"Türk Grup Davranışı" Üzerine
Dilek TUNALI - Cumhuriyet Kitap Dergisi
Türk Grup Davranışı
Erol Göka
Aşina Kitaplar
2006-Ankara
Geçtiğimiz günlerde, Ankara merkezli bir yayınevi olan ‘Aşina Kitaplar’ ilk ürünlerini vermeye başladı. Bunların arasında Türk toplum hayatının kültürel ve zihinsel dokusunun, değişen ve kalıcılaşan öğelerine sosyopsikolojik bir temelden hareketle tarih ve sosyal antropoloji kanallarını da dahil ederek genişleyen bir bakış açısıyla yaklaştı Erol Göka.
Bu bakış açısı, aslında Niyazi Berkes, Sabri Ülgener, Cemil Meriç ve Taner Timur gibi bir dönem, Türkiye’nin günümüzdeki konumuna geçmişten aldıkları pek de dokunulmamış referanslarla yeni pencereler açmak ve bize özgü bir tarihe yeni düşünsel oluşumlar sunmak tarzında, bazen maddi, bazen de manevi anlamda sürgün edilen düşüncelerin izini yeniden sürmek gibiydi..
Bu iz sürme, 1980 sonrasında giderek değişen, karmaşıklaşan ve artık 2000’li yıllara gelen Türkiye’nin görünen yüzünde; medyayı, mafyaya; modayı, politikaya; aşkları, fuhuşa; fuhuşu, internete bağlayan Türkiye’ye özgü bir olasılıklar hengamesi içinde, yüzeyde görünen ani değişimler ve derhal bu değişimlerin yerini alan başka görünümlerle ilgili bir çok yorum yapıldı, yazıldı. Gaston Bouthoul’un ‘Zihniyetler’ konusunda söyledikleri temel alındığında, yarı modernleşmiş ‘Batı Dışı Modernleşmiş’ bir çerçevede, derinde duran ‘dirençli’ nedenler çok da fazla açığa çıkarılamadığı için, güncel olanın yorumu yine güncel bir yazma/deneme pratiği içinde geçiştirildi. Çünkü Gaston Bouthoul, bu tanımında toplumu katmanlara ayırırken, yüzeye yakın kalanların değişime daha açık olduğunu ve kolay değişebildiğini, derindeki bölümün ise neredeyse statik bir konumda kaldığını belirterek toplum ve zihniyet konusunun anlaşılmasını sağladı. Dolayısıyla ‘değişim’ denilen olgu, uzun vadeli ve meşakkatli bir süreci işaret ediyordu. Ya da Niyazi Berkes’in söylediği gibi; ‘İnsanlar, birbirlerine yapışık bir şekilde yaşamayı daima garantili buluyorlardı.’ ‘Birbirine yapışık halde yaşamak’ düşüncesi; bireysel, iradi ve toplumsal bir takım sorunsalların da yeniden düşünülmesini gerektiriyor. Bundan kasıt; değişmeye, yeniliğe ya da akli olanın devreye girmesine karşı olan düşünce yapısının getirdiği dirençtir. Aslında bu noktada, toplumun farklı kültürel tabakalarındaki zihinsel modeller birbirlerinden çok da bağımsız değildir. Özel ve tüzel her alanda zihniyetin dirençli yapısı kendini ortaya koyabilmektedir.
Resmi olmayan pencerelerden zihinlerin alışkın olmadığı kodlarla konuşmak her daim ‘bıçak sırtı’ riskleri de bünyesinde taşır. Çünkü yerleşik kodların tarih, toplumsal yaşam, kültür ya da güncel gelişmelerle ilgili bakış açısı keskinlikler arz eder. Düşünceyi kurumsallaştıran her türlü toplumsal dinamik (en küçük sivil toplum örgütünden, üniversiteye ya da düşünce üretmekle mükellef olan tüm birimlere kadar) belli bir ekole, belli bir açıklamaya ya da oluşturulmuş hazır modellerin doğrultusunda yorum ve analiz yapma tercihini kullanmaları nedeniyle, alternatif bakış açıları ortaya çıktığında ilk etapta doğaldır ki yadsınır, ürkütür ve kolay kolay kabul görmez. Bu direnç, hemen hemen toplumun tüm kesiminde (modernist terimlerle söyleyecek olursak aydınlanmış ve aydınlanmamış dinamiklerinde) kurumların verdiği güvenceye sığınarak, bir ‘isim’ ya da ‘imza’ olmak yerine, ‘anonim’ kalmayı tercih eden bir zihniyet durgunluğunun da işareti haline gelir.
Nuri Bilgin’in ‘Kimlik Sorunu’nda tanımladığı gibi; ‘Kolektif Kimlik’ özellikleri gösteren, yabancı olanı dışlama, subjektif algılama, gruba aidiyet bilinci gibi öğeler aslında düşünüldüğünde en küçük topluluktan en gelişmişine kadar statikliğini koruyan unsurlar olarak varlık göstermektedir.
Erol Göka; ‘Türk Grup Davranışı’ başlığını taşıyan kitabında, güncel örnekleri, örneğin; Türklerin şatafat düşkünlüğünü, trafikte neden canavar kesildiklerini, kadın-erkek ilişkilerini, piknik sevgisini, eğitim sorununu ve nihayet Türklerin internetle olan bağlarını kültürel ve tarihsel dayanak noktalarıyla birlikte açıklıyor.
‘Toplumların nasıl ve neden değiştikleri değil, neden değişmeden aynı kaldıkları’ na ilişkin sorunsal Göka’ya göre daha fazla önem taşıyor. Bu nedenle kitabın başlığı olan '‘Türk Grup Davranışı', ‘kazılarda elde edilen verilerden daha önemli’. Çünkü toplumun sürekliliğini sağlayan, her yenileşmenin üzerine yapışan ya da her yenileşmeyi dipten gelen bir dirençle farklı bir şekle büründüren bu anlama çabası aslında onun konuyla ilgili oluşturduğu araştırma yöntemini de belirlemiş oluyor. Yöntemi oluşturma konusunda ise; büyük şehirlerin merkezlerine bakmak, bu noktalarda gözlem yapmak yeterli. ‘İnsan manzaralarına beşeri bilimlerdeki literatür rehberliğinde bakmak, en çarpıcı görünümleri kaydetmek ve bunların Türkiye’nin tamamında ortak olacak kadar yaygın olup olmadığını test etmek.’ Erol Göka, bulduğu fenomenler eğer bu testleri geçmişse, ulaşabildiği kaynaklardan onun tarihsel köklerine gitmeye gayret ediyor. Bunlar değişmeden kalmışsa, bu türleri ‘TÜRK GRUP DAVRANIŞI’ olarak işaretliyor. Buna göre; ‘Grup Davranışındaki Tarihsel Boyut Araştırması Disiplinler arası bir çalışmadır ve en derindeki psikolojik unsuru saptamaya yöneliktir.’ Göka, ‘grup davranışı’ kuramını (ya da düşüncesini) W.Bion’un tanımından hareket ederek Türklere özgü, değişmeden aktarılan (ya da değişmiş olsa bile bunun biçimsel örüntülerle kaplanıp, içte/derinde kalıpsal ve kolektif olan davranış biçimini sürdüren) davranış biçimlerinin aslında günümüz Türkiye’sinde çoğu kez ‘sorun’ teşkil eden konuların nereden ve hangi kaynaklardan aktarılarak geldiğini ortaya koymaya çalışıyor.
Bu noktada dil, kültür, toplumsal bellek (ya da kolektif bellek), zihniyet ve aktarılan kültürel/genetik kodlar türündeki kavramlara yapılan referansların doğru adresler olduğu görülüyor. Çünkü Göka’ya göre; ‘Grup davranışındaki tarihsel boyut araştırması bir olgunun toplumsal bellekteki kalıcılık gücünü belirleyen şeyi sorun ediniyor.’ Bu da bir bakıma ‘var kalma ve kendi varlığını yeniden üretme mücadelesi'.
Bu saptamadan hareketle, daha çok yapısalcılık sonrası kültür, toplum ve sanat analizlerinde sıkça karşılaşılan duruma benzer bir ‘teşhis etme’ görüntüsü ortaya çıkıyor gibi olsa da, Erol Göka, kitabının sonunda bir takım çözüm önerilerinde bulunmayı es geçmiyor. Ancak yukarıdaki saptama şöyle bir soruyu da akıllara getirmiyor değil; ‘var kalma ve kendi varlığını yeniden üretme mücadelesi, bir yanıyla olumlu toplumsal/kültürel özellikler gösteren bize özgü toplumlar açısından düşünülecek olunduğunda, dağılmayı önleyecek olan sürdürülebilir formlar olarak görünse de (örneğin; dayanışma, imece, yardımlaşma vb.) aynı kaynaktan gelen ancak eksi hanesine işlenebilecek formların, davranış biçimlerinin direncini de taşıyor (mafiyöz ilişkiler, kan davası, rüşvet, adam kayırma vb.). Bu noktada, bu tür saptamalar ‘gerici, ilkel ya da olumsuz nitelikler taşıyan davranış biçimlerinin de yeniden var edilmesi anlamına mı geliyor?
Tarihe (özellikle Türk/Osmanlı tarihine) yeni bir perspektiften bakma yöntemi, 80’li yıllardan bu yana ‘ikinci kuşak tarih/kültür araştırmaları girişimi’ olarak nitelendirebileceğimiz bir hareketin de başlangıcı. Bu yaklaşım aslında her alanda olduğu gibi kültür ve bilgilenme alanında ya da üretilen bilginin paylaşılması, çoğaltılması ve yaygınlaştırılması anlamında daima zihinsel bir sendelemeye neden olan zamanı değerli kullanamama, ileriye doğru atılan her adıma karşılık iki adım gerileme ve nihayetinde meseleyi algılayıp gündeme gelmesine, tartışılmasına aracı olma türünden önce bir reddiyecilik, ardından bir kararsızlık sonunda da kısmen, tamamen ve hatta bazen gereğinden fazla bir kabullenmişlik işleminden geçiyor.
Bazen ‘grup davranışı, kolektif hareket etme , klikleşme (ve daha bir çok tanımla ifadelendirebileceğimiz) tarzındaki eğilimi salt sıradan iletişim biçimlerinde değil, düşünce üreten ‘mevkilerde’ ve ‘mercilerde’ görmek nedense artık pek şaşırtmıyor. Ancak çok şükür ki, farklı disiplinlerde bile olsa ortak bir kaygı peşinde olanlar her halükarda birbirlerini buluyorlar.
Örneğin, alanının psikiyatri olması Erol Göka’yı tarihten, kültürel oluşumlardan ve bir nevi sosyal psikoloji olarak tanımlanabilecek alanlardan alıkoymuyor. Buna benzer araştırmacılara bilim tarihinde rastlamak mümkün. Erol Göka’yı yine kendi alanının dışında hareket eden sinema profesörü Oğuz Adanır’ın tarih, kültür, zihniyet ve Osmanlı oluşumlarının sıradışı nedenleri ilgilendirebiliyor. Bu oluşumların günümüze nasıl ve hangi yollarla aktarıldığına ilişkin çalışmalarıyla buluşturuyor ve ‘Türk Grup Davranışı’ kitabının referanslar listesinde önemli bir yere sahip oluyor.
Kitabın başlığı ile ilgili ‘Türk’ tanımlaması konusunda bazı ayrımlara değinmekte yarar var. Erol Göka bu başlığı koymaktaki gerekçelerini açıklamış. Yine de ‘Türk’ ve ‘Türkiye’li’ arasındaki ayrımı belirlemek açısından önemli olduğunu düşünüyorum. Göka, ‘Türkiyat’ın ortaya çıkardığı olguları bir araya getirmek’ ve ‘ Türk Grup Davranışında ifade edilen Türk kavramında biyolojik, ırksal özellikler değil; ortak yaşantıya, yaşam ve kültürüne ve dile dayalı özelliklerin esas olduğunu’ belirtiyor. Kendisi de zaten ‘Türk’ün kim olduğunun oldukça tartışmalı bir konu olduğunu ayrıca vurguluyor. Amacı ırka özgü nitelikleri ortaya çıkarmak gibi sahte-bilimsel ve beyhude bir çaba da değil. Bu kaygı kitabın bütününde açık bir şekilde ortaya çıkıyor. Ancak, Göka’nın koymuş olduğu ‘Türk’ başlığı daha geniş bir coğrafyayı işaret ediyor gibi. Bu da Anadolu’ya sadece doğudan aktarılarak gelen zihinsel ve kültürel özelliklerin sonuçlarına ilişkin birer kanıt gibi duruyor.
Kitabın ikinci altbaşlığı olan ‘Yöntem Eleştirisi’ bölümünde, dikkat çekici unsurlar olan ‘gösteriş, şatafat, konukseverlik, kolay sınıf atlama vb.’ kültürel/zihinsel eğilimlerin evrensel mi? yoksa Türklere özgü mü olduğu konusuna bağlanan ‘Türk Grup Davranışı mı? Potlaç kültürü mü? sorunsalı yer alıyor. Büyük oranda Marcel Mauss’un ‘Arkaik Cemiyetlerde Mübadelenin Şekilleri ve Sebepleri-Hibe’ (yeni basımı Doğu-Batı yayınlarından çıkan ‘Sosyoloji ve Anropoloji’ içinde yer alıyor) başlıklı önemli antropolojik araştırmasında ortaya koyduğu ‘potlaç’ düşüncesini enine boyuna incelediği metinden yola çıkarak değerlendirmek gerekiyor belki de. Her ne kadar, Erol Göka’nın referans göstediği Oğuz Adanır’ın çalışmaları (Eski Dünyaya Yeni Bir bakış, Osmanlı ve Ötekiler ) ile ortak bir kaynaktan besleniyor olsa da; ‘grup davranışı’ ve ‘potlaç’ ilişkisine gelindiğinde belki bu ayrımı ‘kapsayan’ ve ‘kapsanan’ olarak koymakta yarar var.
Potlaç düşüncesini çok özet olarak tanımlamak gerekirse; ‘verme-alma ve fazlasıyla iade etme’ temeline dayanan tüm ilişki biçimlerinde aramak olası hale geliyor. Bu biçimin doğal olarak Şamanist özelliklerle harmanlanmış Orta Asya kültürüne ve oradan Anadolu kültürüne aktarıldığı kadarıyla olmadığını Mauss, Malinowski, Braudel, Huizinga ve Frazer gibi araştırmacılar ortaya koyuyorlar. Ancak tabii ki bu biçimi ‘potlaç’ olarak kesin bir tanım çerçevesinde değil de daha çok karşılıklı armağan verme ve daha fazlasını iade etme ritüelleri içinde verdikleri örnekler çerçevesinde bunun bir nevi potlaç biçimi olduğunu anlıyoruz.
Erol Göka; ‘nasıl modernliğin birçok tipi varsa potlaçın da evrenselliğini ortadan kaldırabilecek değişik türleri vardır’ diye belirtiyor kitabında. Benzer bir tanımlama kuşkusuz Ruth Benedict’in dünya üzerindeki kültür örüntülerini analiz etme girişiminde, Fernand Braudel’in uygarlıkları karşılaştırma yöntemlerinde de kullanılan bir ifade. Ancak bilinen tanımıyla (ya da sözlük karşılığında) potlaç’ın Amerikan Kızılderili’lerine özgü ritsel ve şölenlerle ilişkilendirilen tanımlama biçimi bu işi sadece şekil itibarıyla kavramamıza yardımcı olan bir açıklama olarak kalıyor. Oysa Oğuz Adanır’ın evrensel bir kültür modeli olarak ortaya koyduğu potlaça ilişkin öz, yukarıda da bahsettiğimiz gibi hemen hemen tüm kültürlerde bulunan, dış kabuklarından soyulduğunda en indirgenemez çekirdeğinde ortaya çıkan özelliklerin bütünü olarak algılanması gerekiyor. Bu benzer özellikler de ‘verme-alma ve fazlasıyla iade etme’ biçimi olarak açıklanabilir. Bu formül genişletildiğinde içinde oyun, rekabet, topluluk bilinci, irrasyonel boyut, dayanışma, düşmanlık, alışveriş, iktidar, otorite, prestij gibi ilk biçiminden soyutlanarak bugüne gelindiğinde geriye ne tür davranış ve düşünce biçimlerinin hangi kanallardan aktarılarak geldiğini ortaya koyuyor. Doğal olarak hem potlaç kültürünün evrenselliğini hem de dirençli bir şekilde bugüne aktarılan biçimini farklı güncel örnekler doğrultusunda Erol Göka veriyor kitabında.
Diğer bir nokta da; ‘başların bir anda ayak, ayakların baş olabileceği’ örneğinde olduğu gibi, Göka’nın ‘kolay sınıf atlama ve konukseverlik’ konuları kadar şatafat ve gösteriş düşkünlüğünün toplum hayatının her kademesinde maddi olarak farklı ancak zihinsel olarak benzer özelliklerle sürdüğü, lüks otomobil düşkünlüğünden, eğitime darbe vuran özel dersanelere kadar, trafik keşmekeşinden bu itibar düşkünlüğünü tetikleyen her türlü ekonomik israfa kadar ‘tasavvufun mütevaziliğine’ rağmen sürüp giden davranış kalıplarından söz ediliyor. Ve bu noktada Oğuz Adanır’ın da bugüne kadar değişmeden gelen bu öğeler karşısında haklı olarak ‘büyülenmiş’ olabileceğini belirtiyor Göka. Kuşkusuz ‘Eski Dünyaya Yeni Bir Bakış’ta büyük oranda ‘Büyü Toplumu’ özellikleri üzerine temellenen konu; ‘potlaç’ yaşama ve düşünme biçiminden kaynaklanan irrasyonel oluşumların, Osmanlı’nın gelişme döneminde aslına daha yakın bir şekilde, Osmanlı’nın duraklama döneminde ve sonrasında ise tasavvuf etkilenmeleriyle daha farklı bir şekilde devam ettiğini anlatıyor. Erol Göka da kitabında halihazırda bu konuyu ‘Türklerde Ruh’ başlığı altında inceleyip, günümüzde pozitif bilimlerin bir dalı olan psikiatrideki ‘ruh’ sözcüğünün kökenine gidiyor. Bu kelimenin Avrupa’ya ait kökeninde potlaça ilişkin evrensel özellikler ortaya çıkıyor. Çeşitli dillerde ‘ruh’a karşılık gelen tanımlamalar; ‘soluk, nefes, hava, rüzgar ve gaz..’’Ruh bir yandan insan, hayvan, cin, melek gibi canlı ve hareketli olan varlıklara ‘can’ katan, madde karşıtı toz bir yandan da ilim, irade, basiret ve kalp yoluyla manevi yaşamın kaynağı ve kökeni karşılıklarında kullanıldığını belirtiyor Göka. Dolayısıyla da modern zamanlarda üretilen ‘mind’, ‘ruh’ kavramını karşılayamadığı için, Freud’un bile bu nedenle Almanca’da ruha yakın gelen ‘seele’i kullandığını belirtiyor. Buna göre; ‘spirit=kopuş öncesi, mind=kopuş sonrası’na ait kavramlar olarak belirginleşiyor.
Dolayısıyla bu evrensel özelliği Kızılderililerin geleneklerinden tutun da (Mauss’un örneğini verdiği) Trobriand yerlilerinde, Orta Asya’dan, İskandinav ülkelerine, Galler’e kadar hemen her yerde görebilmek mümkün.
Eski Türklerde (yani Şamanist yaklaşıma göre) ruhun her yerde olması, Anadolu tasavvuf anlayışında ‘Tanrının her şeyde belirmesi; ot, böcek, su, hava’ haline gelmesi, aslında belli bir soyutlamaya ya da ‘Tek Tanrı’ düşüncesine odaklanılmış gibi görünse de, eski düşüncenin farklı bir tezahürü olarak devam ettiğinin göstergesi.
Erol Göka, güncel örnekleri grup davranışı yöntemiyle ele almaya devam ederken, kuşkusuz kitaptaki en ilgi çekici bölümler ‘İnsan Sevgisi mi? İnsana Tapıcılık mı?’ ‘İtaat’, ‘Türklerde Kadın-Erkek İlişkileri’, ‘Uygarlık Karşısında Türkler’, ‘Türklerde Sözlü Kültür’ ve ‘Türkler İnternette Devrim Yapıyor Olabilirler mi?’ başlıkları ve altbaşlıklarını taşıyan bölümler.
Kitapta ‘Türklerde iktidar teolojik gücün doğrudan yansımasıdır ve itaatin ibadet olarak somutlaştığı makamdır’ cümlesini doğrudan doğruya modern Türkiye’nin hemen her kurumundaki ilişki biçimlerine uyarlayabiliyoruz. Memurun amirine, çocuğun ebevenylerine, kadının kocasına ya da öğrencinin öğretmenine itaati, modern kurumlar ve biçimler altında hala değişmeyen kul/cemaat-Tanrı ilişkisinin veçhesi değişmiş görünümlerini sunuyor. Bunu tabii ki; bir takım ekonomi-politik ya da sosyolojik gerekçelerle de açıklayabilmek mümkün. Ancak bir örnek vermek gerekirse; işten atılma korkusu bir işçinin/çalışanın söz söyleme hakkını elinden alıyor, bu kez bize özgü yöntemler ve davranış biçimleri giriyor devreye. Böylece rasyonal düşünüşün kabul edemeyeceği enteresan iletişim modelleriyle hayat devam ettiriliyor. Kaynağını eski kültür biçimlerinden alarak ‘asabiyyet’ düşüncesinde birleşen dost ve düşman kategorileri (dolayısıyla yağmalama hakkı, rekabet, düşmanlık ve kan bağını) bünyesinde birleştiren, anlaşılmaz (ya da batılı bir gözün akıl erdiremeyeceği) kodlar, bu kez tasavvufun (Sabri Ülgener’in belirttiği gibi ‘kader içinde hoşça vakit geçirme’ ve ‘her günün kendi kısmetini içinde getirmesi’) mütevaziliğine bir de Osmanlı’nın gelişme döneminden aktarılan ve neredeyse kurumsal bir işlevi olan ‘Daire-I Adalet’ sistemindeki ‘kapılanma mesleği’ eklendiğinde, günümüzdeki ‘itaat’ ilişkilerini anlamak hiç de güç olmuyor.
Göka’nın da kitapta ‘söz’ üzerine temellenen bir kültür analizinde değindiği gibi, günümüz Türkiye’sinde televizyon kanallarına, son dönemde üretilen sinema filmlerine bakıldığında durumun vehameti daha da iyi anlaşılabiliyor. Dillere pelesenk olmuş ve kişilerin özellikle televizyon kanallarındaki programları seçerek seyretme konusundaki demokratik seçimlerini kullanma gereği üzerine söylenen sözler, sonuç olarak bu ülkede kendi iradesiyle hareket edebilen kaç tane insan olduğunun ayrımına varamayan zihinlerce sarfedilmiş cümleler olduğu anlaşılıyor. Çünkü kitapta da uzun uzadıya ele alındığı gibi; temelini, gerekçesini hatta biraz daha abartarak söylemek gerekirse varolma nedenini; yazma, düşünce üretme ve eleştirel bakma boyutunda değil de seyretme, ait olma ve konuşma/atışma kısacası ‘söz’ üzerine yaratmış bir toplum, doğal olarak televizyon kanallarında karşısına ne çıkıyorsa seyredecek, hatta tamamen özdeşleşebileceği programları tercih ederek, yaşadığı/o ana kadar yaşamış olduğu hayatın ‘onay’ görmesi karşısında, seviyesi rating’iyle ters orantılı programların değişmez bir üyesi/seyircisi olacaktır. Dolayısıyla, örneğin her gün otobüste giderken bir kitap veya gazete okumak yerine, aynı binaları, aynı vitrinleri ‘yeniden’ seyretmek ile, her gün birbirinin aynı olan TV programlarını seyretmek arasında zihinsel açıdan bir farklılık yoktur.
Erol Göka’nın kitapta ‘Türklerde Sözlü Kültür, Sözlü Hareket Eden Kültürün İnsanı, Türk Tipi Öğrenme’ başlığıyla açıkladıkları ise neredeyse yukarıda sözünü ettiklerimize işaret etmekte. Kitapta yer alan en ilgi çekici bölüm olduğunu söyleyebileceğim Türk (ya da Türkiye’li) insanının ‘davranış biçimindeki’ orijinaliteyi ortaya koyan bu metinde bir cümlenin hiç kuşkusuz gözden kaçmaması gerekiyor: ‘Sesin zamanla olan ilişkisi diğer duygulardan farklıdır. O ancak varlığını yitirirken işitilir…’ Bu cümle hem geleneksel alışkanlıkların daha bir anlaşılır kılınmasına ilişkin antropolojik bir anlama sahipken diğer yandan günümüz Türkiye’sine ait popülist yaklaşıma özgü bir duyguyu da barındırıyor. Hatta bu popülist yaklaşım içinde şunu bile söyleyebiliyoruz; ‘bir çok ses de böylesi bir gürültü kirliliği içinde hiç işitilmeden yok olabiliyor.’
Erol Göka; ‘metinden yoksun bir sözlü kültürde bilmenin biricik yolunun hatırlamaktan geçtiğini ve bu nedenle ritme dayalı düşüncelerin kalıpsal ifadelerinin geçiştirildiğini’ belirtiyor. Dolayısıyla bu tanımlama en başından beri kurduğu ‘grup davranışı’ yönteminden bağımsız değil. Daha da ötesi burada potlaç düşüncesiyle birlikte Huizinga’nın ‘oyun’ kavramına eşlik eden kalıpsal hegemonya, doğaldır ki söze dayalı olan öğrenme/eğitim pratiklerini de günümüze kadar taşıyor. Bu noktada Göka’nın baz aldığı önemli bir referans da Paul Connerton’un ‘Toplumsal Nasıl Anımsar?’ isimli çalışması (buna bir de daha önceki makalelerinden hatırladığım Yansıtmalı Özdeşim kuramını da eklemek gerekir.Melanie Klein ile bilim dünyasına girmiş olan Yansıtmalı Özdeşim (Y.Ö.’nün temelinde ebeveyn-bebek etkileşimi vardır. İnsan ilişkilerinde ‘birbirimize ne yapıyoruz? Ve ‘başkalarının arzusuyla kendi arzumuz arasındaki akışlar nasıl ayarlanır? Gibi sorular ancak Yansıtmalı Özdeşim ile açıklanabiliyor.)
‘Ses’e ilişkin önemli bir ipucu da; (kitapta daha detaylı bir şekilde yer almaktadır) ‘sesin geçicilik dışında diğer bir özelliğinin de, bir nesnenin içinin yalnızca ses tarafından yoklanabilmesi’ olarak belirtiliyor. Bu da doğaldır ki, sözlü kültürde insanların, kelimelerin büyülü bir güç içerdiğine (Şamanizm’den aktarılan davranış biçimlerinde olduğu gibi) bilinçdışı olarak inanmalarını gerektirmektedir. Örneğin Ahmet Şükrü Esen, ‘Anadolu Destanları’nda; ezber yeteneği ve aktarımı vurgulayan olgulardan söz eder. Halk ozanları bu aynılık duygusunu pekiştiren bir etki bırakarak ‘nakarat’lar oluştururlar. ‘Nakarat’, burada bir bakıma ‘İtaat’ anlamına gelir. Ata’ya saygı önemlidir, yoksa yeni bir söz söylemek değil. Ya da yeni bri söz söylenecekse bile bu yeni söz ‘ata/usta’ya bağımlı bir çeşitleme dahilinde ancak bir ‘versiyon’ oluşturabilmektedir. Konuyu bağlayacağımız nokta, günümüz Türkiye’sindeki eğitim ve öğrenme sorunu olacak. Erol Göka’nın önemle üzerinde durduğu ‘öğrenme pratiği’ bu kalıpsal ve grup davranışı biçimlerini hem bilimsel hem de kültürel göstergeleriyle ortaya koymuş olan bir toplumda, radikal bir öğrenme biçimini yaratamamıştır. Kısacası, zihniyetin statik direnci her türlü yeniliğe karşın alttan alta varlığını önemli ölçüde hissettirmeyi sürdürmektedir. Yani, ‘sözlü gelenek’ (ya da sözlü gelenekle birlikte anabileceğimiz potlaca ve grup davranışına ilişkin tüm özellikler) ister medya ortamındaki görsellikten çok sözel etkinin hüküm sürdüğü tek kanallı program çeşitlemelerinde, isterse büyük şehirlerin merkezlerinde yükselen sayısız özel dersaneyle aynı kapıya çıkabilecek sonuçların göstergelerini sunar.
Bir dönem Tanzimat yazarlarının rağbet ettiği konular arasında, modernleşen Türk/Osmanlı insanına ait en önemli vurgu, piyano çalabilmesi, roman okuması/dinlemesi veya Fransızca konuşabilmesiyle ilişkilendirilirdi. Bu göstergeler maddi değişimin ‘modernleşen’ toplumdaki biçimsel göstergeleri olarak sunuldu.
Günümüz Türkiye’sinde ebeveynlerin bilinçlenmesi (ya da öyle görünmeleri) çocuklarını özel okullara, piyano derslerine, bale kurslarına ve daha bilumum ‘özel’ başlığı altında toplanabilecek ne varsa o hedefe doğru yöneltti. Bugün ‘çağdaş’ diye tanımlanabilecek çekirdek aile kapsamına giren oluşumlarda, çocukların ‘kendilerine rağmen’, ‘amansız’ bir programla yüklenildiği görülmekte. Bu ‘yeni heves’e, ‘özel üniversiteler’de katılabilir. Türkiye insanının ‘ait olma’ ihtiyacına endekslenen ‘ekonomik sarfiyat’; dolayısıyla bu yöndeki ilerlemeye ışık tutan politikalar, Erol Göka’nın işaret ettiği ‘gösteriş ve şatafat düşkünlüğü’ maddesinden bağımsız tutularak, bilimsel bir amaca hizmet ettiği gerekçesiyle ne kadar açıklanabiliyor?
‘Batı Dışı Modernleşme’ denilen yaklaşımın kuramsal yanı son derece akılcı önermeler içeriyor. Ancak Batı’ya ve kendimize rağmen içinde bulunduğumuz bu batı dışı atmosferde işler hiç de kuramsal boyutlarda ilerlemiyor. ‘Pratik’ denilen ve karşısında neredeyse ‘çaresiz’ kalınan bir durum mevcut. Yani çareler sunuluyor ancak zihniyetin direngen yapısını yavaş yavaş ortadan kaldırabilecek ya da en azından böylesi bir mevcudiyeti kabul etsek bile bunu akla yakın bir duruma getirebilmek konusundan başlamak gerekiyor herhalde. Her alanda; eğitim, sağlık, sosyal hizmetler, barınma, sanat ve benzeri üretimlerde, özümsemeye ve önemsemeye çalıştığımız ancak yarı geçirgen oluşumlarla biçimsel ve içsel deformasyona uğradığımız bu alanları şeklen Batı’ya göre değil ama ‘akla yakın’ duruma getirsek..Herhalde sorun teşkil eden bir çok olumsuzluk da böylece ortadan kalkacak, kalkmış olacak..
Hiç bir değişimin kısa vadeli süreçlere endeksli olmadığını biliyoruz. Ancak bu değişimin en akılcı biçimde nerden başlayacağını öngörmek de değişime ilişkin bir başlangıç olabilir. Erol Göka, bu değişimi işaret ediyor.
Dilek Tunalı
DEÜGSF Sinema-TV Bölümü
dilek.tunali@deu.edu.tr
Cumhuriyet Kitap Dergisi'nin 23 Martta yayınlanmış 840 sayılı nüshasında bir versiyonu