Yaşam dünyamızda artık tartışmasız bir yeri olan medya
hakkındaki tartışmalar bitmek bilmiyor. Çoğumuz bu tartışmaları
kendi yakın çevremizde ve hatta kendi vicdanlarımızda
yapıyoruz. Örneğin ben, medyaya yönelik olarak yapılan
eleştirilerden bir çoğuna kendimi yakın hissediyorum:
"Gerçek bilgi ve sanat, enformasyon teknolojileri
yüzünden harap edildi... Medyanın yarattığı yeni dünya,
bütünlüğü ve anlamı olmayan, bizden bir şey istemeyen
ve aslında herhangi bir şey yapmamız için bize imkan
da tanımayan, çocukların "ce-ee" oyunu gibi
tamamen kendi içine kapalı bir dünyadır... Medyanın,
siyasete müdahalesiyle, insanların adeta bir yanılsama
bombardımanıyla bilinçleri iğdiş edilmekte, hayal dünyaları
yağmalanmaktadır; medyatik manüpülasyon demokrasiyi
asla uygulanamaz bir ütopyaya dönüştürmüştür... Güncellik
adına, her zaman yeni ama her zaman boş olan şey, sansasyonel
ve anlamsız olan şey, bayağılık, klişelere indirgenmiş
düşünce egemen olmuştur... Medya sayesinde herkes, kendi
içinde kendininkinden başka bir varoluş yaşamaktadır;
artık insanların ruhlarını meşgul eden kapsam kendisinin
ürünü değil, her şeyden ve dolayısıyla hayallerini,
umutlarını, fantazilerini, arzularını, tatminlerini
onlara sağlamaktan yükümlü olan aletin ürünüdür... Medyanın
‘şeffaflık’, ‘haber alma hakkı’ gibi kavramların arkasına
gizlenerek asıl ve en gerçek faaliyeti özel hayatın
yağmalanması, mahremiyetin talan edilmesidir... "
Bu tür ifadelerin genellikle gerçeği yansıttığını düşünürüm;
medyayı bir de bir psikiyatri uzmanı olarak izleyince
bu düşüncem daha da pekişir. Özellikle ruh sağlığıyla
ilgili haberleri okurken, izlerken "birinin bu
işe, medyanın ruhsal talanına dur demesi gerekir"
gibi sorumluluk-öfke karışımı bir duyguya kapılırım.
Psikiyatri uzmanı ve psikolog arasındaki farkı dahi
bilmeyen; insanlara çok kolay bir biçimde, hiçbir ahlaki
kural tanımaksızın "deli", "akıl hastası"
gibi sıfatları yapıştırıveren; kendilerine "iş"
çıksın diye, davranış bozukluğu gösterecek birisini
hacı bekler gibi bekleyen medya mensuplarını gördükçe
çileden çıkarım. Yalnızca ben değil, hemen tüm meslektaşlarım
da çıkar. Psikiyatri kliniklerindeki vizitler, çoğu
kere bir önceki gün medya tarafından yine toplum ruh
sağlığına nasıl zararlar verildiği konusundaki meslektaşlar
arasındaki haber ve fikir alışverişleriyle başlar. Ama
kimsenin elinden bir şey gelmez. Madalyonun bir de diğer
yüzü var.
Medyaya yalnızca olumsuz eleştiriler yapılmıyor; yine
çoğuna benim de katıldığım birçok olumlu niteliğinden
de bahsediliyor. "Enformasyon teknolojileri sayesinde
bilgi ve hatta eğlence, demokratik bir şekilde dağılmaktadır,
önceleri yalnızca bir avuç egemenin sahip olduğu bilgilenme
ve eğlenme hakkı bütün insanlık tarafından özgürce kullanılabilmektedir...
Artık dünya bir köye dönüşmüştür ve insanların önlerinde
duran gerçekler, binlerce yıl insanlığı pençelerinde
tutmuş olan büyülenmeyi ortadan kaldırmaktadır... Okullaşma
oranı, dünyada okuryazar olmayan tek bir kimse kalmayacak
bir düzeye doğru ilerlemektedir... Siyasi mesajlar,
en ücra köşelere kadar ulaşmakta, vatandaşların kendi
başlarına kararlar vermesiyle, demokrasi gerçekten etkin
ve katılımcı bir hale dönüşebilmektedir... Medyanın
gücü, insanlar arası ilişkilerin ve birey-devlet ilişkilerinin
şeffaflaşmasını sağlamakta; artık kapalı kapılar ardında
gerçekler uzun süre kimseden gizlenememektedir..."
Medyanın bunların yanı sıra birçok başka olumlu niteliği
daha sayılabilir; örneğin ruh sağlığı bilincinin yayılmasında
katkılarından bahsedilebilir..
Medyanın olumlu ve olumsuz niteliklerine ilişkin tartışmadan
kendi adıma hoşnutum ve insanlığın geleceğiyle ilgili
birçok kaygı taşısam da umutsuzlardan değilim. Enformasyon
çağı da insanlık tarihinin bütün çağları gibi, olumsuzluklarla
dolu. Her kültür gibi o da, yaşayanlarının belli bir
ömür sürebilmeleri, varoluşlarını gerçekleştirebilmeleri
ve kendilerini açabilmeleri için hem fırsatları ve hem
engelleri aynı anda barındırıyor. Biz, engelleri eleştirmek
kadar fırsatlardan yararlanarak engelleri aşmaya çalışmakla
da yükümlüyüz.
Bu açıdan medya-ruh sağlığı ilişkilerine baktığımda,
yapılabilecek birçok olumlu "iş" olduğunu
görüyorum. Bunlardan en acil olanları şöyle sıralayabiliriz:
Medya mensupları, çok kısa zaman alacak hizmet-içi
eğitimlerle ruh sağlığı alanındaki artık kanıksanan
cehaletlerini yenebilirler; psikiyatri uzmanı ve psikolog
arasındaki farkı, dünyadaki ve ülkemizdeki ruh sağlığı
hizmetlerinde gelinen yeri öğrenebilir, daha önemlisi
halka öğreterek, aydınlatıcı bir işlev görebilirler.
Hatta giderek zaman içinde ruh sağlığı alanında uzman
medya mensupları ortaya çıkabilir. Eğer böyle yapılabilmiş
olsaydı, medya hizmeti olduğu düşünülen ama faydadan
çok zarar getirdiği bizce açık olan bazı programlar
gerçekten çok faydalı bir hale gelebilirdi. Örneğin
geçenlerde bir televizyon programında, büyük bir ruh
sağlığı ve hastalıkları hastanemiz, kötü uygulamaları
nedeniyle ekranlara getirildi ve sorun, birden bire
her şeyin sorumlusu yapılıveren başhekimin görevden
alınmasıyla çözüme (!) kavuşturulmuş oldu. Ama bunun
yerine, dünyadaki ve Türkiye’deki ruh sağlığı hizmetlerini
öğrenmeye çalışan bir anlayışla konuya yaklaşılsaydı,
ülkemizin ruh sağlığı alanındaki çok büyük bir derdine
parmak basılmış olacaktı. Tüm Türkiye ve bu arada ilgili
kuruluşlar, ruh sağlığı alanında "tedavi"
ve "bakım" hizmetlerinin bir türlü ayrı ele
alınamaması yüzünden giderek artan şiddette yaşanan
problemin büyüklüğünü sorumlu medya sayesinde öğrenebilecekti.
Ruh sağlıklarıyla ilgili sorunları nedeniyle zaman
zaman medyanın, çoğunlukla iyi niyetten kaynaklanan
gazabına uğrayan insanların korunabilmesi için, tıpkı
bazı televizyon dizilerinde olduğu gibi, medyada, özellikle
haber programlarında bir ruh sağlığı profesyoneli danışman
olarak görev alabilir. RTÜK, yalnızca ceza değil, böyle
danışmanlarla, meslek etik ilkelerine uygun çalışan
haber programlarına ödüller verebilir; bu ödüller, RTÜK
imzasıyla bir alt-yazıyla izleyicilere duyurulabilir.
Tüm bunların yapılması sırasında medya, ülkemizin ruh
sağlığı hizmetleri alanındaki "Türkiye Psikiyatri
Derneği" ve "Türk Psikologlar Derneği"
gibi demokratik meslek kuruluşlarıyla işbirliğine gidebilir.
9 Mayıs 1999, Radikal