Dede Korkut’tan, Anadolu Türklerine, TÜRK GRUP DAVRANIŞI
Gülten Sarı
Türk kimdir? Belki, millete, ırka, geçmişe ve dine dair her tartışma sonrasında kendimize sorduğumuz ama "Türkler, Orta Asya'dan gelir, dinleri Gök-Tanrı inancını içeren Şamanizm’dir ile başlayan ve bütün dünya milletlerinin kökünü Türk olmaya kadar vardıran aşırıcı bir yaklaşımla son bulan bu soru, Doç. Dr Erol Göka'nın "Türk Grup Davranışı" kitabında yanıt buluyor. Sadece yanıt bulmakla kalmıyor aynı zamanda çeşitli formlarla dönüşen, değişen ancak özünde hala yaşayan bu uzak miras Türklere özgü davranış kalıplarını da "Türk grup davranışı" adı altında günümüze taşıyarak okuyucunun bu konudaki dinmek bilmez merakına melhem oluyor.
Sayısız medeniyete beşiklik eden Anadolu'da yaşayan Türkler sanıldığının aksine ulaşılabilen en eski dinleri, gelenekleri ve örflerini binlerce yıl sonra bile bugünkü günlük yaşam tarzının içinde öğütüyor. Ve çoğu bozulmadan aktarılan bu ilksel (primordial) gelenekler, İslam dini içinde onunla çatışmadan, çelişmeden bir arada varlığını sürdürüyor. İşte, binlerce yıl öncesinden günümüze aktarılan Türk tipi davranışlar, Göka'nın Türk tarihinin bir bölümünü psikoloji gözünden ele almak suretiyle literatüre hediye ettiği "Türk grup davranışı" çalışmasının temellerini oluşturuyor. Bugün İslam formu içinde süregelen kimi davranış biçimlerinin temellerinde, Türklerin ilksel dini Şamanizm’in (Göka, bu kavramın tartışmalı olduğunu, Şamanizm, Gök-Tanrı Dini ve Türklerin Eski Dini kavramlarını aynı anlamda kullandığını belirtir), büyük etkisi olduğuna vurgu yapıyor. Kitap sadece geçmişteki Türk yaşam felsefe ve tarzını bugüne aktarmakla kalmayıp, günümüz Türk davranışının süreç ve köklerinde de geçmişin hiç de azımsanamayacak ağırlığını gözler önüne seriyor.
Göka'nın da deyişiyle kitap, “Türk grup davranışı” terimi ile bu ülkede yaşayan herkesin aynı etnik kökene dayandıklarını ima etmiyor; Türk olarak adlandıran herkesin bu grup davranışını gösterdiklerini de ileri sürmüyor. Aksine, modernleşmenin önünde en büyük engeli oluşturan grup davranışlarını eleştiriyor. Orta Asya'ya kadar uzanan Türk tipi davranış örüntülerini açıklama gayesi güden Göka, kültürler arası etkileşim unsurunu da bütünüyle görmezden gelmiyor. Bakir bir alan olan Türklerin tarihsel psikolojisi günümüzde davranış kalıplarımızın temelindeki psikolojik etmenlere doğru esaslı bir kazı çalışması yapıyor ve bizi davranış köklerimize doğru seyahate götürüyor. Şöyle diyor amacını açıklarken: “Amacım hiç de Türkleri “vur abalıya!” haline getirmek değil. Tam tersine, “Türk grup davranışı”nı bilimsel bir tema olarak akademinin ilgi alanına katmayı ve eğer bu bilimsel çalışmalardan “kendine özgü Türk modernleşmesi”nin nasıl olması gerektiği hakkında ipuçları ortaya çıkarsa, bunları karar alıcıların dikkatlerine sunmayı hedefliyorum. Ama şimdi görüyorum ki, sokakta gördüğü her olguyu Türklere mal ederek ve oracıkta uyduruverdiği ironik bir dilin arkasına gizlenerek, hatta bu ucube dili yaratıcılık diye sunmaya kalkarak ekmek parası kazananlar, bir “anti-Türk” söylem tutturmuş gidiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde görülen her türlü olumsuzluğu, “Türk olmak” gibi aslı astarı olmayan, tuhaf bir nedenle açıklamaya çalışan, tuhaf insanlar belirdi...” Göka’nın bu tuhaf insanların tuhaf çabalarıyla da bir ilgisi yoktur.
Peki nedir bu Türk grup davranışları?
Zengin bir literatür oluşturan Türklere özgü doğum, ölüm, evlenme merasimleri; örf ve adetler, hastalıklara ve tedavilerine karşı alınan tavırlar nelerdi? Neden savaşa aşık bir millet olduk? Nasıl oldu da anaerkil bir aile yapısından ataerkil bir yapıya geçiş yaptık? İslamiyet, Göktürklerle bilinmeye başlayan Türk sosyal yaşamındaki kadının konumunu ne yönde etkiledi? Neredeyse doğduğumuz andan itibaren yüzümüze, ruhumuza yerleş(tiril)en bu ciddiyetimiz de neyin nesi? Uygarlaşmaya geç mi kaldık? Ya da uygarlıkla ne zaman tanıştık? Övgüyle damarlarımızda dolaştırdığımız, varlık sürdürme sebeplerimizden olan savaşçılık, göçebelik bizi nelerden alıkoydu, neler kazandırdı? Nasıl İslam'ın kılıcı olduk? Uygar dünya ile aramızdaki mesafeyi kapatmak için uyguladığımız psikolojik savunma mekanizması nedir? Kadın-erkek ilişkisinin toplumsal biçimini belirleyen ana etken din mi yoksa yerleşik hayata geçilip geçilmemesi midir? Sonsuz ve sorunsuz itaatimizin kökleri nerelerdedir? Suyla başımız neden hoş değildir, yıkanmak için can atan yurt öğrencilerinin suyunu neden kısarız? Akbudun Karabudun ayrılığı yönetime ve halkın yaşamına nasıl yansıdı? Ordu millet olmaya zorlanmamızın sonuçları neler oldu? Göçebenin zaferi baki midir? Savaş aşkı peki ya nereye kadar? Savaşçı zihniyetin tahribatlarını fark eden Atatürk hangi düsturu ile gereksiz cebelleşmenin önüne geçmeye çalıştı? Öldürmeye en yakınımızdan, kardeşimizden başlıyoruz ama neden? Sözlüde iyiyiz peki ya yazılıyı geçemezsek? Dikkat mafya çıkabilir! gerçek mi oluyor? Rüşvet verdik, nasıl bir yönetimi hak ettik?
At-araba(sıy)la çıktık yola!
Yaşantımız Orta Asya'da at koşturduğumuz dönemde nasıldı, bugün caddelerinde araç "koşturduğumuz" Anadolu'da neye dönüştü? Nasıl oldu da araba atın yerini isim değişikliğinden başka bir değişmeyenle alıverdi? Şehir içinde Land Rover cip kullanan, derme çatma otomobilinin arkasına “babam öyle diyo” ya da “nazar etme ne olur- çalış senin de olur” yazmamızın temelinde doğrudan doğruya gösteriş ve şatafat kültürünün etkilerinden bahsedilebilir. Peki, Osmanlı başta olmak üzere Türk kültür havzalarında durum gerçekte nasıldı?
İslamiyet eski Türk'ün ruhunu değiştirdi mi?
Ruhu, çevresinde gördüğü her şeye (insana, hayvana, bitkiye, rüzgara, yıldızlara, ışığa, madene) hayat veren unsur olarak gören Türkler bununla yetinmeyip ruhun her yerde olduğuna inanmış ve onu kutsal saymış. Diğer pek çok inanç da olduğu gibi ruha dair inanışlar İslamiyet’le birlikte baştan yazılmadı. Varolan inanış sistemimiz değişimlere uğrasa da kendini muhafaza etti. Buradan yola çıkarak bugünkü çocuk yetiştirme pratiklerimizde, hastalık ve sağlık anlayışlarımızda, Türklerin eskiden ve halen süren ve ruh telakkilerini belirleyen eski inançları nelerdir?
Dua bugün bile gökyüzüne bakılarak edilir; Gök Tanrı orda mısın hala? Türklerin inançlarının kökeninde her şeyi kaplayan, her şeyin yaratıcısı ve her şeyi hükmü altında tutan Gök kavramı esas. O Eski Yunan tanrısı "Demirurge" gibi aylak ve yüzeysel değil. Gök gürlediğinde "Allahü Ekber" dememizin, dişler sağlam olsun diye, demir ısırıp taş duvara dayanmamızın, gök kuşağı ortaya çıkmışsa, onun altından geçenin cennete gideceğine inanmamızın; gök kuşağını ilk görenin “Yeşil benim” dememizin İslamiyet’te bir açıklaması yoksa neyle açıklaması olabilir?
Orta Asya bozkırının şahini Anadolu'da otomobile dönüştü.
İslamiyet’te ölünün arkasından kurban kesme adeti yok olmasın yok lakin biz keseriz. Kuşla kurtla ilgili tüm sembolleri siyasi partilerden futbol takımlarına kadar her alanda gururla taşırız. Bunlar binlerce yıl öncesinden bugüne süregelen tutumlar. Peki başka hangi sembolleri geçmişimizden bugüne taşıdık?
Hun hakanı ruhun şad olsun, biz hala gün doğmadan kalkıyoruz!
Evimizin bereketi kaçmasın diye gün doğmadan kalkanlarımız var hala, acaba Hun hakanının güneşe duyduğu saygıyı mı sürdürüyorlar bilmeden? Hilalin İslam sembolü olmadığı bilinir ama bu topraklarda hilal aşkı çok güçlüdür. Issız yerlerden geçerken “destur” deriz ki oranın sahibinden izin alıp onu ürkütmeyelim ve bu İslam dışı gelenekleri en doğru tabiat kültleri açıklıyor. Atalarımız da beddua ederken bizim terimlerimizi kullanıyordu: "Gözünü toprak doyursun", boğazın toprakla dolsun."
Türkler hala evrenin merkezinde, dünya etrafımızda dönüyor!
Eski Türkler yurtlarını evrenin merkezinde görürdü. Bugün de pek farklı olmasa gerek bu anlayış. İslami motiflerle karışan "Feleğin çemberi" anlaşıyı Türk halk kültüründe çok önemli ve muhtemelen eski Türk kozmolojisinin (evren bilimi) bir kalıntısı..
Yer demir gök bakır.
Günümüzün kıyamet günü o zamanın "kalgançı çak"ı idi. Kelimeler açısından bezerlik olmasa da temel yakınlık bugün varolan doğal felaketlerin, ahlaki ve toplumsal yozlaşmadan kaynaklandığı görüşümüzün o günlerden yadigar kalması.
Kim bu Şaman, bugünün üfürükçü hocası mı?
Müslüman Türklerin inanç karmaşasını en iyi herhalde Şaman döneminden kalan adetler özetliyor olsa gerek. Şamanlıktan kaynaklanan inanç motifleri arasında, “sihir ve büyü yapmak, hastaları iyileştirmek, gayptan ve gelecekten haber vermek, Tanrı’nın insan şeklinde görünmesi, tabiat kuvvetlerine hakim olmak, ateşe hükmetmek, kemiklerden diriltmek, kadın-erkek müşterek ayinler ve tahta kılıçla savaşmak” gibi gelenekler bulunuyor. Bu uğraşlar kulağa pek yabancı gelmiyor olsa gerek değil mi?
Kışları da piknik yapabilsek ne iyi olurdu!
Türkler kadar pikniksever bir topluma rastlamak pek kolay olmasa gerek. Bir söğüt gölgesi, çeşme başı, akarsu gerekli tüm kompozisyonu sunuverir bir anda. Ancak bunun temelinde de Şamanist inançlardaki su ve ağaç kültü yatıyor büyük ihtimalle. Şaşırtıcı olan ise geçen onca zamana, siyasal ve kültürel değişime rağmen inançların böyle diri kalabilmesi.
Anaerkildik ataerkil olduk ya şimdi erkek hakim toplum muyuz?
Aslında Türkler, İslamiyet’e geçmeden çok önceleri ataerkilliğe evrilmişlerdi. “Türkler tarih sahnesine pederşahi ve ekzogami yasasıyla aile kuran bir kavim olarak çıkmışlardır." İslamiyet’e geçtiklerinde, Türkler bu yeni inançlarına zorlanarak da olsa değişim göstermeye çalıştılar, bunun sonucu olarak, önceki inançlarına ait mitolojileri yeniden yazmaya giriştiler ama kendilerine özgü pederşahi düzenlerinde belirgin bir değişiklik olmadan kaldı.
Neredeyse doğduğumuz andan itibaren yüzümüze, ruhumuza yerleş (tiril)en bu ciddiyetimiz de neyin nesi?
Öncesi de sonrası da fazlasıyla aynı bu davranış kalıbının. Türk gülmez, oynamaz, "cıvıklık" etmez ama Türkler de insandır nitekim ve onların da eğlenmeye hakları vardır. İtaat üstüne bina olmuş bir toplumsal düzende sıkışıp kalmış duygusal akış da kendisini arada bir patlamalarla, “felekten bir gece çalıp” dağıtmalarla dışa vuracaktır elbet!
Kadın-erkek ilişkisinin toplumsal biçimini belirleyen ana etken din mi yoksa yerleşik hayata geçilip geçilmemesi midir?
Soru, Türklerin kadın özgürlüğünü hiçe sayan tutumlarının İslamiyet’in kabulüne bağlı olup olmadığıdır. Orta Asya Türklerinde “Kadın örtünmez, haremde kalmaz, erkeklerden ayrı yaşamaz. Hatta aşırı serbest oldukları da söylenebilir... Erkeklerle bayramlara, şölenlere ve içki alemlerine katılır; onlarla kımız ve şarap içerek sarhoş olurlar. Ata erkekler gibi biner, bu, Avrupalıları çok şaşırtır. Ancak XI. Yüzyıl Müslüman yazarları da, kadınların eşlerini seçmede özgür olduklarından söz ederler, gelenek ve göreneklerindeki serbestliğin altını çizer." Peki öyleyse atalarımızın bu rahat tutumuna karşı günümüzde kadının konumunu kısıtlayan şeyler nelerdir?
Sonsuz ve sorunsuz itaatimizin kökleri nerelerdedir?
1968 kuşağı Tibet’te önünde diz çöküp varlıklarını teslim edebilecekleri bir rehber bulabilmek için neler yapmamıştır ki! Biz Türklerdeki itaat ve ibadet özdeşimi, güç ilişkilerinin yer aldığı tüm diyalog biçimlerinde (şeyh-mürid, dede-topluluk, lider-grup, ebeveyn-çocuk, patron-işçi vs.) görülür. Türk mitolojisinde, itaatin kadın ve çocuk güzelliğinin ana ekseni olarak görüldüğüne dair öyle açık ifadeler vardır ki...Büyük olasılıkla kalabalık Çin Uygarlığına rağmen varlığını sürdürmeye çalışan bir savaşçı-göçebe-hayvancı topluluk olmanın bir sonucu olarak Türk yaşam kültürü, bir itaat kültürüne dönüştü. Hala gelen ağam giden paşam diyerek bu sonsuz itaat kültürünü kutsuyor muyuz?
Suyla başımız neden hoş değildir? Yıkanmak için can atan yurt öğrencilerinin suyunu neden kısarız?
Eski Türkler suyun saflığına inanmalarının yanı sıra onun arıtma gücü olmadığını da düşünürler. Onlar için ateş, temizleme gücü açısından daha aktif bir unsurdur. Eski Türkler, suyu hayatın kaynağı olarak görürler; onu temizlik gibi basit bir dünyevi amaçla değil, ab-ı hayat olarak sonsuzluğu elde etmek için kullanmayı tercih ederler. Mezarlarını suya yakın yerlere yaparlar ki, yeniden diriliş sırasında bir kolaylık olsun. Sakın bugünkü sudan kaçışımızın köklerinde bu kutsanmışlık yatıyor olmasın?
Uygarlığa ve modernliğe geç kalan Türkler bu arayı hangi devrim ile kapatmaya çalıştı?
Tarihsel olarak iddialı ülkeler ve insanları, iddialarını sürdürebilmek için bazı telafi edici yollara başvurmaktadırlar. Bilge Tonyukuk, Türklerin başka uygarlıkların adetlerini edinmeleri, göçebe ve hayvancılığı terk etmeleri halinde, varlık nedenlerinin ortadan kalkacağı uyarısında bulunuyordu. Çok kolay devletler kurabiliyorlardı. Ama bunun için yönetme becerileri dışında bir güç geliştirememişlerdi; nasıl yönetecekleri üzerinde kafa yoruyorlardı ama neyle yönetecekleri yani kültür politikaları konusunda ellerinde çok kozları yoktu. Kültürleri hep ödünç almak durumundaydılar. Bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak, Türklerin tarihsel açmazı tam da budur. Çin, Mısır, İran gibi kökleri çok derinlerde olan bir kültür tarihimizin yokluğu başımıza ne işler açmaya devam ediyor?
Göçebenin zaferi baki midir?
Türk topluluklarının özgün bir biçimde bir araya gelmesi, onları ata binmek kadar devlet kurup yönetmekte de mahir kılıyordu ama heyhat, birinin kurduğu devleti, yabancılarla işbirliği yapan diğeri gelip yıkıyordu! Kardeş kavgasından çektikleri yetmiyormuş gibi, dinsel tartışmalara olan bitmeyen merak ve ilgileri, Türk boylarını esvap değiştirir gibi bir o dine bir bu dine doğru döndürüp duruyor, kendilerine has bir uygarlıkları olmadığından kolayca her boyaya boyanıveriyor ve bozkırda yitip gidiyorlardı. Göçebenin kaderi eninde sonunda uygarlığa yenik düşmek midir?
Savaş aşkı peki ya nereye kadar?
Türklerdeki savaş hastalığı biçiminde yorumlanabilecek düşünme örüntüsüne, “savaşçı zihin” adını vermek doğru olur. Savaşçı zihnin temel özelliği, fanatizme yatkın olması ve sorunları, muarızını düşmanlaştırma ve düşmanı yok etme yoluyla çözmeye çalışmasıdır. Savaş zamanında belki “savaşçı zihin” çok iş görebilir ama barış şartlarında da aynı zihin özelliklerini taşıyorsak oturup düşünmek zorundayız. Savaşçı zihniyetin tahribatlarını fark eden Atatürk hangi düsturu ile gereksiz cebelleşmenin önüne geçmeye çalıştı? Karabudun savaşçı deposu olmaktan kurtulabilecek mi?
Fetih mi sömürü mü?
Atalarımızın grup davranışlarının olumlu nitelikleri içinde öne çıkanlar, kadın-erkek ilişkilerine eşitlikçi bir bakışa sahip olmaları, asla ırkçı olmamaları ve inanılmaz bir dinsel hoşgörü potansiyeli barındırmalarıdır. Bu bakımdan Anadolu’nun Müslüman Türkler tarafından fethi karşısında, yerli Hıristiyan halkın Türklere karşı sistematik bir düşmanlık beslemedikleri anlaşılmaktadır. Hatta anlaşılan onlar, bu fetihleri, kendilerine karşı olmaktan çok, Bizans için bir cezalandırma olarak yorumlamışlar; bazı Bizanslılar başka Bizanslılara karşı Türklerden yardım istemişler ve fetihleri kolaylaştırmak için çaba göstermişlerdir.
Ancak, ABD’nin, modern İsrail devletinin ve Anadolu Türk Devletlerinin kuruluşları. İstilacılığı ve zulmü tarihin basit bir cilvesi olarak göstermeye çalışanlar, böyle bir benzetme yaparak bizi can evimizden vuruyorlar. Güce dayalı istilacı bir hareketle istila edilen ülkenin toplumsal ve siyasal yapısını değiştirmenin mümkün ve sıradan bir olay olduğu fikri, zihinlerimize yerleşiyor. Türklerin etnik ve dinsel fanatizm tanımayan, adaletli tutumları Anadolu ahalisinin gönlünü adım adım fethediyor, birçok Rum Bizans’tan kaçıp Türklerin egemen olduğu bölgelerde yaşamak istiyordu.
Sözlüde iyiyiz peki ya yazılıyı geçemezsek?
“İslamlığa kadar olan Türk tarihi boyunca yazılmış metinleri toplasak acaba ne kadar tutar? peki İslamlıktan sonra yazılanları da hesaba katsak yekun nereye varır?” Bu sorulara cevap aradığımızda, “Türk tipi öğrenme” probleminin doğrudan doğruya Türklerin uygarlıkla ve doğal olarak yazıyla ilişkileriyle kopmaz bir bağlantı içerdiği görülür. Öğrenme problemi, kültürel ve tarihsel bağlamından bağımsız bir biçimde ele alınamaz. Öğrenme problemini anlamak için ilk kabul edilmesi gereken gerçek budur: Neden biz Türkler, yazıyla, okumayla başı hoş olan bir topluluk değiliz? Yazıyla başımız hoş olmadı ve yalnızca edebiyatımızı değil, kültürümüz de “sözlü kültür” olarak kaldı. Göçebe-çoban-savaşçı bir topluluk olma özelliklerimiz, tüm tarihimizi belirledi. Modernliğe de geç kaldık. Almanlar ve Ruslar da modernliğe geç kaldı ama onlar kendilerine has önlemlerle gecikmelerini telafi etme yoluna gittiler. Bir zamanlar ilkokulu bitirmiş olanlarımızın çok önemli bir kısmı, okulda öğrendiklerini ve hatta okuma yazmayı çoktan unuttu. Başka türlü olsaydı, hiç değilse arada bir doğru yazılmış “satılık” levhasına rastlamamız gerekmez miydi?
Dikkat mafya çıkabilir! gerçek mi oluyor?
Anadolu Türk yönetim biçiminin temel olgularından birisi, bir aile devletinden başka neydi ki? Yerel güç odakları, geniş aile sistemine dayanıyor, soy, sop ve şecere bir güç kaynağı olarak karşımıza çıkıyordu. Buna koşut olarak, sağdıçlık, kirvelik, hısımlık, kan kardeşliği, yol kardeşliği gibi yerel dayanışma ağını genişleten ilişki formları, kültürümüzün temel unsurları oluyordu. Geniş aile dışında mafiyöz toplum yapısının oluşturucu unsurlarından birisi de “ayrıcalıklılar-koruyucular-korunanlar” şeklindeki bir toplumsal kategorinin varlığıydı Bu mefhumlar nasıl oldu da mafyöz bir toplum oluşumuzun temellerini atıverdi? Kimi zaman merkezi otorite, mafiyöz güç odakları karşısında yasal bir erk olmaktan çıkarak mafiyöz toplum yapısının bir unsuru haline geliyordu. Doğu Karadeniz bölgesinin mafiyöz toplum oluşumundaki özel rolü nedir? Neden bu yörede insanlar kuşu kuşla avlar? Toplumu haraca kesen zorba haşere takımının “balta asmak”, “postal akçesi” gibi deyimleşmiş haraç faaliyetleri, “kızıl bayram” denilen yangınların bile yağma için fırsat olarak görüldüğü sektör haline gelmesi, Ocaklı zorbalığının İmparatorluk merkezinden yerele doğru yayılması ve şarap kaçakçılığına bile tevessül etmeleri, suç odaklarının Ocaklı zorbaların koruması ve kontrolü altında talanlarını sürdürmeleri, sefahat, rezalet ve ekonomik çöküş, ekonomik çöküşte sarrafların mafiyöz unsur haline dönüşmeleri, Nizam-ı Cedit gibi düzeltme çabalarının işe yaramaması…Bize göre, mafiyöz davranış örüntüsü, (bu kavramı, ”fiziksel gücü, abartılmış erkek toplumsal cinsiyet özelliklerini, sosyopatik davranışları ödüllendiren, çıkara ve güce dayalı yandaş gruplara fırsat veren” anlamında kullanıyorum) Mafiyöz toplum yapımızın en görünür olduğu yerlerden birinin akademi olması, akademik kuruluşlarımızın bile yandaşlığa göre formatlanması, toplumumuzun en büyük talihsizliği olsa gerek.
Rüşvet verdik, nasıl bir yönetimi hak ettik?
Bir yandan Boğaziçi eğlencelerinde, mehtap gezilerinde, helva sohbetlerinde ve çeşitli eğlencelerde başı çeken erkan ve rical bir yandan da kapalı kapılar arkasında ve özel mekanlarda akçeli işlerle uğraşıp, yolsuzluk ve rüşvete batıyorlardı. Osmanlı'nın son döneminde rüşvetin boyutları nerelere varmıştı?
“Hak ettiğiniz biçimde yönetilirsiniz!” Peygamberimizin bu kutlu sözü, bir toplumda yolsuzluklar çok yayılmışsa, en az yöneticiler kadar yönetilenlerin de yolsuzluğa yol açan ahlak(sızlık)tan pay aldığını anlamamız konusunda bize ışık tutmaktadır.Yolsuzlukların yaygın olduğu bir toplumda hiç kimse masum ve günahsız değildir.
Kardeş katli
Eski Türklere ait yazıtların hepsinde “Dokuz Oğuz kavmi düşman imiş” veya “Dokuz Oğuzlarla yedi savaş savaştıkları” gibi diğer Türk kavimlerini hem de “Türk” sıfatıyla belirlemesine rağmen sürekli düşman olarak düşünmeleriyle, XI. Yüzyıldan itibaren Maveraünnehir’e göçerek yerleşen ve imparatorluk seviyesine yükselen Oğuzların, göçebe (Türkmen) soydaşlarını yerli halka karşı arka planda bırakmaları, hatta zaman zaman onların gücünü kırmak için onlarla işbirliği yapmaları ve bunun Anadolu Selçukluları, beylikler dönemi ve Osmanlı devletinde sürüp gitmesi arasındaki benzerlik çarpıcıdır.]
Öyle ki Çinliler, Türklerin iç kavgaları karşısında şaşırıp kalmakta, “Türkler, yan yana barış içinde yaşamaktansa, birbirlerini yok etmeyi tercih ederler. Birbirlerine düşman olan…. On binlerce klandan oluşurlar” demektedirler. Eğer Türk topluluklarının bu segmenter yapısını iyi kavrayabilirsek, yalnızca kardeşe karşı düşmanla rahatlıkla işbirliğine girebilme tutumunu değil, Alevi-Sünni kavgasında olduğu gibi, bugün bu yapının mirası olarak toplumumuzun başına musallat olmuş büyük çatışmaları, yakın dönem olaylarını, örneğin 12 Eylül öncesi on yılda, yani 1970-1980 arasında genç olan 1950’li yıllarda doğmuş kuşakların siyasal tutumlarını, örgütlenme ve “mücadele” biçimlerini anlamamız da kolaylaşacaktır.
Türkiye Günlüğü Kış 2005