Psychiatrica Symbolicum
Yavuz Erten
20. yüzyıl, Psikiyatri biliminin insan yaşamındaki yeri
ve etkilerinin önemli derecede artışına sahne oldu. Psikanaliz,
Davranışçı terapi, Bilişsel yaklaşımlar, Aile terapileri ve de
özellikle ruhsal rahatsızlıkların tedavisinde kullanılan ilaçların
laboratuarlarda geliştirilmesi ile insanoğlunun duygu, düşünce
ve davranışları kendine has bir bilimsel ilginin nesneleri haline
geldiler. Psikiyatrist, Psikolog, Psikoterapi, Psikofarmakoterapi
modern (veya post-modern) günlük yaşamın rağbet gören kavramları
olarak karşımıza çıkmaya başladı.
Bu durumun yansımalarını, popüler kültürün aynası olarak kabul
edebileceğimiz “en çok okunan kitaplar” ve “en çok seyredilen
filmler” listelerinde görebiliyoruz. Bu gelişme, Psikiyatri
ve bağlantılı alanların toplumsal yaşamda bir kurumsal kimlik
ve güç kazanımı ile koşut olarak ortaya çıktı. Bu kurumsal kimlik
ve gücün doğduğu kaynak, -Psikiyatrinin doğumundan önce- binlerce
yıldır insan topluluklarının gereksinimleri ile şekillenmiş
bir “ilişki”nin doğasında yatmaktaydı. Bu ilişki, insanların
halk hekimi, şaman, büyücü, guru, şeyh, dede, falcı, kahin,
bilge, feylesof gibi kimliklerle etkileşimlerini içermektedir.
Bu figürlerin, bir spektrum üzerinde birbirlerinden farklılaşan
şekillerde sergiledikleri kurumsal etki, güncel yaşamda bir
tek çatı altında toplanmaya başladı: Psikiyatri.
Bir psikiyatristin uzman konuk olarak davet edildiği tek bir
televizyon programını yorumsamacı bir gözle izlemek yukarıdaki
iddianın doğruluğunu önemli derecede ispatlamaya yetecektir.
Psikiyatrist o programda, yaşamın her alanındaki tüm zor soruları
bilme durumundaki adam olarak görülür. Onun uzmanlık alanının
sınırı yoktur . Felsefe, Sosyoloji, Psikoloji, Pedagoji, Teoloji,
Politika, Antropoloji, Astroloji, Okkültizm ve nice diğerleri
onun için leblebi, fındık olmalıdır. “Haddini bilen” uzman pek
sevilmez. Bazı psikiyatristler onlardan istenenleri karşılarlar.
Her soruya bilgiççe yanıtlar verirler; çabuk çözümler önerirler;
hatta kehanetlerde bulunurlar.
Böyle toplumsal bir “ilişki”ve “kurumsal kimlik” içine oturan
ve oturtulan Psikiyatri (Psikoloji, Psikanaliz, Psikoterapi)
Bilim midir ? Bilim ise ne menem bir bilimdir ? Veya nasıl bir
bilim olmalıdır ?
Erol Göka’nın kitabı “Bilimlerin Vicdanı: Psikiyatri” bu soruların
yanıtlarını arayan oldukça önemli bir eser. Ülkemizde çok az
insanın düşünce ve eser ürettiği bu alanda böyle bir eserle
karşılaşmak son derece sevindirici.
Göka’ya göre, yukarıdaki soruların yanıtları, “Bilim”, “Felsefe”
ve “İdeoloji” gibi, insan varoluşunun farklı ve birbirinin yerine
konulamaz etkinlikleri dikkate alınarak verilmelidir. Göka’ya
göre bütün Bilimler Felsefeden doğmuşlardır. Bu anlamda Psikiyatri
en küçük çocuklardandır (sayfa 85).
Göka’ya göre, Felsefe, bilim için bir epistemoloji, bir yöntem
bilgisi gibi gibi lojistik hizmetler sağlarken, kendi haklılığını
ispatlamak için bilimden yararlanır. Bilim ve Felsefe Aristo’nun
“episteme” diye tanımladığı kuramsal disiplinlerdir, ancak her
ikisinin kuram oluşturma tarzları farklıdır. Bilim, fiziksel
dünyanın gerçek nesnelerine odaklanır; oysa Felsefenin bu anlamda
gerçek bir nesnesi yoktur. Onun nesnesi gerçek bir “şey” değil,
bir “bütün”dür. Felsefe “bütün”ü nesne edinerek “her şey”i ve
“hiç”i kucaklar (sayfa 47).
Göka, Althusser’e dayandırdığı tezinde iddia ediyor ki, Felsefe,
neyin bilim olduğuna müdahil olma hakkını elinde bulundurur.
Bilim adamları farkında olmasalar bile, kendiliğinden varolan
filozof yanları tarafından yönlendirilirler. Bilim adamlarının
bu filozof yanlarını, yani Bilimin nasıl yapılması gerektiğini
o dönemin Felsefesi belirler. O Felsefeyi belirleyen ise güncel
yaşamın içindeki mücadeledir (sayfa 48-49).
Bilim ve Belsefe arasında yapılan bu gibi karşılaştırma ve
ilişkisel muhasebeler, Psikiyatri ve –Göka’nın deyimi ile- diğer
Psikolojik Bilimler (Psikoloji Psikanaliz ve Psikoterapi) üzerine
bir değerlendirme yapma durumunda çok daha büyük bir önem kazanırlar
çünkü Psikiyatri –Bilimlerdeki “anlama-açıklama” ikileminde-
ne deve, ne kuştur. Olsa olsa devekuşudur. O, bu konuda diğer
Psikolojik Bilimler ile ortak bir kader paylaşır. Psikanaliz
bir yönü ile son derece anatomik, fizyolojik ve fiziksel (enerjisel)
bir kuramsal yapı sergiler. Ancak aynı zamanda anlama ve yoruma
dayanan semantik ve semiolojik bir öğretidir. Psikoloji –bir
Bilim olabilmesinin sancılı koşulu olarak- açıklamalarını saf
psikolojik değişkenler ile yapmaya gayret ederken sık sık Fizyolojinin
tuzağına düşer. Ne var ki bu ikilem Psikiyatride çok daha yoğun
bir çelişkiye dönüşür.
Psikiyatri ve Psikanalizde son dönemlerde çok moda olan bir
tabir ile ifade etmek gerekirse, Psikiyatrinin bu ikilem bağlamında
durumu tam bir “yarılma”dır (split). Yarılma bir savunma olarak
ele alındığı zaman, görülür ki , çoğunlukla bir “inkar” düzeneğini
içerir. “Yarılma”nın getirdiği çelişkisel rahatsızlıktan kurtulmanın
en kestirme yolu çelişkinin bir tarafını inkar etmektir. “Ne
devesi ? Ben has be has kuşum” dendiği zaman, kısa süreli de
olsa bir rahatlık elde edilebilir. Hatta diğer tarafın varlığı
kendini öne çıkarmak için bir Mr. Hyde gibi çırpındıkça, “fanatik
bir kuş” bile olunabilir. Psikiyatriyi tamamen “organik” bir
disiplin haline getirme veya onun karşıtı olarak aşırı bir “psikolojizm”,
böylesi “yarılma” güdümlü “inkar” düzenekleri olarak karşımıza
çıkmaktadır. Dr. Göka’yı bu önemli kavşakta cesur ve zor bir
“kabul”ün aktörü olarak görüyoruz. Göka, “yarılma”nın iki tarafını
da “kabul etmekte” ve de facto oluşmuş böyle bir çelişki ve
çatışmanın kazançlarını gözetmektedir (Nietzsche’nin dediği
gibi “öldürmeyen acı kuvvetlendirir”). Böyle bir “kabul” aslında
patolojik kuvvete sahip olan bir “iktidar”ı kullanmayı reddetmektir
. Göka, bu duruşunu sergileyen bir başka örnekte -Felsefe-Bilim
ilişkisini tartışırken- şöyle der: “ Kendi adıma, Felsefenin
apayrı bir bilgi etkinliği olarak bu dalıcı niteliğinden hiç
de rahatsız değilim. Tam tersine onun bir bilgi etkinliği olarak,
uyarıcı işlevinin bilimci bir böbürlenmenin önüne geçebileceği,
her zaman bizi Bilimde “tartışmasız kesin doğru”ların diktasından
koruyabileceği kanaatindeyim” (sayfa 49).
Göka’nın Psikiyatri projesi, “organik” kesimde yeralan meslektaşlar
ve araştırmacılar için anlamsız ve gereksiz olabilir. Organik
Psikiyatri arka arkaya tüm kaleleri fethetmektedir ve mutlak
bir iktidara doğru kesintisiz bir yürüyüş sergilemektedir. Bu
proje anlaşılmaz bir ricat olmayacak mıdır ? İlle de “anlam”da
ısrar ediliyorsa, onunla ilgili “nöron ileticileri” de “deşifre”
edilir, olur biter. “Psikolojizm” tarafında yeralanlar için
ise, büyük olasılıkla Göka alkışlanması gereken bir duruş sergiler.
Ancak bu fasadın arkasına geçtiğiniz zaman, bu proje ile ilgili
şüphelerin uyandığını görmek zor olmayacaktır. Onlar da başka
bir türlü “deşifraj”ın peşine düşeceklerdir. Göka, bu iki kutubun
arasındaki gerilimde “iki cami arasında namazı kaçıracaktır”
ve kimselere yaranamayacaktır. Göka, kendi içlerinde silahlanan
ve kuvvetlenen bu iki kutubun herbirine bir soru sorarak kafalarını
karıştırmaktadır. Onun sorduğu sorunun yanıtı ancak tarihsel
sürecin diyaloğu ile tezahür edebilir. Onun sorduğu soru Zen
Budizmde hocaların öğrencilere sorduğu ve yanıtı bulmanın tüm
öğretim sürecini kapsadığı “kafa kırıcı” Koan bulmacalarına
benzer: “Tek elin alkışı nasıl olur ?”.
Bu anlamda Göka’nın duruşu bir psikiyatrist pratikliği ve pragmatikliği
sergilememektedir. Daha çok “tarih kadar sabırlı bir felsefi-ideolojik”
karakterdedir. Bu “sabır” bir “belirsizliğe tahammül etme” seçiminin
uzantısıdır. Göka, rasyonel-irrasyonel; makul-mantıksız; yalın
algı-kanı; bilgi-hikmet; bilinç-bilinçdışı gibi ikilemli kavramları
anımsatarak, tüm bu kavram çiftlerini bir genelleme ile “Modus
ve Apeiron” karşıtlığına dayandırır (sayfa 33). Eco’ya referans
veren Göka, Modus’u ılımlı, ölçülü ve makul olma ile bağlantılandırır.
Modus’un üç temel ilkesi, nedensellik, özdeşlik ve üçüncünün
olmazlığı’dır. Modus kökenli bir zihinsel etkinlik, matematiğe,
mantığa, bilgisayar programcılığına egemendir ve tam anlamıyla
rasyoneldir. Apeiron ise, bir sınırı ve ölçüsü olmayan –yani
Modus’u olmayan- bir sonsuzluk ve sürekli değişim demektir.
Apeiron’u Modus ile karşılaştırdığımız zaman, o “kekeme”, belirsiz,
irrasyonel ve “giz”lidir. Modus’un dili kesin ve yalın ifadeleri
barındırır. Bir mantık önermesi, bilgisayar programının bir
satırı, bir matematik formülü hep Modus dilidirler. Oysa Apeiron’un
dili simge ve eğretileme ile tanımlanabilir (sayfa 34-35). Göka’ya
göre, insan düşüncesinin Modus ve Apeiron arasındaki salınımına
benzer bir başka salınımı Helenizm ve Hebraizm kutuplaşmasıdır.Helenizm
insan doğasının kuramsal ve entellektüel yanını öne çıkarır;
doğru düşünce ve hakikati vurgular. Hebraizm ise moral yöne
değer verir ve doğru davranışı arar. Bu iki kutup arasındaki
gerilim, “neyi biliyorum ?” ve “ne yapmalıyım ?” soruları arasındaki
salınımın dinamiğidir (sayfa 38). Bu kutuplaşma konusunda Göka
şöyle demektedir: “Son tahlilde Helenizm-Hebraizm kutuplaşması,
yapma ile bilme, bağlanma ve bağımsız olma, evrensel olanla
tikel olan arasındaki karşıtlıkları, yani “insan nedir ?” sorusuyla
“ben kimim ve ne yapmalıyım ?” soruları arasındaki diyalektiği
temsil etmektedir. Modernlik, bir anlamda Helenik kutbun lehine
bir gelişmedir ve tek başına böyle bir gelişme, birçok eleştiri
almaktadır. Bu eleştirilerin en önde geleni, Hebraik kutbun
yani doğru davranışın ne olduğunun ihmal edilmesi yüzünden “siyasi
iyi” ile “ahlaki iyi” arasındaki kapatılması imkansız bir boşluğun
ortaya çıktığının ve insanlığın ahlaki bir krizle karşı karşıya
kaldığının ileri sürülmesidir. Modernliğin Helenik tutumuna
yöneltilen eleştirilerden en tutarlı ve alternatif belirlemeye
çalışanı, felsefi yorumsamadan kaynaklanmaktadır” (sayfa 40).
Denebilir ki, felsefi yorumsamada vücud bulan bu eleştiri, post-modern
düşünce ve kültürün temel dokusudur.
Göka kitap boyunca Psikiyatrinin bu ikilemlerin diyalektiği
içinde değerlendirilmesi gerektiğini öne sürmektedir. Bu ikilemler
bağlamındaki Psikiyatri, eğer tek bir kutubun hükümranlığına
sokulursa, insan varoluşunun özüne dair önemli şeyleri ıskalamış
olacaktır. Bu tartışmada Göka’nın zaman zaman Psikanaliz (ve
Psikoterapi) olgularına da değindiğini görüyoruz. Hem Göka’nın
düşüncelerinden edindiklerimiz, hem de bu alanla ilgili bilgi
birikimimiz göstermektedir ki, Göka’nın Psikiyatriyi bu kutupsallaşmalar
çerçevesinde konumlandırma mücadelesinde yaşadığı zorluklar,
Psikoterapi ve özellikle Psikanaliz konusunda çok daha başa
çıkılabilir boyuttadırlar. Psikanaliz –özellikle post-modern
yeni Psikanalitik ekolleri de hesaba kattığımızda- Modus-Apeiron
ve Helenizm-Hebraizm ikilemlerinde daha geçerli uzlaşımlara
ulaşmaktadır. Psikanaliz, geleneği ve yapısı ile bilimsel, felsefi
ve ideolojik bir karışım sergilemektedir. Kendi içinde geçerli
–ve dolayısı ile “kendini doğrulayan kehanetler”i de içeren-
bir ontoloji, ahlak ve epistemolojiye sahiptir. Görülmektedir
ki, Psikiyatri, Psikanalizin aksine bir kurum ve gelenek tutarlılığı
ve sürekliliğinden tarihsel olarak mahrumdur. Psikiyatrinin
tek bir ontolojisi, ahlağı ve epistemolojisi yoktur. Dağınık
bir bütünün içindeki –derebeyliklere benzer- epistemolojik,
ahlaki ve ontolojik enkapsülasyonlar, mesleğini icra etme durumundaki
psikiyatristi sıkça boşluk duygularına, kararsızlıklara, belirsizliklere
ve çelişkilere sürüklemektedir. Psikiyatrinin bir ideolojisi
yoktur. Kendine değer olarak sadece “pozitivizm”i seçtiğini
iddia eden bir Psikiyatri anlayışının huzuru yalancı bir mutluluktur.
Modus ve Helenizm yönelimli bir “nesnel gerçeklik tiryakiliği”,
insan denen karmaşık ve tuhaf varlığı çözmeye yetmemektedir.
Üstelik çözmeye çalışanın da, çözmeye çalıştığı ile aynı kumaştan
olduğunu düşünürsek…
İlaç şirketlerinin tüm olanaklarını arkasına alan ve her gün
daha da gelişen Organik Psikiyatri, Antropolojiye, Sanata, Felsefeye,
Ahlağa, Aşka, Hasete, Tutkuya, Koan bilmecelerine ve nice diğerlerine
kör ve sağırdır. Sadece bir Doğa Bilimi olmayan -aynı zamanda,
bir İnsani Bilim olma sıfatı ile, kendini hem Bilim, hem de
İlim olma mecburiyetinde hissetmesi “gereken”- Psikiyatri, Göka’nın
da umud ettiği ve savaşını verdiği bu sentezi yakalayabilecek
midir ? Yakalarsa bu nasıl olacaktır ?
Göka, son sorunun yanıtını bulmak için Brown, Freud, Lacan,
Nietzsche’ye başvurur ancak özellikle iki isim üzerinde durur:
Cassirer ve Wallace. Yol, “simge”yi çözmekten geçmektedir. Cassirer’e
göre, insanı doğadaki nesnelerden biriymişcesine ele almakla
ve onu tümü ile doğal belirlenime bağlı hale getirmekle doğalcı
görüş, insanı dilsiz bir evrene hapsetmiş, kültürü yok saymış
olur. İnsanoğlunun en ayırıcı özelliği “simgeleştiren varlık”
oluşudur. Valéry’nin dediği gibi “dil ete saplanmış Tanrıdır”.
Cassirer’e göre, “insan kültürü, ayrı çizgilerde ilerleyip aynı
ereklerin peşine düşen etkinliklere bölünmüştür…Dilde, Dinde,
Sanatta, Bilimde, insan kendi dünyasını kurmaktan başka bir
şey yapmaz. Bu dünya, onun kendine özgü yaşantılarını anlamasını
ve yorumlamasını, eklemleyip düzenlemesini, birleştirip evrenleştirmesini
sağlayan simgesel bir dünyadır” (sayfa 55). Göka, Cassirer’in
kuramının, Tıbbın ve Psikiyatrinin bilimsel niteliğindeki “karma
söylem”in anlaşılmasını kolaylaştırabileceği gibi, Bilim, Din,
Felsefe ve Sanat gibi insanın simgeselliğinin ürünleri arasında
gereksiz bir rekabete yol açmaması, “bilginin yöresel özerkliği”ne
olanak tanıması sayesinde, bu rekabetten kaynaklanan “Biyolojik
Psikiyatri”, “Sosyal Psikiyatri” gibi ayrımları da geçersiz
kılar”(sayfa 56-57). Wallace Maddeci Ontolojiye bağlıdır. Ne
var ki, “ona göre, nasıl biyolojik ve hatta kimyasal sistemler,
fizik modellere indirgenmeye karşı bir direnç göstermişlerse,
simgesel olarak aracılık edilmiş insan davranışı da biyolojik
indirgenme modellerine karşı direnecektir; çünkü biyolojik model
de bizatihi simgeleştirmenin etkisiyle üretilmektedir; ve bu
yüzden, sayıltılarının doğruluğundan asla hiçbir zaman emin
olunamayacaktır” (sayfa 58). Wallace bu noktada “anlam ve simgenin”
Psikiyatride sahip olması gereken yer ve önem ile ilgili çarpıcı
bir örnek verir ve soru sorar: Organik koşullar sonucu görülen
halüsinasyonların içeriğini belirleyen nedir ? Neden örümcek
değil de, yılan görülmektedir ? Neden diğerlerine değil de,
ailenin belli bazı üyelerine nefretli davranılmaktadır ? Wallace
devam eder: “Sabah içilen bir fincan kahvedeki kafeinin, merkezi
sinir sistemi üzerinde bir etkisi vardır; ama aynı zamanda kahve
içmenin cereyan ettiği kişilerarası bağlamın, kahve içen insan
içen daha önceden belirlenmiş tarihsel anlamlarının da bu etkide
bir rolü olacaktır” (sayfa 59-60). Wallace’a göre, madde ve
enerji olmadan zihin diye bir şeyin olamayacağı aksiyomatik
olarak doğrudur; elbette zihinsel etkinliğin, yalnızca nörolojik
bakımdan kavranabilecek bir yanı vardır; ama (sadece) bununla
yetinmek ve beynin tek başına düşünce için gerekli ve yeterli
olduğunu düşünmek indirgemeci bir maddeci tutumdur. Düşüncenin
beyin dışındaki bedensel (hormonal, kalp-damar, solunum vs.)
organ-sistemleri arasındaki etkileşimler ve onların çevre ile
süre giden ilişkileri de araştırılmak zorundadır. Wallace için
Psikiyatrinin verili nesnesi hastayla olan ilişkidir. Bu tanım
gereğince Pskiyatri, hastayı ne yalnızca nörobiyokimyasal, ne
de bilinçdışı süreçlerdeki çatışmanın bir uzantısı olarak görmez.
Klinisyen uygulamada tek bir gerçeklikle karşıkarşıyadır; bu,
bir tarihi olan, sürekli çevresi ile etkileşim içerisinde bulunan
ve diğer varlıklardan farklı olarak “simgeleştirebilen” insan
organizmasıdır (sayfa 60-61). Bu cümlelerden hareketle –Göka’nın
kitabındaki bir bölüm başlığına yollama yaparak- diyebiliriz
ki, Göka’nın, Cassirer ve Wallace’a dayanarak önerdiği Psikiyatri
modeli bir “Psychiatrica Symbolicum”dur. Ne var ki, yukarıdaki
satırlarda da ima edildiği gibi, bu “sembolik olma” sadece Psikanaliz
ile sınırlı değildir. Linguistik, semantik, semiolojik, organik,
antropolojik, epistemolojik, psikanalitik sembolleri ve sembolleri
çözme yollarını birarada kullanır. Bu modele, en geniş anlamıyla
“yorumsamacı” (hermeneutic) bir anlayışın hakim olduğu söylenebilir.
Yorumsamacı geleneğin bir Apeiron yansıması olduğunu düşünürsek,
Göka’nın başarmayı düşlediği sentezde bir takım çatlamalar olması
muhtemeldir. Ayrıca, böyle bir “Psychiatrica Symbolicum” içinde
yeralması –dolaylı ya da doğrudan- teklif edilen tüm “simge
sistemlerinin” (linguistik, semantik, antropolojik, psikanalitik,
vs) birarada durabilmeleri ve birbirleri ile iyi geçinmeleri
pek kolay görünmemektedir. Eser böyle bir modeli “teklif” etmiş;
ancak, bu projeyi okuyucunun gözünde “gerçek” kılacak somut
adımlar ve nesnel örneklere fazla yönelmemiştir. Göka gibi hırslı
ve çalışkan bir araştırmacı-yazar-psikiyatristin kolay kolay
pes etmeyeceği kesindir. Böyle bir “teklif”i, Göka’nın ilerki
eserlerinde daha somut adımlar izleyebilir.
Yazıyı bitirmeden önce kitabın adı ile ilgili birkaç söylemek
gerekiyor. “Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri” başlığındaki “vicdan”
sözü epey zihnimi kurcaladı. Son yıllarda gücünü gitgide artıran
Psikiyatri, toplumun tüm katmanlarında omnipotan bir iktidara
doğru yürümektedir. “Cesur Yeni Dünya” ve benzeri Anti-Ütopya
romanlarındaki ruh sağlığı uzmanlarını ve onların kurumsallaşan
gücünü hatırlamak yerinde olabilir. Gün günden daha “psişize”
olan kültür, toplumsal yaşantı ve kurumlar, Psikiyatrinin “söz”üne
ve “imza”sına büyük yetkiler vermektedirler. Bu konuda Kate
Millett’ın “Tımarhane Yolculuğu” adlı eseri günümüz ABD’sindeki
Psikiyatrik uygulamaların “Cesur Yeni Dünya”daki zulmü aratmadığını
göstermektedir. Göka kitabına verdiği isimle, bu “kötüye kullanılabilecek
büyük güç” ve “vicdan” arasında bir kontrast yaratmış gibidir.
“Vicdan” ve “Psikiyatri” kavramlarını birarada kullanınca insanın
aklına ister istemez “Anti-Psikiyatri” olgusu geliyor. Atmışlı
yıllardan başlayarak yaklaşık yirmi sene Psikiyatri aleminin
önemli bir bölümünü etkisi altına alan bu akım, doksanlara girilirken
hız kesmiş, hatta neredeyse buharlaşmıştır. Peki ne olmuştur
da, böyle bir sonuca ulaşılmıştır ?
Anti-Psikiyatri, İtalya’daki “Demokratik Psikiyatri” hareketinin
ülkedeki mevcut ruh sağlığı politikalarını çarpıcı bir şekilde
değiştirmesi gibi somut bir finale, etkisini hissettirdiği her
ülkede ulaşamadı. Gerçi bazı ülkelerde “kurum dışına alma” politikaları,
şizofrenler ve diğer kronik hastalara yaklaşımlarda bir değişime
yolaçmıştı ancak bu sonuçlar Anti-Psikiyatrinin kaynağındaki
ateşli düşünceler ile karşılaştırıldığında çok mütevazi kalmaktaydı.
O yıllarda Anti-Psikiyatrinin coşkulu savunucusu hatta militanı
olan bugünün orta yaşlı ruh sağlığı uzmanlarına “Anti-Psikiyatriye
ne oldu ?” sorusu yöneltildiği zaman, verdikleri yanıt üç aşağı
beş yukarı aynıdır: “Anti-Psikiyatri vicdanımız haline geldi”.
Bir başka deyişle, uzmanlar Anti-Psikiyatri tezgahından geçmiş
olmayı bir tür formasyon olarak tanımlamaktalar. Bu “Anti-Psikiyatri
vicdanlı” psikiyatristler, Psikiyatriye, böyle bir formasyondan
geçmemiş olanlara göre daha farklı yaklaştıklarını ima etmekteler.
Hani neredeyse onlara “vicdansız” diyecekler…
Peki, Göka kitabının ismiyle Psikiyatriye ne tür bir vicdani
sorumluluk hatta yükümlülük öngörmekte ? Doğrusu bunu çok net
anlayabilmiş değilim. Göka, Psikiyatride son yıllarda gitgide
daha ağırlıklı hale gelmeye başlayan “organik” bakışı, Bilimlerdeki
post-modern savrulmanın bir freni olarak görüp, şöyle diyor:
“Psikiyatri, dünyanın işleyişinde ne eksikse onu tamamlıyor,
bu sayede, doğasında taşıdığı kaçınılmaz çelişkilerden insanı
ve insanlık sistemini kurtarıyor” (sayfa 29). Göka’ya göre kaos
dönemlerinde insanlar, ayağı yere daha sağlam basan görüşlere
ve inançlara sığınırlar. Bu yüzden de, bugünün post-modern belirsizlik
terörünün insanlar üzerinde yarattığı baskı, Psikiyatrideki
böylesi bir “organik” yönelimi emniyetli bir trabzan haline
getirmiştir. Peki durum böyleyse, neden 19.yüzyılın sonu ve
20.yüzyıl başının “Mantıksal Pozitivizm”i gibi ayağı yere oldukça
sağlam basan, somut gerçeklikler ile bezenmiş bir yönelimi tüm
İnsani Bilimlere hakimken, yer kabuğunu ademoğlunun ayağının
altından kaydıran ve onu tüm bildiklerinden şüphe eder duruma
getiren Psikanaliz doğdu ?
Bence, bu sorulara yanıtı, Psikanalitik düşünceye kıyısından
köşesinden dokunarak aramaya çalışmak yerinde olur. “Vicdan”
bir “üst-ben” (super-ego) olgusudur. Üst-bensel bir olgu olması
sebebi ile de, üst-benin içerdiği “ben-ideali” (ego-ideal) gibi
bir diğer olgu ile yakın ilişki içindedir. Ben-ideali her zaman
dışarıda olanı, üstte kalanı, karşı kaldırımı işaret eder. Ben-ideali
bir dizideki sayıların ebediyetindeki “n”dir. Bilimler ailesini
bir Psikanalitik model kapsamında inceleyip, onlara yapısal
bir takım roller ve işlevler yüklersek, ben-ideali konumuna
bürünecek yegane bilim Felsefedir. Felsefe düşünen zihnin ebediyete
açılan penceresidir. Bu bağlamda, Psikiyatri, Psikoloji, Antropoloji,
Tıb ve diğerleri, Felsefenin geniş çemberi tarafından içerilirler.
Felsefenin içerme organları son derece yaygın ve nüfuz edicidirler.
Mantık, Ontoloji, Etik ve Epistemoloji gibi disiplinler, “hep
daha öteye kayan” insan zihninin tekerlekleridirler. Bilimlere
ahret sorularını hep bu yardımcıları ile Felsefe sorar. Göka’nın
yıllardır büyük bir başarı ile yürüttüğü Psikiyatri-Felsefe
eşgüdümü, olsa olsa Psikiyatriyi –ben ideali ile yakın ilişki
halinde- “daha vicdanlı bir bilim” yapar, “bilimlerin vicdanı”
yapmaz. Bu düşüncelerin ışığında, Göka'’ın kitabının ismine
bir daha bakarsak, o başlıkta bir "“arzu dolu düşünce"
(wishful thinking) görürürüz, hakikati değil.
İçgörü Psikoterapi Merkezi