MAKÂLELER
Reel Liberal Toplumlardaki Despotik Bir Tehlike: Zekâ ve Demokrasi

Doç. Dr. Erol GÖKA

Bireyi ve her bireyin farklı potansiyellere sahip olduğu gerçeğini, hiçbir siyasi düşünce göz göre göre reddedemez. Bununla birlikte, liberalizmin ve Kropotkinci anarşizmin dışındaki hemen tüm siyasi düşüncelerde, birey, ya devletin ya toplumun çıkarı bağlamında düşünülmüş; kişinin doğuştan getirdiği potansiyellerin, devletten ve toplumdan bağımsız bir biçimde, yalnızca kendi adına hayata geçmesi birincil olarak önemsenmemiştir.

Liberalizm ve Kropotkinci anarşizm, siyasi projelerinde, bireyi devletin ve toplumun önüne almakla diğer siyasi düşüncelerden ayrılmaktadırlar. Görünüşte birbirleriyle ilgisizmiş gibi duran liberalizmin ve anarşizmin felsefi antropolojileri aynı kökene dayanmaktadır; her ikisi de, insan doğasının evrenselliğini, toplumların ve kültürlerin, bu evrensel doğaya sahip bireyin türeyimleri olduğunu ileri sürmektedirler. İnsan doğasına liberaller, daha ziyade girişimcilik ve farklı potansiyellerin yaratacağı eşitsizlik özelliklerini; anarşistler ise daha ziyade ortaklaşmacılık ve hiyerarşiye karşı eşitlikten yana olma özelliklerini koymaktadırlar. Anarşistler, insanın ortaklaşmacı doğasının önünde engel olan devleti ortadan kaldırmayı her türlü musibetin halli için yeterli görürlerken, liberaller, bireye karşı devleti olabilen ölçülerde sınırlandırmayı ve bu sınırları anayasal bir güvence altına almayı ilk yapılması gereken iş olarak nitelemektedirler. Anarşizm, hiçbir zaman siyasi düşünce ve pratikte egemen olamadı. Bireyin özgürlüğünü herşeyin üzerinde tutan liberaller ise, son zamanlara kadar, bireysel farklılıkların despotizme dönüşme ihtimalini yeterince sorun edinmediler. Ancak Rawls gibi sonradan akılları başlarına gelen birtakım yeni liberaller, liberal bireyciliğin kamu hayatında yaptığı tahribatı farketmişler, Kant'ın yıllar önceki aforizmalarına yaslanarak insan doğasında ahlakın da bulunduğunu keşfetmişler, klasik faydacılığı değiştirmeye çalışmışlardır. Onlara göre liberal düşünürlerin veya piyasanın ya da hukuki sistemin insanların doğasından bulup çıkaracağı liberal ahlak, hırsı makuliyet ölçülerine indirecek, bireysel farklılıkların despotizme dönüşmesini engelleyecektir.

Oysa bugün, liberal düşünürlerin ütopyalarının aksine, reel liberal toplumlar, yapısı gereği zaten moralli bir varlık oldupu söylenen "birey"e güvenerek pek de hukuk karşısında eşitliğe ve adalete dayalı bir dünya cennetinin kurulmasına imkan bulunmadığını gösteren bir manzara sergilemektedirler.

Reel liberal toplumlarda her geçen gün biraz daha bariz bir biçimde, bireyin potansiyellerinin gerçeklenmesine ve bireyler arasındaki farklılıklara verilen önem nedeniyle, farkına varılmadan hiç istenmeyen, despotik ideolojilere yataklık edebilme ihtimali ortaya çıkmaktadır. Reel liberal toplumlardan sirayet eden despotik ideolojilerden biri de, genetik biliminde yuvalanmıştır. Daha doğrusu, çok eski zamanlardan beri varolan ve nesillerin ıslahı yoluyla ideal bir toplum kurma hevesi taşıyan öjenik sapkınlık, reel liberal bir vasatta, genetik bilimindeki destekçileri sayesinde bilimciler, siyasiler ve toplum katında yaygınlık kazanan bir ideolojiye dönüşmek üzeredir.

Liberalizm, ilk bakışta her türden seçkinci yönetim tarzına, Eflatun'un 'filozoflar cumhuriyeti'ne, Jakobenler'in 'faziletliler cumhuriyeti'ne, Lenin'in 'öncüler diktatörlüğü'ne ve Humeyni'nin 'ayetullahlar cumhuriyeti'ne karşıdır. Biz ise, liberalizmin soyut birey vurgusundan kurtulamadığı sürece, insan haklarını ne kadar vurgularsa vurgulasın, her zaman öjenizme yataklık yapacağı ve soyut bireyciliğin öjenizme düşeceği iddiasındayız. Bu iddiamızı zeka genetiği ile ilgili tartışmalar bağlamında geliştirebiliriz.

Genetiğin gizli ideolojisi

Genetik, günümüzün en gözde bilim dallarından biridir. Gelişmiş ülkelerin hükümetleri bu alanda dev yatırımlar yapmakta, gerek genetik bilimciler, gerek gündelik hayatları bilimci bir ideoloji ile büyülenmiş olan dünya kamuoyu, bir genetik devrimin hülyasını kurmaktadır. İnsanlar ve insanlık hakkında bilmek istediğimiz hemen herşeyin kromozomlara yerleşmiş DNA diziliminde olduğuna dair kesin inanç, ABD'nde 'İnsan Genomu Projesi'nin hayata geçmesini saplamış; dünya çapında, kısa adı HUGO olan İnsan Genomu Örgütünün kurulmasına sebeb olmuştur.

İnsanın en bilmecemsi yanı, onun davranışlarıdır. İnsanla ilgili her türlü bilmeceyi mutlaka çözme (!) azim ve kararlılığında olan genetik bilimciler, uzunca bir süreden beri, insanın karmaşık davranışının genetik bakımdan açıklanabilmesi için bugüne kadar birçok araştırma yapmışlardır. Bazı fiziksel hastalıkların genetik etyolojiye bağlı olarak ortaya çıktıkları kanıtlandıktan itibaren, önce ruhsal hastalıkların daha sonra işsizlikten çapkınlığa, homoseksüellikten toplumsal şiddete kadar tüm ahlaki, politik, ekonomik sorunların nedenleri DNA dizilimlerinde aranmaya başlamış, bir nükleotid'in değişimiyle bu sorunların düzelebileceği şeklinde hayaller kurulmuştur. Bu hayal ticaretinin kışkırtılmasında medyanın rolü hiç de azımsanmayacak bir ölçüdedir.

İnsan davranışının genetik temellerini ortaya koymaya çalışan genetik araştırmalara, yine bilim çevrelerinden, hem metodoloji hem de ulaşılan sonuçlar yönünden birçok eleştiri yöneltilmektedir. İnsanla ilgili genetik araştırmalara hükümetler ve kamuoyu nezdinde bağlanılan umutların benzerlerine bilim çevrelerinin kendisinde pek rastlanılmamaktadır. İşte gerçekten sevindirici ve umut verici olan, bilim çevrelerindeki bu sağduyudur.

Zeka ve zekanın genetiği

İnsan davranış genetiğinin en tartışmalı alanlarından birisi de, zeka ile ilgilidir. Fakat ortada birçok belirsizlik olması nedeniyle zekanın genetiğinden daha önce zekanın ne olduğu ve nasıl ölçüldüğü üzerinde durmamız gerekmektedir.

Zeka, kesin bir anlaşma olmamasına rapmen "problemleri çözmek, yeni şeyler öğrenmek, iyi düşünebilme yeteneği geliştirmek için genel zihinsel kapasite" veya "yeni durumlara karşı uyum yeteneği" olarak tanımlanmaktadır. Zekanın tanımlanmasında bunca güçlükler olsa da, herkes zeka diye bir zihinsel bir işlev olduğuna inanmaktadır; psikoloji bilimiyle uğraşanlar ise, fazladan olarak bu işlevin ölçülebileceği kanaatindedirler.

XIX. yüzyılın sonlarında İngiltere' de Sir Francis Galton, evrim teorisinin de etkisiyle, insandaki kalıtımla geçen özellikleri, farklı zihinsel yetenekleri ve kişisel karakteristikleri ölçerek bulmaya girişti. Galton, öyle bir varsayımla hareket ediyordu ki, bireysel farklılıkları gösterebildiğinde, dolaylı olarak genetik etkeni de göstermiş olacağını sanıyordu. Gerçi Galton'un bugünkü anlamıyla zekayı ölçtüğü söylenemezdi ama insanların zekalarına göre farklı sınıflara ayrılabilecekleri ve zeka ölçümlerindeki bireysel farklılıkların ancak genetik yapıyla açıklanabilecepi anlayışı, Galton'dan bu yana, bazı bilimcilerin kafalarında hemen hiç değişmeden kaldı.

Üstün insanları diğerlerinden ayırdetme çabası durmaksızın sürdü. Galton'un çağdaşı ve modern psikolojinin kurucusu Wund'un insan işlevlerinin laboratuarda ölçülebileceğini ileri süren öncü çabalarıyla, aynı zamanda liberal siyaset felsefesinin kurucusu olarak kabul edilen Locke'un duyumculuğunun bütün bilginin duyumlardan geldiği şeklindeki önermesi birleşince zekayı ölçmeye çalışan psikologlar, daha çok bireyler arasındaki duyusal-motor farklılıklara yöneldiler. Zeka farklılıklarını görme keskinliğinden, acıya karşı duyarlılığa, hatta avuç içindeki çizgilere kadar birçok etkenle açıklamaya galıştılar. Ve nihayet 1900'lü yıllarda Fransız hükümeti, psikolog Alfred Binet'e zihinsel özürlü çocukları diğerlerinden ayırma görevi verdi. Binet, bu somut görev karşısında artık zekayı birçok bileşenden oluşan bir işlevler toplamı olarak almak yerine, tek başına ama karmaşık bir zihin işlevi olarak ele almak zorunda kaldı. Bugün birçok konuda uygulama alanına sahip olan zeka testlerinin ilk örnekleri bu mantıkla hazırlandı. Her iki dünya savaşı sırasında orduya acilen zeki insanlar kazandırma şeklinde yeni bir somut sorun çıkınca, zeka testlerinin uygulanması ve geliştirilmesi süreci belirgin bir ivme kazandı. Binet ölçeği birçok revizyondan geçerek günümüze kadar uzandı. Zekayı daha ziyade bir soyutlama yeteneği olarak düşünen ve bugün Stanford- Binet olarak bilinen bu testin en belirgin özelliği, zekayı yaşla değişen bir işlev olarak düşünmesi, zeka yaşını ve takvim yaşını birbirinden ayırmasıydı. Bu testten sonra da birçok zeka testi geliştirildi. Bunlardan en yaygın olarak uygulananı, Wechsler tarafından geliştirilen erişkinler ve çocuklar için farklı versiyonları bulunan zeka testleridir. Bu testlerin Stanford- Binet testinden en önemli farkları, zekanın sözel ve performans olmak üzere ikiye ayrılmasıdır.

Zeka testleri, geniş bir uygulama alanı bulmuş, eğitimden sağlığa, askerlikten iş ve işçi seçimine kadar birçok alanda büyük faydalar sağlamış olsalar da, henüz zekanın niteliği ve kökenleri sorunu aydınlatılabilmiş değildir. Ancak bütün bu süreç içersinde kazanılan bilgi ve deneyimler, insan beyninin işlevleri hakkındaki bilgimizin gelişimiyle bir araya getirildiklerinde zeka hakkında daha ayrıntılı yaklaşımların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Artık zekanın Binet'in sandığı gibi global bir işlev birimi olduğu düşünülmemekte, tam tersine birçok işlevin (hafıza, sözel akıl yürütme, matematik akıl yürütme, benzerlik ve farklılıkları algılama hızı, kelime bilgisi vb.) karşılıklı iç ilişkilerinin değişik görünümlerinin zekayı oluşturduğu sanılmaktadır. Dolayısıyla ortaya yeni zeka tanımları ve bu tanımlar uyarınca geliştirilmiş yeni zeka ve bilişsel testler çıkmaktadır. Örneğin bunlardan Thorndike'ın yapmış olduğu zeka tanımı oldukça ilginçtir. Thorndike, zekanın mekanik, toplumsal ve soyut olmak üzere üç türü bulunduğunu savunmaktadır. Mekanik zeka, insanın el ve alet kullanma becerisini; toplumsal zeka, diğer insanları anlama ve kişilerarası ilişkiler kurma, soyut zeka ise, semboller ve kavramlarla düşünebilme yeteneğini temsil etmektedir.

Zeka testlerinin kesin bir biçimde zeki olanlarla olmayanları birbirlerinden ayırdığı şeklindeki eski katı anlayış da bu arada yumuşamıştır. Değerlendirmelerde kültürel farklılıklar, deneklerin testin gerekli gördüğü koşullarda yetişip yetişmedikleri gibi ara belirleyenler hesap edilmeye başlanmıştır. Daha önemlisi, zeka testlerinde ölçülenin insanın doğuştan getirdiği kapasite değil, bu kapasitenin davranışa dönüşmüş bölümü olduğu kabul edilmektedir. Bütün bunların sonucunda, artık zeka testi kavramından vazgeçilmekte, onun yerine "genel yetenek ölçümleri" gibi daha iddiasız ifadeler kullanılma yoluna gidilmektedir. Sürecin böyle bir yönelime girmesinde, kazanılan bilgi ve deneyimler kadar, şüphesiz bilimcileri etkileyen Jean Piaget gibi düşünür-bilimcilerin görüşleri etkili olmuştur. Piaget'in "genetik epistemoloji" adını verdiği yaklaşımına göre, bütün insanlarda belli gelişim evrelerine karşılık gelen bir global yapı olarak aynı zeka potansiyeli vardır. Ancak biyolojik uyum ile çevreye uyum arasındaki etkileşme; fiziksel, bilişsel ve duygusal kapasiteleriyle ilgili olarak organizmaların performanslarına göre zeka da farklılıklar göstermektedir. Piaget' e göre ayrıca zeka psikolojik testlerle ölçülemez; ancak niteliksel bir yapı şeklinde analiz edilebilir.

Sir Galton'dan bu yana zeka hakkında yapılan en ilgi çekici araştırma konularından biri de, zekanın kalıtımla, çevre ile, ırkla ve doğum düzeniyle bağlantılarının araştırılmasıdır. Araştırmaların doğru bir sonuç vermesi için gerekli olan ara belirleyenleri hesaba katma işlemleri, bu araştırmaların hiçbirisinde tam olarak yapıl(a)madığından bilimsel olarak genellikle ciddiye alınmamaktadırlar. Kaldı ki, zekanın tanımının böylesine belirsiz olduğu koşullarda, zeka adına neyin ölçüldüğü bile belli değildir.

Yine de zekanın genetiği konusunda yapılan ciddi araştırmalardan elde edilen en genel sonuçları şöyle özetlemek mümkündür:

Zeka, kişilik özelliklerine göre daha kalıtımsal bir nitelik sergilemektedir ve hatta zeka üzerinde kalıtımın rolü, çevrenin rolünden daha fazladır. Bir başka deyişle, bilim çevrelerinde "doğa mı yoksa yetiştirilme tarzı mı, insan davranışında daha baskındır?" sorusuna cevap bulmaya çalışan ünlü 'nature-nurture' tartışmasında, zeka ile ilgili olarak, şimdilik doğa yanlılarının yani genetikçilerin raundu önde bitirdikleri söylenebilir...Beyin ve\veya bazı beyin alt-bölümleri ne kadar büyük olursa, zeka da genellikle o kadar artmaktadır ama önemli olan, büyümüş beyin dokusunun kalitesidir...Kadınlarda sözel zeka, erkeklerde ise, performans zeka genellikle daha iyi gelişmiştir.

Bu yukarıdaki bilimsel iddialar, bilim çevrelerinde, birçok eleştiri almalarına rağmen, halihazırda çoğunlukla kabul görmektedirler. Ama zekanın genetiği ile ilgili olarak öne sürülen iddialar bunlarla sınırlı değiller. Öyle olmuş olsaydı, böyle bir yazı yazmaya asla tevessül etmez, konuyu uzmanlarına havale ederek, bilimcilerin hoş rekabetini sıcak koltuklarımızda izlemekle yetinirdik.

Bu kalıtım laflarının ortaya atıldığı tarihten bu yana, bilim ve siyaset çevrelerinde öjenik olanlarla, yani insan neslinin soyaçekim yoluyla ıslahının mümkün olduğuna samimiyetle inananlarla, anti-öjenikler yani öjenizmi sahte bilim, öjenikleri bilimci kılığına girmiş kafatascılar olarak görenler arasında müthiş bir tartışma süregelmektedir. Yok yok, süregelen yalnızca tartışma değildir; bu alandaki tartışmaların etkileri doğrudan doğruya hükümet politikalarına, istihdamın nasıl düzenleneceğinden, ülkeye göçmen olarak kimlerin kabul edileceğine; kimlerin evlenmeye ve nesillerinin yeniden üretmeye hakları olduğundan kimlerin fırınlarda yakılacağına kadar yansımaktadır. Yıllardan beri, insan davranış genetiği alanında (kimileri, bu yargıya genetik biliminin tamamını katmakta bir beis görmüyor) bilimin nerede başlayıp siyasetin nerede bittiğini ayırdedebilmenin imkansız olduğu bir keşmekeş yaşanmaktadır.

Davranış genetikçilerinin zeka genetiği ile ilgili yaptıkları çalışmaların çoğu zaman araştırmacıların niyetlerinden bağımsız, bazan da apaçık bir biçimde araştırmacının kişisel önyargılarını meşrulaştırma girişimi olarak toplumsal ve hatta politik etkiler yaptıklarını, şimdi de yapabileceklerini gösteren, birçok emare bulunmaktadır. Biz bu yazıda, zeka konusunda, bilim adına ileri sürülebilen apaçık siyasi imalar taşıyan tezlerle, bu tezlerin arkasındaki anti-demokratik öjenik zihniyetin liberalizm ile bağlantısına dikkat çekebilmeyi istiyoruz.

Evrenselci liberalizmden kafatascılık çıkar mı?

20. yüzyılın başlarında Amerikan Psikoloji Birliği'nin kendisine yüklediği en önemli görevlerden birisi, Amerikan toplumunun zeka seviyesini koruyabilmek için beyaz ırkın zencilerle karışmasının önüne geçmeye çalışmaktı. Yıllar geçti, toplumlar demokrasi ve insan hakları konusunda güya adımlar attılar, bilim çevrelerinde bilim adı altında basbayağı siyaset yapmak zorlaştı ama bilimsel ırkçılık, genetik biliminin arkasına gizlenerek hep varlığını sürdürmesini bildi.

Toplumdaki eşitsizliklerin kaynağını genetik yapımızda görerek toplumdaki eşitsizlikleri meşrulaştıran ve yakınlarda ölen Harvard psikoloji profesörlerinden Richard Herrnstein, 1973'te 'Meritokrasi' üzerine yazdığı bir kitapta, liberal-modern toplumun üstünlüğünü şu sözlerle anlatmaktadır: "Eski toplumların ayrıcalıklı sınıfları, muhtemelen ezilenlere göre, biyolojik bakımdan fazla üstün değillerdi, bunun için o zamanlarda, devrimin başarı şansı vardı. Devrim sonrası ortaya çıkan toplumda sınıflar arasındaki eski yapay engeller kalktıkça, bu kez biyolojik farklılıklar belirginleşmeye başladılar. İnsanlar, toplumda doğal yerlerini, yani biyolojik bakımdan hakettikleri yerleri almaya başladıkça, işte o zaman tanımsal olarak üst sınıflar, alt sınıflardan daha fazla kapasite sahibi olacaklardır." Profesör Herrnstein, oldukça açık bir biçimde, gerçek eşitliğin ancak doğanın insanları kapasitelerine göre sınıflandırmasının tıpatıp toplumsal alana yansımasıyla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Biyolojik olanın, yani doğal olanın toplumsal olana aynen yansıyabilmesinin yegane yolu ise, insanlara gerçekten potansiyellerini özgürce geliştirme ve gösterme imkanı veren liberal toplumdur.

Elbette liberal siyaset felsefesindeki nihai ideal, doğal ve biyolojik olanın siyasal ve toplumsal yapıya tıpatıp yansıması olarak ifade edilmemektedir; tam tersine liberaller, bireyin bütün baskılardan kurtulduğu özgür bir topluma ulaşma hedefinden bahsetmektedirler: Liberal toplumlarda bireyler, sivil ve siyasi haklarını kullanma konusunda tam bir fırsat eşitliğine sahip olacaklar, onların bu hakları doğal kabul edilen hukuk anlayışıyla garanti edilecek fakat toplumsal ve ekonomik alanlarda bireyler rekabetin ve yarışmanın risklerini göze alacaklardır. Sivil ve siyasi haklar alanında eşitliğe, toplumsal ve ekonomik alanlarda rekabete dayanan liberal toplum, sonuçta herkesin özgürce ama hakettiği ve layık olduğu bir biçimde yaşadığı bir toplum olacaktır.

Kendi adıma bu liberal ideallere hiç itirazım olmadığını, böyle bir toplumun inşaası için siyasi mücadele yürütülmesi gerektiğini düşündüğümü söyleyebilirim. Dahası, eğer meritokrasiyi, işi liyakatli ve layık olana yani ehil olana vermek olarak anlarsak, "toplumların layık oldukları üzre yönetileceklerini" ve "işi ehline vermek gerektiği" şeklindeki kutlu sözlerle de bağlantılandırabilmemiz mümkün olacaktır. Fakat yine de böyle bir liberal bakışın, kendisini meşrulaştıracak ve dizginleyecek bir geleneğe yaslayamadığı takdirde, birçok tehlike taşıyacağını, hiç umulmadık bir anda liberal ideallerin despotik zincirlere dönüşmesinin kuvvetle muhtemel olduğunu söylüyorum. Eper profesör Herrnstein'ın söylediklerine dikkatlice bakacak olursak, sözünü ettiğim bu tehlikeyi olanca çıplaklığıyla görebiliriz. Eğer biyolojik eşitsizliklerin ve dolayısıyla toplumsal ve ekonomik eşitsizliklerin kaynağını, kesin ve mutlak bir biçimde kromozomların yapısına ve DNA dizilimine bağlarsak, herşey aniden maddeselleşecek, çirkinleşecek, hepimiz için varoluşsal bir meşruiyet krizi başgösterecektir. Herrnstein da öyle yapmakta, toplumdaki eşitsizlikleri, yalnızca ve doğrudan doğruya doğadaki genetik düzene bağlamakta, meritokrasiyi liyakat sahiplerinin değil, genetik bakımdan daha üstün durumdaki zeki insanların yönetim biçimi olarak algılamakta; en feci olanı da, genetik düzeni değiştirilemez bir düzen olarak gördüğünden, bu iğrenç despotizme karşı mücadeleyi anlamsız bulmaktadır.

Bu müthiş liberal despotik tezleriyle yıllardan beri birçok sözde liberalin ve bilimcinin hislerine tercüman olan Herrnstein ve yine Harvard'lı bir siyaset bilim profesörü olan Charles Murray, birlikte yazdıkları ABD'nde geçenlerde yayınlanan "Çan Eğrisi: Zeka ve Amerikan Hayatındaki Sınıf Yapısı" adlı kitabta, 1970 ve 1990 yılları arasında sürdürülen Amerikan Ulusal Uzunlamasına Gençlik Araştırması'ndan aldıkları zeka ve eğitim başarısı ile ilgili verilerden yola çıkarak, insanların toplumsal ve etnik özellikleriyle, testlerden aldıkları puanlar arasında yaptıkları istatistiksel değerlendirmeler sonucunda, bilim adına şu iddialarda bulunma hakkını kendilerinde görebilmişlerdir: "Suç işleyenlerde ve işsizlerde zeka düzeyleri, toplumun genel ortalamasına göre daha düşüktür. Zeka düzeyi düşük olan toplum kesimlerinde, doğurganlık oranı daha yüksektir. Zeka, eğitimle ve diğer çevresel faktörlerle değil de, daha ziyade kalıtımla ilgili olduğundan, bu durumda toplum, giderek daha düşük zekalılardan meydana gelecek dolayısıyla suç işlemenin ve işsizliğin önüne geçmek imkansızlaşacaktır..."

Herrnstein ve Murray, bilimin izanını yitirdiğinde nerelere sürüklenebilecepini göstermek üzere seçilmiş bu güzide (!) bilimciler, arkalarına Harvard'ın ve bilim tapınağının desteğini aldıktan sonra, bilimsel (!) iddialarını en uç noktaya kadar götürmekte hig tereddüt etmemektedirler: "Toplumsal gruplar arasında zeka yönünden nasıl farklar varsa, ırklar arasında da farklar vardır: En zeki ırklar, Çinliler ve Japonlardır, onların hemen ardından Avrupalılar gelmekte, son sırada ise, oldukça düşük bir yüzdeyle Afrikalılar yer almaktadır...Eğer yoksullar yoksulsa bu herşeyden önce zenginlerden daha az zeki oldukları içindir. Onlara acıyabiliriz, ancak bu hiçbir şeyi değiştirmez. Sonuç olarak sosyal adalet programları savurganlıktan başka birşey depildir. Üstelik yoksullar daha fazla çocuk yaptıkları için de kötü genlerin yayılmasına neden olurlar. Açıkça görülmektedir ki, eğer yoksul siyahlara yardıma son verilirse, herşey daha iyi olacaktır..."

Elbette ve elbette, bu saçmalıkları bilimcilerin tamamına yükleyemezsiniz; bu araştırmalar, sağduyulu bilimciler tarafından, gerek metodoloji ve gerek sonuçlar açısından topa tutulmakta, en ağır suçlamalar yöneltilmektedir. Örneğin genetikçi R. D. Lewontin ve arkadaşları yıllardan beri biyolojinin bir toplumsal ideoloji biçimine dönüşmesine ve DNA doktrinine karşı mücadele etmektedirler. Yine örneğin 50 yılı aşan bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkan ve "Çan Eğrisi" ile hemen hemen aynı zamanda yayınlanan "İnsan Genlerinin Tarihi ve Coprafyası" adlı dev eserin yazarları olan genetikçi Luca Cavalli- Sforza, Paolo Menozzi ve Alberti Piazza, ırk kavramının genetik açıdan anlamsızlığını göstermişlerdir. Ama özellikle hükümetler ve siyaset sınıfı nezdinde, sağduyulu bilimcilere kulak verilmediği, imajın hakikata baskın geldiği bilgimizin postmodern konumunda, şarlatanların hakikat arayıcılarından daha parlak görüntüler sundukları da bir gerçektir. Herrnstein örneğinde olduğu gibi, liberal ideallerin, bir biçimde dizginlenemediklerinde nasıl kafatascı bir despotizme dönüşebilecekleri ise, daha iyi bir dünya isteyen herkesin, özellikle liberallerin çok ama çok düşünmelerini gerektiren, bir başka gerçektir.

O halde hep birlikte düşünelim, şu soyut birey kavramı üzerinde biraz daha duralım.

Liberal düşüncenin dayandığı felsefi antropoloji

Bütün siyaset felsefeleri, saplam bir insan doğası teorisine dayanırlar. Her toplum tasarımı, insanın nasıl görüldüğüne bağlıdır. Klasik liberal düşüncede, örneğin John Locke'da liberal siyasi ideallerin üzerinde yükseldiği birey anlayışı, henüz mutlak soyut birey olmayıp Tanrı'nın yaratığı bir insan, doğal hukuk da soyut doğal hukuk olmayıp ilahi hukukla hemen hemen aynı anlama gelen bir hukuktur. Dolayısıyla klasik liberal düşüncenin başlangıçta, layıkı vechile bir felsefi antropolojiye sahip olmadığını, siyaset pratiğinde görülen liberal-muhafazakar tipten oluşumların ve söylemlerin bu tarihi eksikliğin bir neticesi olarak ortaya çıktıklarını söyleyebiliriz. Adeta istim arkadan gelmiş, bir yandan klasik düşünceyi varabilecepi en uç noktalara kadar sündüren yeni liberal anlayışlar filizlenirken bir yandan da liberal düşünce felsefe dünyasında hakettiği insan dopası teorisine kavuşmaya başlamıştır. Bize göre liberal siyaset felsefesinin köşe taşı kavramı olan birey kavramı, gerçek felsefi karşılıklarına, liberal siyaset felsefesinin kurucu düşünürlerinde değil de, liberalizmin bir toplumsal tasarı olarak pratiğe aktarıldığı, yükselişe geçtiği ve egemenliğe yöneldiği yıllar ile aynı zamanın çocuğu olan modern felsefede, örneğin Dilthey'in yaşam felsefesinde, Sartre'ın varoluş felsefesinde ve Husserl'in fenomenolojisinde kavuşmaya başlamıştır.

Bir başka deyişle liberal siyaset felsefesinin insan doğası teorisi, liberal siyaset felsefesinin kurucusu olarak anılan Locke ve bireyin ve özgürlüğün öneminden ilk söz eden Kant tarafından değil de, adı geçen bu felsefeler tarafından karşılanmaktadır. Çünkü liberallerin tanımlamış oldukları bireyin niteliklerine baktığımızda en belli başlı olanlarının, bu bireyin kendi iradesiyle özgürce seçim yapabildiği; toplumdan, kültürden ve gelenekten bağımsız biricik olma vasfına sahip olduğu, öznel yaşantısının kendine has ve idiografiksel bir nitelik taşıdığı ama aynı zamanda bu yaşantıların tıpkı biçimde bilince aktarılabildiği gibi nitelikler olduklarını görürüz. Bu tanımda içerilen mitos bireyin nitelikleri, Dilthey'in yaşamanın bütünlüğünü anlamaya çalışan tinsel bilimlerin öznesi olarak gördüğü bireyin nitelikleriyle aynıdır. Böyle bir bireyin yaşantısı, tarihi ve toplumu anlayabilmek için temel olduğu gibi böyle bir bireyi anlayabilmek, ancak onun yaşantısına empatik bir yaklaşımla mümkündür. Zaten liberal düşüncede de empati, önemli bir yer işgal eden bir kavramdır. Husserl'in gerçeklipin onu algılayan bireyin bilincinde tam ve aşkın karşılıkları bulunduğu şeklindeki fenomenolojik anlayışı ve Sartre'ın bireysel bilincin yapısı itibariyle özgür olduğu tezi de, liberallerin mitos bireyinin nitelikleriyle tam bir uyuşum içersindedir.

Yeni liberal siyaset felsefesinde henüz bulunmayan, insan doğası teorisi ihtiyacını karşılayacak bir başka kaynak ise, tam da bu yazıda üzerinde durduğumuz yerden, genetik biliminin ve son zamanlarda Darwinci evrim teorisinin yerine geçen sosyobiyolojinin sağladığı ideolojik verilerden gelmektedir. Bireyin kendi hayatının imkanları arasında özgürce seçim yapabilme hakkından ve çoğulculuktan asla taviz vermeyen saf liberaller, ilk anda bu söylenenlere şiddetle karşı çıkabilirler. Onların ve içlerinden bireysel özgürlüğe gerçekten bel bağlamış olanlarının bu konudaki hassasiyetlerini anlamak mümkündür. Zira genetik ve sosyobiyoloji, bir bakıma bireysel özgürlüğü boşa çıkaran, insanın kaderinin daha doğumuyla birlikte belirlendiğini söyleyen tezler öne sürmektedir. Ancak dikkatli bakılırsa ve reel liberal toplumların durumu incelikli bir analize tabi tutulursa görülecektir ki, bireyi, herşeyin önüne alan, bireyin kendini gerçeklemesini, potansiyellerini özgürce hayata geçirmesini esas kabul eden liberal siyasi düşünceye, o istese de istemese de, toplumu ve hatta insanlık tarihini bireyin genetik düzeninden türetmeye kalkan bu sözde bilimsel ideolojiler, teorik destek sağlamaktadırlar. Çünkü bu sözde bilimsel ideolojiler, toplumun biçimlenmesinde en az liberal düşünceler kadar etkilidirler. İşte bu yüzden, ideallerine inanmış katışıksız bir liberalin siyasi ve sivil haklar bakımından aynı ölçüde fırsat eşitliğine, ekonomik ve toplumsal bakımdan rekabet şansına sahip, özgür ve dinamik toplum rüyası, bir genetik ideoloğunun insan doğası teorisiyle doldurulduğunda, en zekilerin ve en güçlülerin yönetme ve en iyi yaşama hakkına sahip olduğu bir karabasana dönüşüvermektedir.

Liberalizmin bireyi, devlete ve topluma öncelemesinin doğal sonucu olarak ortaya çıkan liberalizm-demokrasi çelişkisi ve tikel iyi ile kamusal iyi arasındaki uçurumun yarattığı ahlaki boşluk, liberal toplumlarda genetik kökenli ideolojilerin ortaya çıkmasına açıkça çanak tutmaktadır. Şiddete, güce, zekaya tapınan gündelik insan ilişkileri dünyası ve aynı ayinin bir parçası olan yapımların fink attığı sanat ve medya dünyası bu gergeği gözümüzün içersine kadar sokmaktadır. Liberal anayasalarla yönetilen toplumların hakim olduğu bu dünyanın devletler ve uluslararası ilişkiler açısından da hali, içler acısıdır ve liberal anayasalarla yönetilen toplumlarda bireyler için sağlanmış hak ve özgürlükler, hiç de bu acıyı hafiflettirmemektedir. Bir yanda özgürlük ve haklar nidaları, diğer yanda şiddete, güce ve zekaya tapınma; bu adaletsiz dünya, liberal anayasalarla yönetilen toplumların yön verdikleri, dünyadan başkası değildir. Çünkü birkez birey ve onun kendini gerçekleştirmesi herşeyden önemli görüldüğünde, artık daha zekilerin ve daha güçlülerin faaliyetlerini meşrulaştırmış olursunuz; devlete karşı bireyi güçlendirmekten sözederken bir bakarsınız birey, kamusal alandaki tüm normları yırtan tam bir 'Leviathan' olmuş çıkmıştır. Siz dilediğiniz kadar insanların yasalar karşısındaki eşitliklerini liberal düşünceyle güvence altına alın, bireysel farklılıklardan kaynaklanan, siyasi ve sözde bilimsel meşruiyetine kavuşan eşitsizlik, eninde sonunda ya apaçık ya da de facto olarak hukuk alanına da yansıyacak de juri olacaktır. Kendilerinin biyolojik donanımlarından dolayı ekonomik ve toplumsal olarak da daha üstün olduğuna inananlar, zayıfların ve aptalların haklarını hiçe saymaktan çekinmeyeceklerdir. Liberal siyasi düşüncenin sözümona egemen olduğu bu reel liberal dünya, tam da böyle bir dünyadır.

Tekrar zeka örneğine dönerek, liberal ideallerin soyut bireye dayanmasının yol açtığı felaketlerden biri olan bireysel farklılıkların despotizme dönüşmesinin nasıl önüne geçebileceğimizi ele alabiliriz.

Bireysel farklılıkların despotizme dönüşmesinin önüne geçilebilir

İnsanlar, elbette birbirlerinden birçok bakımdan farklıdırlar; toplumda adaletin egemen olması ve insanların birbirlerine eşit kılınması için binlerce yıldır her coğrafyada ve her kültürde sürdürülen mücadele, bu farklılıkları görememenin yol açtığı, berbat bir bir kör döğüşü değildir. Bireyler arasındaki farklılıklar, özgürlük adına, o sırada revaçta bulunan özellikleri dolayısıyla gücü ve kudreti taşıyan bireylerin diğerlerine baskı uygulamasından daha ziyade hukuk önündeki eşitlik ve adalet ihtiyacının meşrulaştırımlarını barındırmaktadır. İlk bakışta bu tez, aksi savunulamayacak kadar güçlü bir beşeri durumu yansıtıyor görünse de, ne yazık ki gerçek hayatta çoğu kere farklılıkların despotik bir pratiğin gerekçesi ve aracı durumuna düştüğüne tanık olunmaktadır. Hatta kimi zaman, yalnızca zamanın sözümona en iyisinin yeniden üretimine şans veren öjenik zihniyet, insanlığın eşitlik ve adalet uğruna mücadelesinin bütün ideolojik ve hukuki başarılarını gölgeleyecek kadar öne çıkabilmektedir. Bu yüzden "Çan Eğrisi", adalet ve eşitlik ışığının nispeten zayıfladığı bir anda, birdenbire yoğunlaşıveren bir karanlığın, belki de karanlık bir dönemin nişanelerinden birisi olarak görülmeli asla hafife alınmamalıdır.

Zeka düzeyindeki bireysel farklılıklardan yola çıkarak yeni despotik siyasi uygulamaların önüne geçebilmek için sürdürülecek demokrasi mücadelesinin, mutlaka özellikle şu üç alanda derin karşılıkları olmalıdır. Bu alanlardan birincisi, bilimsel düşünce alanıdır; öjenik ve anti-öjenik bilimciler arasındaki hep süregelen mücadelede anti-öjenik bilimcilere, her zaman bilim adına ileri sürülen öjenik iddialara karşı bir cevap oluşturma görevi düşmektedir. Biz, bu yazıda kendine özgü dili ve yöntemi olan bu bilimciler arasındaki mücadeleden ziyade, hepimizi ilgilendiren ahlak ve felsefe alanından, yani despotizme karşı ahlaki ve felsefi mücadeleden söz etmek istiyoruz.

Birkez özne olarak kurulduktan sonra, insanın özgürce seçim yapan, tarihsel ve toplumsal bir varlık olduğunu söyleyebiliriz. Ama insan, aynı zamanda hangi ırkdan, hangi anne babadan, hangi genetik donanımla, hangi zeka düzeyinde dünyaya geleceğini kendisi belirleyememekte, bu haliyle doğadaki herhangi bir varlıktan farklı bulunmamaktadır. Bireysel farklılıkların despotizme dönüşmesinin önüne geçilebilmesi için, üzerinde ilk anlaşılması gereken husus, işte bu, insanın kalıtım, biyoloji ve zeka gibi doğaya demirli yanlarının, esasen kendi denetiminde olmadığıdır.

Kendisinin seçmediği, belirleyemediği özelliklerinden dolayı, bir insanın diğerlerine göre hukuken daha aşağı veya daha üstün bir konumda olması, kabul edilebilir bir durum değildir. Nasıl insanların farklı deri renginden, farklı boy ve beden yapısından olması, onun siyasi ve toplumsal aktör olarak ikinci plana atılmasını gerektirmiyorsa, aynı durum zeka düzeyleri için de söz konusudur. Ne ki, zeka geriliklerinde gördüğümüz gibi, ortada zeka bakımından bir normal versiyonu değil de, kendi yaşamına tek başına yön veremeyecek, öz-bakımını sürdüremeyecek kadar ileri düzeyde patolojik bir zeka sorunu varsa, bu durumda yine toplumsal dayanışma ruhuna görev düşmektedir. Kimse, bu mağdur insanların katline ferman çıkarmaya yetkili olamaz. Aksi takdirde, bugün, insanların farklı zeka düzeylerine sahip olmaları nedeniyle onlara, birtakım toplumsal ve siyasi kısıtlılıkları reva görenler, pekala yarın aynı gerekçeyle zihinsel özürlülerin yok edilmeleri gerektiğini de buyurabilirler.

Bu eşitsizlikler karşısında, onların kabul edilemeyecekleri, bunun adalete sığmayacağı yargısını verdiren her ne ise, bizi bireysel farklılıkların despotizminden koruyacak olan da odur. Bu, ahlaki bir yargıdır ve bize göre kökenleri, ne liberalizmin soyut bireyinin doğasında, ne piyasa ekonomisinde ne de hukuk sisteminde bulunmaktadır; ahlaki yargılar, geleneklerin kalblerinde otururlar. Zaten saf liberallerle aramızdaki tartışmanın da aslı, esası budur. Onlar, bireye yaptıkları vurgunun kaçınılmaz sonucu olarak, ahlaki yargıları, ya soyut bireylerinin evrensel doğasından, ya piyasanın kurallarından ya da hukuk sisteminden türetmek durumundadırlar ve ne yazık ki bu, geleneğin yaratıcı bir biçimde yenilenmesi olmadan imkansızdır. Kant, inanca yer bulabilmek için bilimi araladığını düşünüyor ve Tanrı'yı Newton'un fizik yasalarında ve insanların vicdanlarına sinmiş ahlak yasalarında arıyordu; şimdi Kant'a dayanarak saf liberaller de liberalizme ahlak gerektiğini anlamışlar, liberal düşüncede ahlaka yer açmaya çalışmaktadırlar.

Bir farklılıkların despotizme dönüşmelerinin önüne geçilebilmesi için öncelikle şimdi birkez daha insanlığın neyin ahlaki olduğuyla ilgili bir tartışmayı başlatması, siyasi, ekonomik ve ahlaki iyiler arasındaki kronikleşmiş açıklığı bir ölgüde daraltmaya yeltenmesi gerekmektedir. "Ahlakın kaynağı nedir?" sorusu modernliğe geçişte en önemli tartışma sorularından birisiydi? Aynı soru, insanlığın yeni bir geçiş dönemi yaşadığı şu günlerde yeniden bir cevap beklemektedir ve bu cevap büyük ihtimalle insanlığın kaderini belirleyebilecek bir güçte olacaktır.

Bireysel farklılıkların, bu arada zeka düzeyindeki farklılıkların despotizme dönüşmelerinin önüne geçebilmek için yukarıdaki ahlaki tartışmadan ayrı olarak insanlığı ayrıca felsefi bir tartışma beklemektedir. Bu tartışma zekanın ve aklın niteliği ve sınırları ile ilgilidir:

Modernlikle birlikte zekanın tanrısal bir kavram katına yükselmesinin altında, büyük ihtimalle rasyonalitenin kazandığı önem bulunmaktadır. Modern psikiyatri ve psikoloji, akıl kavramını felsefeye terkedeli çok olmuştur; zaten bu alanlarda bile rasyonel olan, pragmatik olana eşit bir anlamda kullanılmaktadır. Ama sırf işe yaramaz ve kullanışsız diye insanın en insani niteliklerinden birisi olan akıl konusunda konuşmayı felsefenin artık kimsenin kulak kabartmadığı spekülatif arenasına bırakmak, insanlığın hangi sorununa bir çözüm getirebilmiştir? Bugün insanın rasyonel mi yoksa irrasyonel mi bir varlık olduğu konusunda felsefi bir tavır alınmaksızın beşeri bilimlerin gerçekten bilimsel bir statüye kavuşmaları, modern psikiyatri ve psikolojinin ölçtükleri şeyin sahiden zeka olduğunu kanıtlamaları mümkün olabilir mi? Ölçülenlerin sahiden zeka olduğuna bir an için inansak bile, psikodinamik yönelimli klinisyenlerin içgörü, psikolojik zihinlilik, sezgi diye adlandırdıkları zihinsel nitelikleri nereye koyacağız?

Adorno, "önceleri insan insana hükmederdi, şimdi ise akıl, herkese hükmediyor" derken Frankfurt Okulu'nun diğer filozofları Horkheimer ve Habermas ile birlikte, bir bütün olarak aklın değil, yalnızca araçsal aklın tahakkümünü kastediyordu. Gadamer, insanlığın önünde duran en büyük görevin, teknolojiye ve uzmanlara bıraktıkları özgürlüklerini pratik (siyasi) akla dayanarak yeniden kazanmak diye belirlerken, kesinlikle zekanın dışında bir akıldan bahsediyordu. Gelenekselci düşünürler, her zaman ısrarla kalbi akıl (intellect) ve us (reason) arasında, bilgi ile hikmet arasında bir ayrım olduğu noktasında bizleri uyarmaya çalıştılar. Farabi, döneminin birçok düşünürü gibi Yunan felsefesinin de esiniyle sekiz akıl türü sayabiliyordu. Nietzsche, önemli olanın bilgi değil güç istemi olduğunu ifade ediyor, Heidegger, zihinlerimizi kanırtacak bir zorlamayla "bilim düşünmez" diyordu. Hepimiz, gündelik hayatlarımızda bilip de akletmeyenleri görüyor, information ile knowledge'in, bilgisayarla insanın farkını hissediyoruz.

İşte bütün bunlar hakkınca konuşulmadan, liberal siyasi düzenin ve bilimci bir ideolojinin egemenliğine sığınarak, biyolojik olanın toplumsal ve siyasi alana yansımasını özgürlük diye savunmaya kalkmak, tam da belirlenimsel olana, doğaya teslim olmak demektir. İnsanlık tarihi, özgürlük adına teslimiyete yol vermeyecek bir siyasi mücadele geleneğine, köklü bir düşünce geleneğine ve ahlaki olanın asla uçup gitmeyeceği bir dini Gelenek'e sahiptir.

Birikim 78\ Ekim 1995

 
2005 © Copyright Doç. Dr. Erol GÖKA
All rights Reserved. Web & Gfx Designed by Zafer IŞIK