Erol Göka’yla Röportaj
Elif Eda TARTAR (Mostar)
Narsisizm kültürüne açıkça savaş açmalıyız...
“Türk Grup Davranışı” kitabı ile gündemde olan Doç. Dr. Erol Göka ile dünyada ve Türkiye'de yaşlılık ve yaşlılar üzerine konuştuk. Geleneksel Türk kültüründe yaşlıların ifade ettiği anlamlarla başladığımız sohbetimize, günümüz Türkiye'sinde yaşlılar ve sosyal politika eksikliği ile devam ettik. Batılı ülkelerle mukayese edildiğinde Türkiye'de somut olarak yaşlıların durumuna dair önemli çıkarımlar yapan Göka'nın modernizmle narsisizm arasındaki ayrımı dikkat çekici.
Öncelikle bir toplumdan ya da kültürden bağımsız olarak yaşlanmak ve yaşlılık nedir?
Yaşlılık dönemini bütün yönleriyle ele alıp inceleyen bilim dalı “Gerontoloji”dir. Yaşlılığı tanımlamak, sanıldığından çok daha zordur. Çünkü gerontolojistler, yaşlanma sürecini biyolojik, psikolojik ve sosyal olmak üzere birbirleriyle ilişkili üç boyutta değerlendirmenin uygun olduğunu, yani karışık bir süreçle karşı karşıya bulunduğumuzu söylerler. Bu boyutlardaki değişiklikler, çok farklı düzeylerde ortaya çıktıklarından fiziksel olarak yaşlı olmasına rağmen zihinsel bakımdan genç kalanlar ya da genç görünümlerine rağmen yaşlı gibi davrananlar olabilmektedir. Bugün yaşlılığın 65 yaş ve sonrası esas alınarak, normal yaşam çevriminin son devresi, yaşlının da bu devrede yaşayan olarak tanımlanması, birçok tanımsal soruna rağmen genel kabul görmektedir.
Gulette “Biz kültür ile yaşlanıyoruz” diyor. “Yaşlılık” ve “yaşlanmayı” daha çok biyolojik bir süreçmiş gibi görmeye eğilimliyiz. Oysa Gulette'nin bu sözü insanların değişik kültürlerde, değişik yaşlanma biçimlerinin olabileceğini düşündürüyor insana. Kültürün yaşlılığın şekillenmesindeki etkisi nasıl açıklanabilir?
Biraz önceki tanımda belirttiğimiz gibi yaşlılık, aynı zamanda toplumsal ve kültürel bir süreçtir. Buna göre, bir kültüre göre yaşlandığımız tamamen doğrudur. Yani yaşlının kim olduğuna, yaşlının nasıl davranması, yaşlıya karşı nasıl davranılması gerektiğine karar ver(dir)en kültürdür. Her toplumun ve kültürün yaşlılık tanımı, yaşlıya ve yaşlılığa bakışı farklıdır. Tarihte tam bir yaşlı egemenliği (gerontokrasi) ile yönetilen toplumlar olduğu gibi, yaşlılarını ıssız yerlerde ölüme terk eden topluluklar bile olmuştur.
Geleneksel Türk toplumunda /kültüründe “yaşlılık ve yaşlılar”ın psiko-sosyal konumu üzerine neler söylenebilir?
Bizim kültürümüzde fiziksel yaşlılık “kocamak” olarak adlandırılır ve sosyal yaşlılıktan ayrılır. Soysal bakımdan yaşlanmak bilgelik ve akil olmakla eşdeğer anlamlar içerir ve oldukça itibarlı bir konumdur. Yaşlı insan, tecrübe sahibi, akıl danışılan ve toplumsal hiyerarşide en üstte olan, eli öpülen kimsedir. Bu yüzden yaşlanmak asla görevden uzaklaştırılma nedeni olarak görülmemiş, yüz yaşını aşan Kağanlarımız ve her yönetim kademimizde akıl danışılan “ihtiyar heyetleri”miz olmuş, yaşlılarımız evlerimizin baş köşesine oturtulmuştur.
Kültürümüz söze dayalı bir itaat kültürüdür. İtaat kültürlerinde açık bir itaat hiyerarşisi vardır; itaat edileceklerin başında da yaşlılarımız yer alır. Söze dayalı kültürlerde yaşlıların konumu çok önemlidir, zira toplumsal bellek, adet ve ritüeller onların zihinlerine çakılıdır; hangi durumlarda ne yapılması gerektiği hakkında toplumun yaşlılarının tecrübesinden başka pusulası yoktur. Bu nedenle söze dayalı itaat kültürümüzde, hane içindeki tüm karar alma süreçlerinde olduğu gibi çocuk yetiştirme pratiklerinde de anne-babadan çok, evin yaşlılarının sözü geçer. Yaşlıların tecrübelerine ve tarihsel belleklerine göre yetiştirilen çocukların zihinleri, kendilerinin de yaşlandıklarında aynı itibarı hak edecekleri beklentisine göre biçimlenir ve itaat kültürümüz, bir grup davranış kalıbı haline gelerek nesillere aktarılır durur.
Ama ne ki, Türk toplumu iki yüz yıldan beri modernleşmeye çalışmaktadır; modernleşme süreçlerinden türeyen gündelik hayat ve aile anlayışı, geleneksel yapıları, bu arada yaşlıların geleneksel konumunu doğal olarak tehdit etmekte, sarsmakta, yer yer yıkmaktadır. Ülkemizin birçok alanda olduğu gibi yaşlılıkla ilgili temel sorunu da bu geleneksel ve modern çatışmasından kaynaklanmaktadır. Bu çatışmalı yapı ailelerde çok ciddi iletişim sorunları üretmektedir. Geleneksel ve modern arasında sıkışıp kalmış aileler, yaşlılar, çocuklar perişandır.
Dünya değişiyor. Tabii ki buna bağlı olarak Türkiye de değişiyor ve yeni değerler üretiliyor. Bu değerler, yaşlıları görünmez kılıyor gibi. Yaşlılar, görmekten kaçındığımız insanlar halini alıyor sanki. Yeni bir toplumumuz ve yeni bir “yaşlı” figürümüz mü var acaba?
Evet dünyamız değişiyor. Ama yaşlılığın prestij kaybettiğini de nereden çıkardınız, tam tersine dünyamız için bir “yaşlı diktatörlüğü”nden (gerontokrasi) bile bahsedilebilir. Değişimin en temel noktalarından birisi, değişik nedenlerle insan ömrünün uzamasından dolayıdır. Yaşlı nüfus, başta yaşam beklentisi yüksek olan gelişmiş ülkeler olmak üzere tüm dünyada giderek artmaktadır. Örneğin ABD'nde 65 yaşını geçen nüfus, 1860'larda yalnızca 37 kişiden biri düzeyinde iken, 1960'da bu oran altıda bir, 2000 yılında 35 milyon (toplam nüfusun %11'i) olmuş, 2030 yılında ise 64 milyondan daha fazla toplam nüfusun %21'i) nüfusa sahip olacakları hesaplanmaktadır. Yaşam beklentisinin de bununla koşut olarak arttığı göz önünde bulundurulursa, en hızla artan yaş dilimlerinden birisinin de 85 yaşın üstü olması şaşırtıcı olmayacaktır. Ülkemizde de bugün için nüfusun %5'e yakın bir kısmını 65 yaş ve üstündekiler oluşturmaktadır.
Yaşlı insanlar yalnızca sayısal olarak artmamakta, dünya ekonomisini kökten sarsacak yepyeni bunalım ve değişimlerin temelinde de dünya nüfusunun yaşlanması bulunmaktadır. “Yepyeni bir sınıf doğmuştur. İnsanlık tarihinde ilk defa, toplumlarımız ekonomik olarak faal olmayan, yaşı ilerlemiş, fakat oy veren büyük bir grup içerecektir. Bunlar sağlık gibi pahalı sosyal hizmetlere gereksinim duyan ve gelir kaynakları büyük ölçüde devlet olan kişilerdir” diyen ABD'li düşünür Lesser Thurow, tam da bu gerçeğe işaret etmektedir.
Dünyamızda böyle bir değişim olurken, bir yandan da gençliği, dinçliği, beden güzelliğini önplanda tutan bir narsisizm kültürü gelişmektedir. Gençliğin ve dinçliğin hep övülmesi sanki yaşlılığın küçümsendiği gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Oysa durum tam tersidir. Dünyamızın yaşlanmasıyla, gençliği yücelten narsisizm kültürü madalyonun iki yüzü gibi, bir birine bağlı olgulardır. Gençliğiyle ve dinçliğiyle övünenlerin daha ziyade yaşlılar olduğu fark edildiğinde ne demek istediğim daha kolay anlaşılacaktır. Hele hele örneğin ABD'de sağlık yatırımlarının şizofreni gibi gençlerde ortaya çıkan ve toplumları önemli ekonomik ve sosyal yıkımlara sürükleyen hastalıkların değil de Alzheimer ve kalp hastalıkları gibi yaşlılarda görülen hastalıklara yapılması da, dünyamızı yöneten zihinlerin yaşlı ve yaşlıdan yana olduğunun açık bir göstergesidir. Ama biraz sonra ele alacağım gibi, bu anlattığım tablo zengin Kuzey ülkeleri için geçerlidir. Yoksul Güney ülkelerinin yaşlılarını ise çok ama çok büyük sorunlar beklemektedir.
Dünyadaki değişmeleri anlayamazsak, bakışımız körleşir ve fanatikleşir. Örneğin Batılı toplumlar için sıkça duyduğumuz oralarda ailenin çöktüğü, yaşlıların terk edilmiş ve bakımsız kaldıkları şeklindeki eleştiri tamamen geçersizdir. Araştırmalar, buralarda geniş aile ilişkilerinin tam anlamıyla sona ermediğini; yaşlılarla ilgilenen kurumsal yapıların ortaya çıkmasıyla ailenin rolünün bitmeyip yalnızca değişikliğe uğramış olduğunu göstermektedir. Çekirdek aileyle birlikte ailenin bireyin etkinlikleri üzerindeki etkisi azalmış olsa bile sevginin rolü derinleşmiştir. Ortalama yaşam süresinin ve yaşam beklentisinin artması, ailenin yaş kompozisyonunda da önemli değişimlere neden olmuştur. Çocuklar, artık ailenin küçük bir bölümüdür; genel olarak yaşlıların sayısı artmaktadır. Kuşakların birbirlerini tanıma ve etkileşimde bulunma fırsatları, öncekiyle kıyaslanmayacak ölçülerdedir. Yaşlandıkça, doğal olarak akrabaların sayısı da artmaktadır. Doğum oranındaki düşüş, bebek ölüm oranlarındaki azalma ile birleştiğinde, bugünün dünyasında daha köklü kuşaklar arası ilişki ve daha dayanıklı sosyal destek olanakları ortaya çıkmakta ve bu şekilde bir yönelim görülmektedir. Ayrıca dikkatle bakıldığında Batılı modern toplumlardaki yaşlıların yaşam stillerinde belirgin değişiklik olduğu görülecektir. Artık bu toplumların yaşlıları, kendi çocuklarına bağımlı ve yük olarak yaşamaktansa, kendi başlarının çaresine bakmayı ve bağımsızlığı yeğlemektedirler.
Peki, yaşlananların artık, modern öznenin en anlamlı görülen iki eylemi “üretmek” ve “tüketmek”ten uzaklaşması onların dışarılanmalarına yol açmıyor mur? Dahası Türk toplumunda da böyle bir eğilim gözlüyor musunuz?
Dünyadaki yaşlılık lehine olan dev değişimin, yeterince üzerinde durmadığımız bir boyutu da ekonomiktir. Dünya ekonomisinde enteresan gelişmeler olmaktadır. Ekonominin ana faili olmak için artık üretim süreçlerinde bizzat yer almak gerekmemektedir. Borsadaki hisselerini ya da diğer yatırım araçlarını düzgün politikalarla yönetmen halinde ekonomik bir aktörsün demektir. Zengin Kuzey ülkelerinin yaşlıları bu anlamda, dünya ekonomisinin de en önemli güçleri arasındadır. Oralarda yaşlılar, ekonomik güçlerini çarçur ettirmemenin hesabı içindedirler. Ekonomide asıl yükü, genç işsizler çekmektedir.
Bizim gibi ülkelerde ise, uzun yıllar işsizliğe karşı sözüm ona önlem olarak kamu sektörünün gereksiz biçimde şişkinleştirilmesi ve bunun yarattığı sorunu çözebilmek için de erken emeklilik uygulaması, ekonomiyi ve sosyal güvenlik şemsiyesi altında olsun ya da olmasın tüm yaşlıları zor duruma düşürmüştür. Ama bu durum bile yaşlılara karşı “üretmeden tüketenler” diye bir tepki doğmasına neden olmamıştır. Çünkü çoğunluğun kıt kanaat geçindiği ekonomik koşullarda, toplum dayanışmacı yanlarını harekete geçirmekte, tüm aile ve akrabalar; hatta akrabalar birbirine kenetlenmektedir. Bir yandan sosyal güvenlik şemsiyesinde olmayan yaşlılara çocukları bakım vermeye çalışırken bir yandan da sosyal güvenlik şemsiyesi altındaki ebeveyninin haklarından yararlanabilmek için sahte boşanmalar gibi tuhaf dayanışmacı (!) mekanizmalar devreye girmektedir.
Avrupa'nın giderek yaşlandığını biliyoruz; Türkiye için durum nedir?
Ülkemizde de Batılı ülkeler düzeyinde olmasa da ortalama yaşam süresi, insan ömrü artmaktadır. Genel olarak bu bilgiye sahibiz ve hatta doğum oranlarının giderek düşmesi ve modern yaşantının nimetlerinden faydalanma oranımızın artmasıyla birlikte, önümüzdeki yıllarda ülkemizde insan ömrünün ve yaşlı sayımızın daha da artacağını söyleyebiliriz. Ancak hala düzgün sosyal politikalar geliştirebileceğimiz güvenilir, sağlıklı istatistiklere sahip değiliz, bununla kalsa iyi sorunları düzgün biçimde saptayabilecek bir bakışımız ve pek doğal olarak sorunlara çözüm önerilerimiz de yok.
Türk toplumunda değişen aile yaşantısı (geniş aileden çekirdek aileye geçiş) ve kültürel kodlar dolayısıyla yaşlıların değişen konumu için yeterli tedbir alınıyor mu? Yaşlılar, yeterince sosyal politikanın konusu mu?
Hep anlatmaya çalıştım, yaşlılık, sorunlarını büyük ölçüde çözmüş gelişmiş ülkelerden ziyade bizim gibi “hazırlanmadan gelişmekte olan”, geleneksel olanla modern olan arasında sıkışıp kalmış, üstelik zengin de olmayan ülkelerin problemidir. Ama biz nedense bu probleme hazırlanmayı değil, “ne kadar genç toplum olduğumuz”la öğünmeyi tercih ediyoruz. En yetkili ağızlar bile sorunları görmek yerine, üzerine kütüphaneler dolusu kitap yazılan yaşlılık sorununu “bizim geleneğimizde herkes anasına babasına bakar!” diye çözmeye kalkıyor. Vah vah, vay halimize! demekten başka elimden bir şey gelmiyor. “Körler sağırlar birbirini ağırlar toplumu” olduk biz...
Oysa yaşlıların belli başlı toplumsal sorunlarını belirlemeye çalışan çok yönlü inceleme ve araştırmalar, bunların gelir, sağlık, bakımevi, ulaşım ve beslenme olmak üzere beş kategoriye ayrılabileceğini söylemektedirler. Bunlara eğitim, iş, emeklilik sonrası roller, manevi gereksinimler, güvenlik gibi diğer önemli sorun alanları da eklenebilir. Bu araştırmaları yapan ve çözümler bulmaya çalışan beğenmediğimiz, analarını babalarını sokaklarda yapayalnız bıraktıklarını sandığımız vicdansız (!) Batılılar...
Çok fazla derdimiz var ilgilenecek. Örneğin tüm dünyada ortalama yaşam süresinin uzamasının getirdiği bir başka sonuç da, birçok ebeveynin kendi çocuklarıyla birlikte yaşlanması. Emekli olan ve kendi çocuklarını evlendiren ebeveyn, şimdi de kendi ana-babalarına bakmak durumundadır. Bu, "orta yaş sıkışması" adı verilen bir tabloya yol açmaktadır. Orta yaşlı olanlar, hem çocuklarının hem ana-babalarının istemleriyle yüz yüzedirler.
Alın size bir örnek daha: Kadınların erkeklerden daha düşük ölüm oranları göstermeleri ve kendilerinden büyük erkeklerle evlenmeleri, onların dulluk oranlarını arttırmaktadır. Buna yaşlı erkeklerin kadınlara oranla 5 kat daha fazla evlendikleri olgusu da eklendiğinde 65 yaşın üstünde (ABD için) bekar kadınların erkeklere oranla 3 kat daha fazla olması gibi bir durum çıkmaktadır. Bütün bunlar, şimdilerde pek fark edilemese de yaşlılığı belli ölçülerde “yalnız kadın” sorunu haline getirmektedir. Ama yaşlılıktaki “yalnız kadın” sorununu hafifleten bir gerçek vardır: Araştırmalar, kadın yaşlıların arkadaşlarıyla erkeklerden daha derin ve anlamlı ilişkiler kurabildiklerini göstermektedir. Bu nedenle yaşlı erkekler, eşlerini yitirdiklerinde daha zor durumda kalmaktadırlar.
İnsanımızın maruz kaldığı bu güçlükler, yaşlılık için hem kurumsal örgütlenmede gecikmiş hem de artık işe yaramayan geleneksel değerler dışında uygun bir strateji geliştirememiş ülkemizde yaşam kalitesini düşüren en ciddi sorunlar arasındadır. Şimdi soruyorum yöneticilerimize, orta yaşlı insanlarımızı, yaşlı yalnız kadın ve erkeklerimizi canından bezdiren bu sorunlara karşı ne yapıyorsunuz? Bu insanların yaşam kalitelerini artırmak için “herkes yaşlısına baksın” demekten başka bir projeniz var mı? Bir an önce aklımızı başımızı almalıyız, bu ülkede birçok evde dertten başka bir şey yaşanmadığını görmeli, gelenekselle moderni kavga ettirmek yerine, kendimize özgü modernleşmenin, geleneksel değerlerin nasıl modern hayata olumlu biçimde aktarılabileceğinin yollarını bulmalıyız. Sorunların çözümü için atılacak adımlar, yaşlıların toplum içinde, topluma uyumlu, istek ve gereksinimleri yeterince karşılandığı için mutlu kimseler olarak yaşamlarını sürdürebilmelerine hizmet edecektir. Modernleşme hedefine yönelmiş Türkiye'nin yaşlılarının da mutlu olmak haklarıdır.
Son olarak yaşlanmaktan korkmak, kaçınmak; insanın kendine yabancılaşmasına yol açabilir mi acaba?
Tuhaf bir soru... Hadi korkmayı anladık da ne demek yaşlanmaktan kaçınmak? Çocuk olmaktan, genç olmaktan, erkek ya da kadın olmaktan kaçınabildik mi?! Yaşlılık eninde sonunda kapımıza dayanacak ve biz o kapıdan terk edeceğiz dünyayı. Bunu herkse biliyor; ama görmezden geliyor. İçinde yaşadığımız narsisizm kültürü sanki bu süreci geciktirebilecekmişiz gibi bir beyhude hayal yayıyor. Bu hayal birçok insanın kazanç kapısı haline geldi. Yaşlılığın güzel olduğunu, cildi buruşuk olsa da bilge insanların çevrelerine ışık ve mutluluk yayabileceklerini bir an önce öğrenmeli bu dünya. Modernliğe, sağlıklı yaşama değil; ama narsisizm kültürüne açıkça savaş açmalıyız.
Yaşlılıktan korku, daha makul bir durum. Hayatın, yolun sonuna geldiğimizi kabul etmek gibi acı bir şeyden dolayı değil yalnızca yaşlılıktan korkunun nedeni. Özellikle bizim gibi ülkelerde yaşlılık çok zor, acılar içinde geçebilir çünkü. Ben, 65 yaşını geçmiş insanlarımızın giderek daha fazla bir biçimde önlerini göremediklerini ve kaygı içinde olduklarını her geçen gün daha fazla gözlemliyorum. Onların korkularını, kaygılarını anlayabiliyorum. Kendi adıma ben de korkuyorum yaşlılıktan. Yok yok bir gün nasıl olsa elimden kaçıp gideceklerini bildiğim bedensel ve zihinsel dinçliğimin kaybolacağından değil, yaşlıyken nasıl bir Türkiye'de yaşayacağımı, mücadele etmeye gücüm kalıp kalmayacağını bilemediğimden, çocuklarıma yük olma ihtimalimden dolayı...
Röportaj: Elif Eda TARTAR
Mostar Dergisi, Mayıs 2006