dikkate alması gereken, nihai belirleyicidir;
halkın azim ve kararlılığını dikkate almayan bir jeo-stratejinin
başarılı olma şansı yoktur. Nasıl bir bireysel varlığı
önceden belirlenmiş bir teoriye göre kurmak, yani teoriye
tıpatıp uyan bir adam yetiştirmek mümkün değilse, bir
grup-varlığı da toplum mühendisliği ölçülerine göre,
baştan aşağı değiştirmek mümkün değildir.
“Halkın azim ve kararlığı”; bu ifade, Cumhuriyetimizin
kurucu iradesinin simgesi Mustafa Kemal Atatürk’e aittir:
“Milletin istiklalini, yine milletin azim ve kararlılığı
kurtaracaktır.” Ülkenin her bir yerinden millet evlatlarının
katıldığı İstiklal Savaşı’mızın kanıtladığı gibi, ancak
böyle bir bakış ve bu bakış üzerine geliştirilmiş bir
jeo-stratejik anlayış, geleceğe dair nispeten daha sağlam
sezgiler geliştirmemizi sağlar.
“Halkın azim ve kararlılığı”, bu ifade, bir siyasal
organizasyonun ancak alt-yapıda onu taşıyacak uygun
bir topluluk psikolojisinin var olması halinde kurulabileceğini
bilenlerin gerçek anlamını anlayabilecekleri bir sözdür.
Topluluklar, insanın grup-varlığının ontolojik tezahürleridir.
Grup-varlık olarak insan, dünyaya bir azim ve kararlılıkla
tutunarak angaje olur ve varlığını sürdürmeye heves
eder. Varlığı sürdürme hevesinden kasıt, birlikte yaşama
ve birlikte yaşamaktan kaynaklanan maddi ve manevi ürünleri
devam ettirme arzusudur.
Göçerlerin devletleri (ABD, İsrail ve Anadolu
Türk Devletleri) aynı mı?
Toplulukların oluşumundaki tinsel, psikolojik öğenin
temel niteliğini fark etmeyerek istilaları meşrulaştıranlar,
tarihteki desteklerini, çoğu zaman, Amerika Birleşik
Devletleri’nin ve modern İsrail devletinin ortaya çıkışından
örnekliyorlar. Gerçekten de bu devletlerin ortaya çıkışı,
toplumsal tarihte bir anomali gibi duruyor; daha doğrusu
ABD ve modern İsrail devletinin ortaya çıkış tarihindeki
girift olaylardan kaynaklanan sis, topluluk psikolojisinin
dinamiklerinin burada da bütünüyle yürürlükte olduğunu,
çıplak gözle görmemizi engelliyor. ABD ve modern İsrail
devleti örneğiyle bakışları çarpılanlar, Irak’a, Afganistan’a,
Orta-Doğu’ya istenilen siyasal ve toplumsal biçimlerin
güce dayalı olarak verilebileceğini sandıkları gibi,
bu çarpık bakışlarını tarihe getirdikleri yeni yoruma
da taşıyorlar. Onlara göre, güce dayalı istilacı bir
hareketle istila edilen ülkenin toplumsal ve siyasal
yapısını değiştirmek mümkündür. Nasıl istilacı göçmenler
ABD’ni ve modern İsrail devletini kurmuşlarsa, nasıl
Romalılar, istila yoluyla büyük bir imparatorluk oluşturabilmişlerse
ve nasıl Türkler, Anadolu’ya gelip birbirini izleyen
devletler ortaya çıkarabilmişlerse…
Elbette, tarihi ve toplumu, yukarıdan aşağıya istila
hareketleriyle açıklamaya çalışan çarpık bakış için
bizim ısrarla vurguladığımız, “halkın azim ve kararlılığı”
sözünün bir anlamı olmayacaktır. Toplulukların psikolojisinin
onlar için bir değeri yoktur; alınıp satılabilecek,
olmadı kökü kazınacaktır “topluluk” denilen şey…
Tarihsel gerçeklikler böylesine çarpıtılınca, artık
tarih konuşma zamanıdır. Yeni dünya arayışlarının tarihsel
ve kültürel bir zemine yaslanma gereği de ayrıca tarih
konuşmayı zorunlu kılmaktadır. Elbette her topluluk
gibi, biz Türklerin tarihi de, her açıdan pürü pak değildir;
tarihimizde utanılacak sayfalar vardır. Böyle olmasında
bir beis de bulunmamaktadır; insan olmanın olumsuz özelliklerinden
Türkler de kendi paylarına düşenleri almışlardır. Ancak
neresinden bakarsak bakalım, Türk tarihindeki olumsuz
özellikler, “öteki”ne karşı olmaktan ziyade, “kendinden
olan”a karşı yoğunlaşmaktadır. Türklerin olumsuzlukları
dışarıya, “öteki”ne değil de, “kendinden olan”a yansıtan
nitelikleri, onların tarihini “kardeş kavgaları” tarihi
haline getirmiştir. Öyle ki devlet kurma özellikleri
tartışmasız olan Türklerin devletlerinin yıkıcıları
her zaman başka bir Türk topluluğu olmuştur. Türklerin
olumsuz niteliklerini yansıtacağı rezervuar olarak “kendinden
olan”ı kullanan bu özellikleri, bir başka tartışmanın
konusudur; burada bu noktaya saptama yapmamızın nedeni,
Türklerin tarihindeki utanılacak yanların “öteki”ne
karşı davranışlarında bulunmadığının altını çizebilmek
içindir.
Irkçı ve dinsel fanatik özellikler taşımaması alamet-i
farikası olan bir topluluk, soykırım gibi bir vebali
üstlenmeye psikolojik olarak bile uygun değildir. Bu
kültürde yetişmiş hiçbir insana, atalarının soykırım
yaptığını anlatamazsınız; bunu havsalası alamaz. Zaten
tarihsel gerçekler de bunun aksi yöndedir. Konumuz Türklerin
soykırım yapıp yapmadıkları değildir. Tarihsel gerçeklerden
konuşmamızın nedeni, tarihsel gerçeklikleri çarpıtan
istilacılık savunucularının ABD ve İsrail devletinin
göç ortamında kuruluşlarıyla ve daha sonraki istilacı
girişimleriyle, Türklerin Anadolu’ya gelişlerini aynileştirme
çabalarına karşı durmamızdır.
Tarihte güç mücadeleleri kaçınılmazdır ve doğal olarak
güç mücadelesinin sonucunda egemenlik alanları da daralıp
genişleyebilir, el değiştirebilir. Bu durumda önemli
olan, egemenliğin kendisi değil egemenliğin ifa biçimdir.
Doğanın güçlükleri ve baş edilmesi imkansız kalabalık
Çin kuşatmasının baskıları sonucunda batıya göç eden
ve tutunmaya çalışan Türk topluluklarının kendilerine
yurt arayışları ile ABD ve İsrail’i kuran göçmenlerin
yurt arayışı arasında taban tabana bir zıtlık vardır.
Üstelik zıtlık yalnızca, Türklerin kelimenin tam anlamıyla
yertsiz yurtsuz ve yoksul göçmen olmalarından diğerlerinin
ise gücü ve parayı elinde bulundurmalarından yani göçmenden
ziyade zengin turiste benzemelerinden kaynaklanmamaktadır.
Göç edilen yerdeki yerli ahalinin göçmenlere karşı tutumu
açısından da ciddi farklılıklar vardır ve asıl önemlisi
de budur.
ABD’ni ve İsrail devletini kuran göçmenlere karşı yerli
ahalinin tutumu, tüm dünyanın malumudur. Peki Asya bozkırlarından
kopup gelen ve kendilerine yurt arayan Türk göçerlerine
karşı Anadolu’nun yerli halkı nasıl bir tutum takınmıştır?
Bakalım:
“Her halükarda Bizans, başlangıçtan itibaren farklı
Hıristiyan kiliselerinin varlığını kabul edememiş ve
özellikle Doğu kiliselerinin asimilasyonuna gayret etmiş,
bazen de onlara karşı çok sert yöntemler uygulamıştır.
Bizans Anadolu’daki bu toplulukları Ortodokslaştırmak
ve Rumlaştırmak emelindeydi. Çok önceden İmparator Heraklius,
bütün akideleri monoteizm adı altında birleştirmeye
teşebbüs etmişti. Bu tavırlar ve muameleler ise, Bizans
ve Ortodoks Kilisesi’ne karşı büyük bir hoşnutsuzluk
yaratmıştı.
Bu bakımdan Anadolu’nun Müslüman Türkler tarafından
fethi karşısında, yerli Hıristiyan halkın Türklere karşı
sistematik bir düşmanlık beslemedikleri anlaşılmaktadır.
Hatta anlaşılan onlar, bu fetihleri, kendilerine karşı
olmaktan çok, Bizans için bir cezalandırma olarak yorumlamışlar;
bazı Bizanslılar başka Bizanslılara karşı Türklerden
yardım istemişler ve fetihleri kolaylaştırmak için çaba
göstermişlerdir. Özellikle Bizanslıların zulmü altında
ezilen Süryaniler ile Ermenilerin Türklere bazı yardımlarda
bulundukları bilinmektedir. Bizans’ın baskı ve zulmü
ve Türklerin adaleti ve hoşgörüsü, Alparslan ve Melikşah
dönemlerinde Anadolu’nun fethi esnasında, birçok şehirler
ve kaleleri kendiliklerinden teslim olmaya götürmüştü.
Din konusundaki tarafsız ve hoşgörülü tutumları sebebiyle
Selçuklu sultanları ve mesela bir Melikşah yabancı din
mensupları ve özellikle de Hıristiyan tarihiler tarafından
övülmektedir. Ermeni Mathieu, Ani’li Samuel ve Gürcü
vakanüvisler bunun canlı örnekleridir.
……………………………………………………………………………………………
Nitekim Haçlılara karşı İslam dünyasını birinci derecede
savunmak görevi de Türklere düşmüştü. Bu savaşlar sırasında
Süryanilerin ve Ermenilerin zalim Bizanslılara karşı
olduğu gibi, Haçlılara karşı da Türkleri tercih ettikleri
anlaşılmaktadır. Türklerin Haçlılara karşı savaşlarında
Sultan Mesud, Fransız güçlerini Denizli ve Antalya’da
perişan edince, dağılan Haçlılar açlık ve yoksulluğun
ızdırabını çekerken, yerli Rumların da zulüm ve eziyetlerine
maruz kalmışlar ve bu Frenklere, kendileri ile savaştıkları
Türkler sahip çıkmışlar, açları doyurmuşlar, hastaları
tedavi etmişler, hatta Rumların onlardan zorla aldıkları
paralarını tedarik ederek onlara iade etmişlerdi. Frenler
bu durumdan etkilenmişler ve bu Haçlılardan üçbinden
fazlası Müslüman olarak Türkler katılmıştı. ” (Türklerin
Dini Tarihi, Ünver Günay ve Harun Güngör, Rağbet Yayınları,
s. 378-382)
Türklerin etnik ve dinsel fanatizm tanımayan, adaletli
tutumları Anadolu ahalisinin gönlünü adım adım fethediyor,
birçok Rum Bizans’tan kaçıp Türklerin egemen olduğu
bölgelerde yaşamak istiyordu. Bu arada Doğu ve Batı
Hıristiyanlığı arasındaki çelişkiler de büyüyor, önceleri
Batı Hıristiyanlığı içinde sayılan Ortodokslar da giderek
Doğu Hıristiyanlığı içinde yer almaya başlıyordu. Son
Haçlı seferleri doğrudan doğruya Bizans’a yönelik olarak
düzenleniyordu. Bizans halkının gönlü de giderek Türklerden
tarafa yöneliyordu.
“Klasik örnek, Türklerin 1453’te İstanbul’u almaları
olayı tarafından meydana getirilmektedir. Günümüz Türk
tarihçilerinden biri, kentin kendi kendini verdiğini,
Türk saldırısından önce içeriden fethedilmiş olduğunu
savunmuştur. Aşırı olmakla birlikte bu tez yanlış değildir.
Nitekim Ortodoks Kilisesi (Bizans uygarlığı da diyebilirdik),
kendini kurtaracak yegane yol olan Latinlerle birleşmek
yerine, Türklere boyun eğmeyi tercih etmiştir. Olayın
karşısında; hemen oracıkta alınan bir ‘karar’dan söz
etmeyelim. Söz konusu olan, bizzat Bizans’ın gerileme
süreci kadar uzun olan ve Yunanlıları teolojik farklılıklarından
ötürü ayrıldıkları Latinlere yaklaşmaktan gün be gün
nefret ettiren uzun bir sürecin ulaştığı noktadır...
…Bizanslılar, Türk ile Latin arasından Türkü seçeceklerdir.
Bizans Kilisesi, özerklik tutkusu nedeniyle düşmanı
davet etti, İmparatorluğu ve Hıristiyanlığı ona teslim
etti, çünkü düşman, İstanbul Patriğinin Papa VI. Urbanus’a
1385’te yazdığı gibi Bizans Kilisesi’ne tam bir hareket
serbestisi tanımaktaydı ve belirleyici söz bu idi.”
Bu sözlerin sahibi, büyük tarihçi Fernand Braudel’dir.
(Uygarlıkların Grameri, İmge Yayınları, s. 63)
Türklerin egemenliğindeki ortak yurt
Önceleri Anadolu’nun yerli ahalisinin ve sonra giderek
tüm Bizans halkının Türklere karşı böylesine olumlu
bir tutum takınmalarında, yaşadıkları ortamın egemenlerinden
ve egemenlik tehditlerinden artık bıkmalarının olduğu
kadar Türklerin ırkçı ve dinsel fanatik niteliklerinin
olmayışlarının da payı büyüktür. Anadolu’ya gelmeleri
sırasında henüz İslamiyet’i kabul eden Türkler, İslamiyet’e
Emevi ve Abbasi döneminden bambaşka bir çehre kazandırdıkları
gibi, bölge halkının tarihsel kültürel birikiminden
etkilenmeye ve onlardan öğrenmeye de açıktır. Onların
bu özellikleri Doğu Hıristiyanlığı ve İslamiyet arasında
yepyeni iletişim imkanlarına yol açmış, Türklerin bin
yıllık egemenliği boyunca bölgede alabildiğine karmaşık
etnik ve dinsel yapılar, büyük bir huzur ve barış içinde
yaşamışlardır. Doğu’dan gelen Moğol ve Batı’dan gelen
Haçlı saldırılarına karşı Türklerin egemenliğindeki
bölge insanı, ortak yurtlarını korumuşlar; ta ki son
zamanlara kadar Doğu Hıristiyanlığı ve İslamiyet arasındaki
ittifak başarıyla sürmüştür. Doğu’da yapılan Mercidabık
ve Çaldıran gibi büyük savaşlar, Türklerin kendileri
arasındaki savaşlardır. Bölge barışını koruyabilmek
adına Türkler her zaman yaptıkları gibi yine “öteki”
unsurları korumuşlar, hınçlarını birbirlerinden çıkartmışlardır.
Anadolu, barış ve huzur dolu bağrını, her zaman yeni
gelen göçmenlere (İspanya Yahudilerini, Kafkasyalı göçmenleri
vs) açmış, onlar da kısa sürede diğerleriyle kaynaşarak,
millet unsurları haline gelmişlerdir.
Son zamanlarda büyü bozulmuştur ve bunun iki nedeni
vardır. Birinci neden etnik ve dinsel fay hatlarına
yerleştirilen mayınlardır. Bunlar yüzünden bölgedeki
huzur ve barış ortamı, bir mayın tarlasına çevrilmiştir.
Büyü bozumunun ikinci nedeni, “milletin azim ve kararlılığı”na
dayalı olarak yürütülen İstiklal Savaşı’nın sonucunda
kurulan Cumhuriyet ve ardından demokrasiye yönelim,
insanımıza yaraşan ve çağa uygun bir atılım olsa da,
“ulus” yaratma gayretleri sırasında yapılan hatalardır.
Bu iki nedenle bozulan ahenk, çıkarlarını milletle değil,
uluslar arası çıkar çevreleriyle aynı hizada tutan bir
oligarşik düzenin yerleşmesine zemin hazırlamıştır.
Ama her şeye rağmen, tarihsel bellek ve kolektif bilinçdışı,
birlikte yaşamanın arzusuyla doludur. Milletin azim
ve kararlılığını yeniden ayağa kaldıracak olan bu birlikte
yaşama arzusu, demokratik cumhuriyetin yurttaşlarının
gönüllü birliğidir. Demokratik cumhuriyet çatısı altında
birlikte yaşama arzusuyla ayağa kalkan milletin azim
ve kararlılığının etnik ve dinsel fanatizme ve oligarşiye
karşı muzaffer olması, tüm dünya için de yeni bir umut
olacaktır.
"Türkiye Vardır!" Kitabından.