Felsefi bilginin eleştirelliğiyle ve yoruculuğuyla
yüzyüze gelmemenin en iyi yolu, sanki o yokmuş gibi
davranmaktır. Bu nedenle meslek topluluğumuzda filozofların
psikiyatriye katkıları çoğunlukla görmezden gelinir;
topluluğumuz içinde felsefeye merakın geçmişte ne kadar
olumsuz sonuçlar verdiği bu tutuma gerekçe olarak sunulur.
Oysa gerek dünyada ve gerek ülkemizde bu boşvermeciliğin
aksi yönde çabalar da var. Bu çaba sahipleri, felsefe
ve psikiyatri arasındaki olası etkileşimleri ve kesişmeleri
büyük bir titizlikle ele alıyorlar; üstelik bir zamanlar
çocuksu "anti-psikiyatri" akımının yaptığı
gibi bilimsel bilgiyi felsefeleştirme çabasında da değiller.
Gerçekten de psikiyatride neyin "bilim" neyin
"felsefe" olduğunu belirlemek çok büyük önem
taşıyor. Başta psikoterapiler olmak üzere, beşeri bilimlere,
felsefeye, sanat, din gibi beşeri etkinliklere oldukça
yakın düştüğü noktalardan psikiyatriye bilimsel olmayan
sızmaları önlemenin biricik yolu bu. Bilimin, felsefenin
ve diğer beşeri etkinliklerin neler olduklarını açık
biçimde ayırt edebilirsek, ancak o zaman, psikiyatride
"bilim"miş gibi arzı endam eden sızmaları
saptama ve tasfiye etme şansına kavuşabiliriz (Göka,
1999a). Fakat bunları söylemek, bizim bilimsel çalışmalarımız
sırasında asla felsefeye ihtiyacımız olmadığı şeklinde
anlaşılmamalıdır. Tam tersine felsefeyi "felsefe"
olarak yaptığımızı bildikten, onu "bilim"miş
gibi yutturmaya kalkmadıktan sonra, felsefe, bilimsel
çalışmalarımızda oldukça yol gösterici olabilir. Felsefenin
"bilim"in sınırlarının belirlenmesinde ve
yöntembilgisinde tüm bilimlere yaptığı katkının yanısıra
psikiyatriyle çok özel bir yakınlığı vardır. Bu nedenle,
Kaufman'ın (1997) "Anlığın keşfine katkıda bulunanlar
yalnızca ruhbilimciler olmamıştır. Aslında Freud dışında,
meslekten ruhbilimcilerin Goethe, Hegel ya da Nietzsche'den
çok daha az katkıları olmuştur" saptaması oldukça
yerindedir. "Bilinçdışı", "anksiyete"
gibi kavramları düşünce dünyasında ilk ortaya atanların
filozoflar olmaları da bu yakın ilişkinin bir başka
kanıtıdır.
Şimdi üzerinde konuşacağımız "duygu" alanı,
felsefenin bize nasıl bir yol göstericilik yapabileceği
konusunda iyi bir örnektir. Bugün modern psikiyatride
"duygu" alanında sağlam bir bilgiye sahip
değiliz. Duyguların biyolojik olarak korteks-altı yapılarla
daha çok ilintili olduklarını biliyoruz. Duyguların
genel ifadesi olarak "emosyon", ruhsal durum
muayenesinde ruh sağlığı profesyoneli olarak bizim o
anda bize başvuran insanda saptadığımız emosyonel duruma
"duygulanım" (affection), danışanın son zamanlarda
kendisini nasıl hissettiği konusunda bize söylediklerine
"duygudurum; mizaç" (mood) diyoruz; dikkatimizi
daha çok duygulanım ve duygudurumun niceliksel bozukluklarına
ve uygunsuzluklarına çevirebiliyoruz.
Kabul etmek zorundayız ki, "duygu" alanı,
bu alandaki birçok bozukluklar tanımlanmış ve tedavi
ediliyor olsalar da, psikiyatrinin en az bilinen ve
bilimsel dokusu çok zayıf bir alanıdır; henüz kavramsal
düzeyde varolan sorunlar bile giderilememiş hatta birçok
bilimci tarafından fark bile edilmemiştir. Bu nedenle
"duygu" alanındaki en "sağlam" ve
"sıkı" bilimselliğe sahipmiş gibi görünen
biyolojik yaklaşım yanlıları bile, niyetleri ne olursa
olsun, bilimsellikten oldukça uzak bir konuma sürüklenmektedirler.
Psikososyal yaklaşım yanlıları ise, çoğu kere "duygu"
alanında kendilerinden çok eminmiş gibi görünen bir
tutum sergilemelerine rağmen, sundukları bilginin bilimsel
kalitesi çok düşüktür. Psikososyal yaklaşımın "duygu"
alanındaki söylemleri, bırakın felsefeyi zaman zaman
yarı dinsel ve hatta ideolojik bir görünüm arzetmektedir.
Biz şimdi "duygu"nun psikiyatrideki bu çetrefilli
alanında, yapılan amatör felsefeyi "bilim"miş
gibi göstermeye kalkan bir yaklaşım izlemeden ve felsefeyi
yüceltmeden, kavramsal sorunlara felsefi bir bakışla,
biraz olsun ışık düşürmek istiyoruz.
Bilim adına bazı olguları ya "yok" ya da
"hep" sayıyoruz.
Psikiyatride "duygu" alanındaki en belirgin
sorun, ampirik olarak saptanılamayacağı sanılan yaşantı
dünyasından kaçma tutumundan kaynaklanmaktadır. Bilimde
yaşantı dünyasından kaçmak için iki yol vardır; ya meslek
topluluğumuzun felsefi bilgiye karşı takındığı tutuma
benzer biçimde, o fenomen hiç yokmuş gibi davranılır
ya da ampirik kaygı adına, öne sürülen kavramlar her
yaşantısal olguyu karşılıyormuş gibi bir havaya girilir.
Bunlardan birincisinin yani o fenomen yokmuş gibi davranmanın
en tipik örneği, "ruh hali"mizdir. Almanca'da
"ruh hali" (befindlichkeit), İngilizce'de
"zihin durumu" (state of mind) denilen durumlara
günümüz psikiyatrisinde hiç yer vermiyoruz. Oysa meslek
topluluğumuz içinde birçok kimse "ruh hali"nin
varlığını seziyor ama onun, "duygudurum" veya
"duygulanım" şeklindeki emosyonlarla ve zihnin
işleyişiyle bağlantılarını kurabileceği, felsefi bir
bakışa sahip olmadığı için, "ruh hali"ni bilimsel
kavram dağarcığına katmak için çabalamıyor. Felsefi
bilgiye biraz kulak kesilseydik, "ruh hali"
konusunda bilimsel söyleme aktarabileceğimiz esinler
elde edebilirdik. Örneğin büyük Alman filozofu Heidegger'e'göre,
can sıkıntısı, keder, sevinç, eğlence, korku ve kaygı
hep Dasein' (orada varlık; Heidegger'in felsefesine
temel yaptığı, insanı nitelelemek için kullanabileceğimiz
en kapsayıcı kavram)ın mizacının duygulanımsal çıkarımlarıdır
ve genel olarak "verili" halde deneyimlenirler.
Bizim pek aşina olmadığımız bir dille, "duygu"
alanında bize çok önemli şeyler söyleyen Heidegger'e
göre hep bir "ruh hali" içindeyizdir. Onun
için duygular, bizim beynimizin bir ürünü olmaktan ziyade
bizim bir bütün olarak içine fırlatıldığımız "ruh
hali"miz içinde beliren durumlardır. Heidegger
için, duygularımız, yalnızca ötekileri duygulandırmakla
kalmaz, ötekilerin bizi duygulandırdığına da işaret
eder; bu yüzden asla bizim tarafımızdan tam denetimleri
mümkün değildir. Örneğin istediğimiz zaman veya istediğimiz
yerde sevemez veya nefret edemeyiz. Belirli bir "ruh
hali", Dasein'ın hem dünyayı etkileyebilecek bir
biçimde dünyaya açık olduğunu gösterir hem de dünyada
Dasein'a etki eden şeyi açığa çıkarır. "Ruh hali"
ne içeriden, içimizdeki dünyadan ne de çevreden, dışımızdaki
dünyadan gelir; o, Dasein'ın "dünyada olma"sının
vazgeçilemez bir tarzıdır.
Heidegger, bu söylediklerini korkuyla ilgili olarak
şöyle çözümler: Bir korku yaşantısının temel yapısında
vazgeçilmez üç öge vardır: Onunla yüz yüze geldiğimizde
korktuğumuz şey, korkunun kendisi ve hakkında korku
duyduğumuz şey... Yüz yüze geldiğimizde korktuğumuz
şey, korku veren veya korkunç olan şeydir; yani dünyada
var kalmamız ve güvenliğimiz açısından zarar verici
olarak değerlendirdiğimiz şeydir. Korkunun kendisi ise,
bu korku veren şeye bizim yanıtımızdır. Hakkında korku
duyduğumuz şey ise, kendi var kalmamız ve güvenliğimiz
yani kendimizdir. Demek ki korkunun birbirinden ayrılamayacak
bir biçimde hem öznel hem nesnel bir yüzü bulunmaktadır.
Burada örneğini korku olarak verdiğimiz ruh halimiz
sayesinde, kendimizi dünyaya uyarlar, ayarlarız (self-attunement).
Bizim dünya içindeki varolmamız, bizi sürekli bir "ruh
hali" içine fırlatır. Ruh hallerimiz ve duygularımız
asla (biyolojik yaklaşımda olduğu gibi) tek başına öznel-içerinin
üretimi- ve (davranışçı yaklaşımda olduğu gibi) tek
başına nesnel -dışarının etkisiyle üretilmiş- olamazlar
(Heidegger, 1962).
Psikiyatride "duygu" alanında yaşanan bir
başka sorun, kullanılan kavramların tüm yaşantısal fenomenleri
kapsadığı yanılgısına kapılmak, bilimi kavram kıtlığına
mahkum etmektir. "Depresyon" ve "mani"
hakkında, patolojik bir duygudurumun önde olduğu klinik
tablolar olarak ciltler dolusu bilgiye sahip olan psikiyatri
topluluğunun üzüntü ve erotik heyecandan kaynaklanan
yoğun haz duygusu için birkaç kelime bile söylüyemiyor
oluşu, bizim duygular konusundaki trajik durumumuzun
resmini vermektedir. Yaşanan onlarca "duygu fenomeni"ni
"emosyon", "duygulanım" ve "duygudurum"
adıyla ifadelendirmeye kalkışmak, kavramların bilimsel
bir özenle ayrıştırılmasını değil, bilimsel olmayan
bir toptancılığı temsil etmektedir. Bu toptancılık,
eğer bir takım kavramların felsefedeki tarihsel arkafonları
olmasaydı, büyük olasılıkla, korku ve "anksiyete"
arasında bile ayrım yapabilmemizi engelleyecekti. Gerçekten
de "anksiyete" kavramının bugünkü kullanılışını,
Kierkegaard'ın (ya da felsefedeki takma adıyla Johannes
Climacus) felsefi dehasına borçluyuz. Kierkegaard, somut
bir şeyden korku (fear; apprehension; furcht; fürchten)
ile hiçliğin büyük korkusu anksiyete (anxiety, dread;
angst) arasında yaptığı ayrım, sonradan Heidegger'in
ve tüm varoluşçu felsefenin temel taşı olacak muhteşem
keşiftir ve bugün psikiyatrideki "anksiyete"
tanımının da temelidir.
Eğer mesleksel bir narsisizme saplanıp kalmadan, felsefedeki
zengin fikir üretimine dikkatli gözlerle bakabilseydik,
hem yaptığımız "amatör felsefe"yi bilim sanma
yanılgısından kurtulacak hem de belki "duygu"
alanında bir zamanlar Kierkegaard'ın yaptığına benzer
esin kaynaklarını oradan bulabilecektik. Felsefi bakış,
bize "ruh hali" gibi varlığını sezdiğimiz
ama bilimsel çalışma alanına sokamadığımız kavramlardan
yararlanma imkanı sağlamakla kalmaz; çoğu kere ampirik
kaygılarla kolayca genellediğimiz kavramlarımızı da
didikler. Tıpkı Kierkegaard'ın korku ve "anksiyete"
arasında yaptığı ayrım gibi, birçok benzer ruh halinde
ortaya çıkan farklı duyguları ayrıştırmak gerektiğini
belirtir. Bize der ki, "Siz bunaltı anlamında anksiyete
dediğinizde, şunlardan hangisini kast ediyorsunuz? Umursamayı
(ilgilenim; besorgen; concern=careful) mı; insan varlığının
temeli olan kaygıyı (sorge; care) mı; yoksa anlık bir
durum olan; insanın hep kaçıp durduğu "ölüme giden
varlık" oluşu gerçeğiyle yüzleştiği küçük zaman
dilimlerinde ortaya çıkan endişeyi (angst; dread) mi?
Yoksa temel kaygının gündelik biçimleri olan dertlenmeyi
(fürsorgen; solicitude) mi; tasalanmayı (besorgnis;
worry) mı?... Bize bu soruları soran felsefeciler, biz
bu soruya "halk dilinde tüm bu adları alan şeylerin
hepsini" diye cevap verirsek ikna olmazlar ya da
anksiyolitik ilaç araştırmalarında yaptığımız gibi "deneyler
sırasındaki bazı hayvan tepkilerini" diye cevaplamaya
kalkışırsak bizimle ve yaptığımız işle ilgili gerçek
bir endişeye kapılırlar.
Sorunlar bununla bitse iyi; felsefeden bir de "dil"in
yaşayan bir doğası, her kavramın bir tarihi olduğunu
duyarız. Örneğin İngilizce'de bir şeyden dolayı endişelenmek,
tasalanmak anlamında kullanılan "worrying"
fiili, Eski İngilizce'de boğarak öldürmek anlamına gelen
"wyrgan" fiilinden gelmektedir ve esasen köpeklerin
yakaladıkları avlarına yaptıkları muameleyi anlatan
bir avlanma terimidir. "Worrying" 19. Yüzyıla
kadar, insanın bir başka insana ya da nesneye yaptığı
bir şey iken bu tarihten itibaren insanın kendi kendisine
yaptığı bir şey haline gelmiştir (Phillips, 1996). "Anxious"
kelimesi, on yedinci yüzyılda bile "belirsiz bir
olay hakkında zihnen rahatsız veya huzursuz olmak"
anlamına gelirken, bugün DSM-IV'teki tanımıyla, "genel
anksiyete bozukluğu" yaşayan insan, hem eski anlamıyla
"anxious"tur, belirsiz bir şeyin kaygısını
yaşamaktadır; hem de "worried about something"
yaşamakta, yani belirli bir şeyden dolayı tasalanmaktadır.
Psikiyatri, "anxious"u ve "worrying"i
birleştirmekle kalmamış, onları tarih içinde yeni bir
anlam kaymasına da uğratmıştır.
Yeni bakışlar
Aslında henüz temel kitaplarda yer alacak kadar yaygın
olmasalar bile, psikiyatrinin "duygu" alanındaki
bu sığlığını gidermek, felsefeden gelen eleştirilere
kulak verebilmek için işe yarayabilecek bazı girişimler
de yapılmıyor değil. Bunlardan bir tanesi, Psikanaliz
alanından, ünlü analist Otto Kernberg'ten geliyor.
Kernberg, psikanalizin ve psikiyatrinin "duygu"
alanındaki yoksulluğunu farkederek, duyguları ele almakta,
dürtü kuramının daha geliştirilmesine de yarayabilecek
yeni bir kavramsal model önermektedir (Ardalı, Erten,
1999).
Kernberg'e göre, Freud'tan kalma bir alışkanlıkla psikanaliz
topluluğu tarafından yalnızca içgüdülerin boşalım süreçleri
olarak görülseler de, duygulanımlar, biyolojik içgüdüler
ile psişik dürtüler arasında köprü görevi görürler.
Kernberg, son yıllarda yapılan ampirik nöropsikolojik
çaşılmaların sonuçlarını da dikkate alarak duygulanımları,
"belirli bilişsel özellikler, belirli yüz şekilleri;
ödüllendiren, hoşa giden veya cezalandıran, itici gelen
belirli öznel deneyimler; kassal ve nörovejetatif boşalım
kanalları içeren psikofizyolojik davranış kalıpları"
olarak tanımlar. Ona göre belli bir ifadeye sahip yüz
şekilleri, her bir duygulanımı, genel iletişim kanalları
açısından bir diğerinden ayırır; ayrıca duygulanımların
kökeninde onlara neden olan uyaranları "iyi"
ve "kötü" diye gruplayan bilişsel bir yan
bulunmaktadır. Böyle bir özellik bebeğe daha ilk günlerinden
itibaren, bazı uyaranlardan kaçınma, bazılarınaysa yakınlaşma
güdülenmesi vermektedir.
Kernberg, bununla da kalmaz, duygulanımları "ilkel"
ve "türev" olmak üzere ikiye ayırır: İlkel
duygulanımlar, yaşamın ilk 3 yılında kendilerini gösterirler;
şiddetli ve global niteliktedirler; dağınık ve yeterince
ayrışmamış bilişsel ögelere sahiptirler. Daha sonraki
yıllarda, ilkel duygulanımların bilişsel etkilenmelerle
değişmeleriyle ortaya çıkan türev duygulanımlar ise,
daha karmaşıktırlar. Giderek iletişim modlarına ve yüz
ifadelerine egemen olmaya başlayan türev duygulanımlara
emosyon (ilkel duygulanımdan daha yüksek bilişsel içerik
taşır) ve duygu (feeling; emosyona göre bilişsel bakımdan
daha yoğun, psikomotor ve nörovejetatif bakımdan daha
az yoğun bir içeriktedir) adını verir. "Kernberg'e
göre erken duygulanım gelişimi, nesne ilişkilerine duygulanım
belleği olarak sabitlenir. Erken dönem nesne ilişkilerinin
duygulanım belleğini oluşturan cinsel heyecan ve öfke
gibi duygulanımlar sonraki libido ve saldırganlık dürtülerinin
ana düzenleyicileri olurlar... Duygulanımlar, dürtülerin
ve en erken güdülenme sistemlerinin ana psikobiyolojik
yapıtaşları olup, evrimin üst basamaklarındaki hiyerarşik
dürtü sistemlerinin örgütlenmesine büyük katkıda bulunurlar...
İçgüdüsel ve ilkel duygulanımsal iç-dünya yaşantıları,
sosyal etkileşimler ile harmanlanıp, daha karmaşık duygulanımlara
dönüşürlar. Bu arada, bu duygulanımlar ile yüklü nesne-ilişki
etkileşimleri fizyolojik bölgeleri de enerjize ederler.
Bu sürecin son basamağında dürtüler oluşur" (Ardalı,
Erten, 1999).
Duygulanımları, yukarıda gördüğümüz gibi, "ilkel
duygulanım", "emosyon" ve "duygu"
olarak ayıran ve en ilkel halinde bile duygulanımların
mutlaka bilişsel bir yanı olduğunu söyleyen Kernberg'in
bu oldukça yeni ve verimli bakışının son katkısı, arzu
(wish; desire)'yu duygulanım olarak saymamasıdır. Özneyi
nesneye doğru iten güç olan arzu, Kernberg'e göre, tek
başına bir duygulanım türü değil, duygulanım, içgüdü
ve biliş üçlüsünün yarattığı bir üst-sentez yani dürtüdür.
Psikanalizden gelen duygu alanındaki bu büyük katkının
bir benzeri nöropsikolojide çalışan bir bilimciden,
Antonio Damasio'dan (1999) gelmektedir.
Damasio, İnsan zihni (mind)'nin temel özelliğinin "simgeleştirme"
olduğu fikrini savunmaktadır: "Benim görüşüme göre
bir zihin sahibi olmak, bir organizmanın, imgelere dönüşebilecek,
düşünce denen süreçte yönlendirilebilecek; sonuçta da
geleceğin tahmin edilmesine, buna göre plan yapılmasına
ve bir sonraki eylemin yapılmasına yardım ederek davranışları
oluşturan sinirsel temsilleri oluşturması anlamına gelir.
İşte benim gördüğüm şekliyle nörobiyolojinin merkezi
burada yer almaktadır: Bir sinir hücresi devresinde
öğrenme sonucunda meydana gelen biyolojik değişikliklerden
oluşan sinirsel temsillerin zihnimizde imgelere dönüşüm
süreci; sinir hücresi devrelerindeki gözle görülemez
mikro-yapısal değişikliklerin, kendimize ait olarak
duyumsadığımız bir imge halini alan bir sinirsel temsile
dönüşüm süreci" (s.97-98).
Damasio'ya göre, akıl yürütmek ve karar vermek için
gereken verisel bilgiler, zihne imgeler şeklinde gelir
ancak imgeler zihinde, nesne ya da olayların veya sözcük
ya da cümlelerin fotokopileri gibi depolanmazlar. İnsanın
muhteşem algılama, bellek ve akıl yürütme etkinliklerini
sağlayan şey, erken duyu kortekslerindeki sinirsel ateşleme
modellerinin etkileşmesinden doğmaktadır. "Zihin"
olarak adlandırdığımız fizyolojik işlevler ise, yalnızca
beynin değil, beyinle beden ve çevre arasında sürüp
giden yapısal ve işlevsel bir topluluğun türevidir.
Sözü edilen sinirsel temsiller, erken duyusal kortekslerde
meydana gelir ama erken duyusal korteksteki etkinlik
için, sahne arkasında, kortekste ya da korteks-altı
çekirdeklerde, bazal ganglionlarda, beyin sapında ve
başka yerlerde işleyen karmaşık süreçlere gereksinim
vardır. Yani beynin modern ve deneyimle güdülenen kesimlerindeki
(neokorteks) devrelerin etkinliği, zihnin temeli olan
imgelerin üretimi için şarttır ama beynin evrimsel bakımdan
daha eski kesimleri (beyin sapı, hipotalamus) sağlam
değilse ve işbirliği yapmazsa neokorteks imge üretemez.
İnsan beyninin daha ziyade genom tarafından belirlenen
evrimsel bazda eski kesimlerinden ayrı olarak zihnin
imge üretim sürecinde, beyin dışında kalan bedenin yalnızca
destek ve ayarlama hizmeti değil, temsiller için temel
bir konu sağlaması gerekmektedir. Bunun başlıca nedeni,
doğrudan doğruya varkalımla ilgilidir; beynin ve zihnin
işlevlerinin amacı, çevreye uyum oluşturarak organizmanın
hayatta kalmasını sağlamaksa, bunu başarmanın ilk yolu,
doğuştan varolan devrelerle, bedendeki sistemlerin işleyişini
denetleyebilmekten, yani organizmanın bütünlüğünü sağlayan
biyolojik süreçlerin temsillerini oluşturmaktan geçmektedir.
Önceden düzenlenmiş mekanizmalar, yalnızca temel biyolojik
düzen için önem taşımazlar; onlar organizmanın nesneleri
varkalım açısından "iyi" ya da "kötü"
diye sınıflandırması için de gereklidir. Bu açıdan "önceden
düzenlenmiş mekanizmalar", nesne ilişkilerinin
biyolojik temelini oluşturmaktadırlar ancak nesneleri
"iyi" ya da "kötü" diye tanımlayabilmemiz,
zihnimizde organizmanın hayatta kalabilmesi için, doğuştan
getirdiğimiz, önceden düzenlenmiş sinirsel temsil ağlarıyla,
imge kaynaklarıyla mümkündür. Şüphesiz böyle doğuştan
edinilmiş varkalım stratejileri, birçok hayvan türü
için de geçerlidir ama bu işlev insanda evrimsel-eski
beyin tarafından yerine getirilemeyecek kadar karmaşıklaşmıştır.
Amaç, insan için de biyolojik varlığın sürekliliğini
sağlayabilmektir ama etik kurallar ve toplumsal geleneklerle,
yeni beynin koordinasyonunu üstlendiği imgeye dayalı
(zihinsel) etkinliklerle zenginleşmiştir (Göka, 1999b).
Damasio, tıpkı Kernberg gibi, nesneleri ve yaşantıları
"iyi" ya da "kötü" diye ayırd etmemiz
gerektiğinin varoluşsal bir zorunluluk olduğunu düşünmektedir
ama O'nun Kernberg'le olan benzerliği burada bitmemekte,
duygulanımların işlevsel rolleri konusunda, farklı bir
kavramsallaştırmaya başvursa da, Kernberg'le aynı şeyleri
söylemektedir. Damasio'ya göre, zihnin imgesel üretimi
için ussallığın yer aldığı neokortikal donanımın ve
korteks-altı biyolojik düzenleme donanımının işbirliği
zorunludur ama bu işbirliği için bir de aracıya gereksinim
vardır. Bu aracı, duygu ve hislerden başkası değildir.
Kernberg'te duygulanımlar, biyolojik içgüdüler ile psişik
dürtüler arasında aracıyken Damasio'da neokorteksle,
korteks-altı arasında aracılık yapmaktadırlar.
Damasio, Kernberg'ten oldukça farklı bir kavramlaştırma
tercih etmekte; örneğin duyguyu (emotion) "çoğunlukla
belirli bir zihinsel içerik tarafından harekete geçirilen,
hem beyinde hem de bedende meydana gelen değişiklikler
kümesi, " hissi (feeling) ise bu değişikliklerin
algılanması olarak görmektedir. Eğer bir duygu, belli
bir beyin sistemini harekete geçirmiş olan belirli zihinsel
imgelerle bağlantılı beden halindeki bir dizi değişiklikse,
bir duyguyu hissetmenin esası, bu değişikliklerin döngüyü
başlatan imgelerle yan yana olarak yaşanması deneyimidir.
Damasio da tıpkı Kernberg gibi duyguları "birincil"
ve "ikincil" olmak üzere ikiye ayırır ve onları
Kernberg'ten çok daha ayrıntılı biçimde ele alır ve
bedenin işleyişiyle birleştirerek kurama muhteşem bir
katkı sağlar:
Ona göre birincil adını verdiği duygular, başrollerde
amigdal ve ön singulat'ın bulunduğu limbik sistem devrelerine
dayanmaktadır. "Ne var ki birincil duygular mekanizması,
duygusal davranışlar yelpazesini tümüyle betimlemeye
yetmez. Elbette ki bunlar, temel mekanizmadır. Ancak
bireyin gelişimi açısından bakıldığında, bence, bunların
ardından, hissetmeye ve bir yandan nesne ve durum kategorileri,
diğer yandan da birincil duygular arasında sistematik
bağlantılar kurmaya başladığımız andan itibaren ikincil
duygular ortaya çıkar. Limbik sistemdeki yapılar bu
ikincil duygular sürecini desteklemek için yeterli değildir.
Ağ genişlemeli, prefrontal ve somatik-duyusal korteksleri
de içine almalıdır...İkincil duygular için gerekli olan,
sonradan edinilmiş prefrontal temsiller, birincil duygular
için gereken ve doğuştan varolan yönlendirici temsillerden
çok farklıdır. Ancak ikincilin kendini ifade edebilmesi
için birincile gereksinim vardır" (s.140).
Damasio, duygulara benzer biçimde hisleri de bazı bölümlere
ayırır; mutluluk, üzüntü, öfke, korku ve tiksinme ona
göre temel evrensel duygularla ilgili hislerdir ve önceden
düzenlenmiş, doğuştan getirilen beden hali tepkisinin
profiline karşılık gelirler. "İkinci bir his çeşidi
ise yukarıdaki beş duygunun ince çeşitlemeleri olan
duygulara dayanır: Aşırı canlılık (öfori) ve haz (ekstaz)
mutluluğun çeşitlemeleri; melankoli ve isteksizlik,
üzüntünün çeşitlemeleri; panik ve utanma da korkunun
çeşitlemeleridir. Bilişsel halin daha ince nüansları,
duygusal beden halinin daha ince çeşitlemeleriyle bağlantılı
olduğunda, bu ikinci tür hisler, deneyimlerle ayarlanır.
Girift bir bilişsel içerikle, önceden düzenlenmiş beden
hali profilinin çeşitlemesi arasındaki bağlantı, bize
pişmanlık, mahcubiyet, intikam gibi duygu nüanslarını
yaşatır" (s.155).
Damasio, bu temel ve karmaşık hislerden ayrı olarak,
bir de duygusal hallerden değil de arka plandaki beden
hallerinden kaynaklanan, duygular arasında hüküm süren
beden hallerine karşılık gelen, "kendini nasıl
hissediyorsun?" sorusuna yanıt verebilmemizi sağlayan
"arka plan hisleri"nden bahseder. Arka plan
hissi, bedenimizin duygular tarafından sarsılmadan önceki
halinin bizdeki imgesidir. "Normal şartlar altında,
beden halinin çok az bir kısmının bilinç düzeyinde göründüğüne
inananlar, bir daha düşünseler iyi olur. Bedenimizin
her yerinin her an farkında olmadığımız doğrudur, çünkü
görme, işitme ya da dokunma yoluyla edindiğimiz dış
olayların temsilleri ve içsel olarak yarattığımız imgeler,
bedenimizin sürekli ve kesintisiz temsilinden dikkatimizi
etkili biçimde çeler. Ne var ki dikkatimizin genellikle
çevreye uyumlu davranış için gerekli olan başka yerlerde
yoğunlaşması, beden temsilinin olmadığı anlamına gelmez;
çünkü en küçük bir acı ya da rahatsızlık bile bir anda
dikkatinizin tekrar oraya yönelmesi için yeterlidir.
Arka plandaki beden duyumu süreklidir ama pek farkına
varılmayabilir, çünkü bedendeki herhangi bir şeyin belirli
bir bölümünü değil, içindeki hemen hemen her şeyin genel
halini yansıtır." (s.158). Hangi türü olursa olsun
hisler, bedenimizi hatırlamamızı sağlar; bedenimizde
olup bitenin bir anlık görüntüsünü, başka nesne ve durumların
imgeleriyle yan yana gelmiş halde sunar ve bu arada
diğer imgelere iyilik veya kötülük, zevk ya da acı niteliği
verir. Damasio, bu özelliği nedeniyle hislere ayrıcalıklı
bir konum verir. Ona göre, hisler bedenle kopartılması
olanaksız bağları yüzünden zihinsel yaşamımızda egemen
durumdadırlar. Beyin, bedenin eli kolu bağlı izleyicisi
olduğu için hisler galip gelen taraftır. "İlk önce
gelen, sonradan gelene bir referans oluşturduğu için
de, beynin geri kalan kısmı ile bilişin nasıl çalışacağı
konusunda hislerin söz hakkı vardır; etkileri muazzamdır"
(s.165).
Sonuç
Psikiyatride ve psikolojide, duyguları ifade eden yalın
bir kuram olmamakla birlikte, "psikopatoloji"
alanında birçok tanı ve tedavi girişimi yapılmakta;
"felsefe "yapmak"tan kaçınılmaya çalışılırken,
ilkel bir felsefenin ve popüler bakışın içine düşülmektedir.
Örneğin klinik uygulamada, birçok klinisyen duyguları
ve hisleri, popüler görüşlerin etkisiyle, genellikle
korteks altındaki yapıların ürettiği oluşumlar olarak
görmekte, dolayısıyla küçümseyerek, onları kortikal
düşünsel üretimlerin karşısına koymakta; bir "duygu-mantık
karşıtlığı" yaratarak kendilerini onlardan birinin
yanına taraftar olarak yerleştirmektedirler. Biyolojik
yaklaşım yanlıları daha çok mantıklı düşünce üreticisi
korteksin yanında yer alırlarken, sözüm ona duyguların
önemini bilen psikososyal yaklaşım yanlıları duygulardan
ve gündelik yaşam içinde onların ifade edilmelerinden
yana tavır koymaktadırlar. Neresinden bakılırsa bakılsın
bu tablo, komiktir.
Oysa Kernberg ve Damasio gibi gerçek bilim üreticileri,
felsefi eleştirilerden yararlanarak ve popüler bilgiye
boyun eğmeyerek kuram oluşturma yoluna gitmekte, duygu
ve düşüncenin gerçekte ne olduklarını enine boyuna soruşturmaya
çalışmaktadırlar. Onların felsefedeki Descartesçiliğe
karşı yeni gelişen akımla (De Sousa, 1991; Johnson-Laird,
Oatley, 1992) tam bir uyum içinde olan fikirleri, "duygu"
konusuna bakışımızdaki sığlığı gidermeye aday oldukları
gibi, psikopatoloji anlayışımıza ve psikoterapiyi ele
alışımıza da oldukça katkı sağlayacak niteliktedir.
İçinde yaşadığımız komik durumu aşmak ve trajediye dönüşmesini
önlemek istiyorsak, bir an önce yeni seslere kulak vermek
ve bilimsel yöntem konusunda enine boyuna düşünmek zorundayız.
Kaynakça
Ardalı C, Erten Y. (1999) Psikanalizden Dinamik Psikoterapilere.
İstanbul, Alfa Yayınları, s.102-106.
Damasio A. (1999) Descartes'in Yanılgısı. İstanbul,
Varlık Yayınları, s.91-165.
De Sousa R. (1991) The Rationality of Emotion. Cambridge,
MA: MIT Press.
Göka E. (1999a) Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri. Ankara,
Ütopya Yayınları.
Göka E. (1999b) Bir semptom florası ve dil olarak beden.
Türkiye Klinikleri Psikiyatri Dergisi. (baskıda)
Heidegger M. (1962) Being and Time. Macquarrie J, Robinson
E. Çevirenler. Oxford, Basic Blackwell, s.172-182.
Johnson-Laird PN, Oatley K. (1992) Basic emotions,
rationality, and folk theory. Cognition and Emotion
6:201-223.
Kaufmann W. (1997) İnsanı Anlama(ma)k. 2.cilt. Yardımlı
A. Çeviren. İstanbul, İdea yayınları, s.31.
Philips A. (1996) Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine.
Taşkent F. Çeviren. İstanbul, Ayrıntı yayınları, s.67-68.